Sinan Sönmez
Barış ve barışmak
Yayın Tarihi: 28.07.2026 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 28.07.2026 , 00:11
Barış bir ütopya mı? Söylence mi? Son dünya savaşından günümüze dek toplumları sarsan, derin tahrip edici sarsıntılar yaratan birçok savaş yaşandı, yaşanıyor. Ülkemiz sınırlarının dışındaki yakın coğrafyada; kuzeyde, doğuda, güneyde silahlı çatışmalar, işgaller, katliamlar sürüp gidiyor. Çatışmaları tetikleyen, küresel ve bölgesel düzenin hakimi olmaya soyunan ABD ve İsrail uzak ara ön sırada yer alıyor. Örneğin ABD’de yönetim Demokratik Parti ve Cumhuriyetçiler arasında gidip gelse de emperyalist politika, hegemonik güç hırsı ve saldırganlık doğrudan veya çeşitli kılıflarda sürdürülüyor. ABD emperyalizmiyle özdeşleşen İsrail yayılmacılık doğrultusunda saldırganlık ve katliamlarda geri adım atmıyor.
Barış sözcüğü kaçınılmaz olarak 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Barış Derneği’ne karşı cunta rejiminin giriştiği saldırıyı, yöneticiler ve üyelerinden bir bölümünün haksız, hukuksuz şekilde hapsini çağrıştırıyor. Mevcut koşullarda ise barış ortamı ve demokrasi talep ve tartışmaları, periyodik görüşmeler ve tekrarlanan argümanlar ile lastik gibi sündürülerek son şekli verilmeye çalışılan çerçeve yasayla sınırlandırılmak isteniyor. Acaba demokrasiye yöneliş ve iç barış Demokratik Kürt Hukukçular Konferansı sonuç bildirgesinde vurgulandığı üzere “hiçbir kategorik ayrım yapılmaksızın tüