Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Sinan Sönmez

Sinan Sönmez

Ulusal egemenlik, piyasalara açılma ve demokrasi

Çin ve ABD karşısında teknolojik yetersizlik, inovasyonda geriye düşme, siyaseten Trump yönetimi tarafından “hor görülme”, uluslararası ilişkilerde ardıl planda yer almak Avrupa'yı masum gösterebilir mi?

Yayın Tarihi: 15.06.2026 , 23:55 Güncelleme Tarihi: 16.06.2026 , 00:04

Ülkemizde hukuk ve siyaset dünyasında yaşanan alt-üst oluşlar, seçilmiş CHP başkan ve yöneticilerine karşı bir süredir tasarlanıp, partideki eski genel başkan ve yanında yer alan kısıtlı sayıda parti üyelerinin -hatta ihraç edilmiş olanlar da dahil- işbirliği yapmasıyla adım adım uygulamaya konulan senaryo uygulanıyor. Komplo kuramına uygun gözüken, siyasi kurgu roman veya film senaryosu olabilecek süreç devam etmekte… Gerçi bu tür gelişmeler tanıdık geliyor, daha önce de Avrupa’da ve diğer coğrafyalarda gerçekleşti, arşivleri karıştırmak, hatta çok yakın tarihlere geri dönerek bellekleri tazelemek yeterli olacaktır.

Dünya sahnesinde ise yeni kurgular, güç mücadelesi ve gelişmeler kaydedilmekte. Bu konuda Revue d’Economie Financiere (sayı 141, 30.04.2026) “jeopolitik dönüşümler, ekonomik ve finansal parçalanmalar” ana başlığı altında konuyu ele alıyor. Bu konuda temel sorunsalın ulusal egemenlik, uluslararası piyasalara entegrasyon ve demokrasi arasındaki sürtüşme olarak tanımlanması gerçekçi gözükmektedir. Bu bağlamda özellikle Çin (Halk Cumhuriyeti), ABD ve AB ağırlıklı olmak üzere Avrupa ele alınmaktadır. Dergideki yaklaşıma göre Şi Jinping ticari ve ekonomik gücü demokrasiye tercih etmekte ve hegemonik güç olarak hareket etmektedir. Donald Trump yönetimi ABD’nin egemen konumunu sürekli canlı tutarak “önce ABD” (America first) siyasi sloganıyla birlikte korumacı politikaları önplana çıkarmaktadır. Dergide bir benzetmeyle etobur bir dünyada Avrupa’nın otobur kaldığını, demokrasi, hukuk devleti ve serbest ticareti savunduğu belirtilmektedir. Şimdilik daha önce birçok kez konu ettiğim Çin ve ABD ekonomileri ve stratejileri ile hegemonya mücadelesine ilerleyen tarihlerde geri dönmek üzere Avrupa’da, özellikle de Britanya, Almanya ve Fransa’ya ilişkin kısa anımsatmaların anlamlı olacağını düşünüyorum.

Yukarıda adını verdiğim dergide etobur bir dünyada Avrupa’nın otobur veya otçul kaldığı, demokrasiyi, hukuk devletini ve serbest ticareti savunduğu ileri sürülmektedir. Geçmişi bir kenara bıraksak da Avrupa’daki belli başlı ülkelerdeki siyasi yönetimlerin Gazze, Filistin başta olmak üzere demokrasi ve yaşam hakkı konusunda ne kadar duyarlı olduklarını gözlemledik ve gözlemliyoruz! Demokrasi havarisi olarak geçinen ülkelerdeki yönetimler “demokrasi uğruna” (!) Ukrayna, Gürcistan, Moldova’ya dolaylı-dolaysız siyasi müdahaleleri sürdürmekte, Doğu Akdeniz’de söz sahibi olmaya soyunmaktadır! Avrupa’yı masum göstermek Çin ve ABD karşısında teknolojik yetersizlik, inovasyonda geriye düşme, siyaseten Trump yönetimi tarafından “hor görülme”, uluslararası ilişkilerde ardıl planda yer almak masumiyet karinesi olarak görülebilir mi? Türkiye’nin Avrupa ile olan ilişkilerinde ülkenin göçmenlere karşı bariyer olarak görülmesi, Avrupa savunması açısından Türkiye’nin stratejik konumunun yanısıra demokratik hak ve özgürlükler konusunda Avrupa’nın kendi çıkarlarını zedelemeyecek şekilde cılız ses çıkarması masumiyeti sergilemektedir!

Avrupa siyasi açıdan sorunludur. Üç ağırlıklı ülke olan Britanya, Almanya ve Fransa’da hükümeti oluşturan siyasi partilerin giderek seçmen desteğini yitirdiği yalın bir gerçekti. Söz konusu ülkeler liberal demokrasinin örnekleri olarak gösterildiği için önem taşımaktadır. Ancak ekonomideki olumsuz seyir, yönetimdeki zafiyet, beklentilerin karşılanmaması, seçmenleri geleneksel partilerden uzaklaştırmaya başlamıştır. Üç ülkede hükümeti kuran partiler güç kaybına uğrarken veya Fransa’da yarı-başkanlık sisteminde Cumhurbaşkanı seçimlerinde seçeneksizlikten seçmenler E. Macron’u desteklerken, partisi Rönesans son seçimlerde 577 milletvekilinin bulunduğu Ulusal Meclis’te 77 temsilci, 348 senatörün yer aldığı Senato’da 17 senatöre sahiptir. Fransa’da sosyalist partinin (sosyal demokrat) eriyerek yok olma noktasına kadar gerilemesi, 2016’da Jean-Luc Melenchon önderliğinde oluşturulan sol popülist Boyun Eğmeyen Fransa hareketi (partisi), geniş yelpazede toplanabilecek solda birliği sağlayamamış ve seçmenler merkezci liberal parti(ler) ile aşırı sağcı, ırkçı parti(ler) arasında sıkışıp kalmıştır.

Almanya’da ekonomideki sorunlar, işsizliğin artışı, eskiyen altyapının yol açtığı hoşnutsuzluğun giderek yükseldiği bir ortamda iktidarda birinci yılını dolduran şansölye Friedrich Merz’e duyulan güven kamuoyu yoklamalarına göre en alt düzeye inmiştir. Hristiyan Semokratların küçük ortağı Sosyal Demokratlarda (SPD) iç anlaşmazlıklar sürmektedir. Buna karşın aşırı sağ, ırkçı neo-Nazi AfD hızlı yükselişini sürdürerek, özellikle Almanya’nın doğu eyaletlerinde birinci siyasi parti olmuştur.

Britanya’da 1945’ten itibaren İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti arasında istikrarlı olarak gelip giden iktidar koltuğu ciddi olarak sarsılmaktadır. Son dönemlerde Liberaller ve Liberal Demokratlar boy gösterseler de sarkaç başlıca iki parti arasında sallanırken seçmen tercihlerindeki sarsıntı yeni bir döneme adım atıldığını haber vermektedir. Şöyle ki genel seçimlerde tarihsel bir başarı gösteren İşçi Partisi, geçen 7 Mayıs yerel seçimlerinde bu kez tarihi bir yenilgiye uğrayarak 4. sıraya gerilemiştir. İşçi Partisi yüzde 17’ye gerileyerek 1496 Belediye Meclisi üyesini yitirmiştir. Buna karşın sağcı, göçmen düşmanı, ırkçı Nigel Farage’nin liderliğini üstlendiği Reform UK yüzde 26 oy toplayarak 2 olan Belediye Meclis üye sayısını 1453’e yükseltmiştir. İşçi Partisi Jeremy Corbyn’nin başkanlığı döneminde izlediği sol çizgiden saparak Tony Blair’in neoliberal sağ politikaları uyguladığı ölçüde güç kaybına uğramıştır. Giderek rotayı sola kıran Yeşiller seçimlerden yüzde 18 oy toplayarak kazançlı çıkmışlar, sosyal-demokrasiyi dahi sindiremeyen Keir Starmer’in liderliğini üstlendiği İşçi Partisi’nin yerini almaya doğru adım atmaya başlamışlardır.

Avrupa’daki gelişmeler, yalnızca ele almaya çalıştığımız üç ülke değil diğer ülkelerde de merkez sağ ve sosyal-demokrasinin giderek güç kaybına uğradığını göstermektedir. Bir önceki yazıda değindiğim üzere Orta Avrupa’da sosyal-demokrasi silinmiştir. Sağ, neoliberal politikalara yaslandıkça sosyal-demokrasi güç kaybetmiştir. İspanya’da sosyalist parti koalisyonla iktidardadır ve halen parlamentoda ikinci parti konumundadır. Sağ hatta ırkçı, neo-faşist ve her türden sağ politikaların yükselişine karşı sosyalist hareket kararlı olarak karşı durmanın ötesinde tek gerçek seçeneği oluşturmaktadır.

Sinan Sönmez 'ın Son Yazıları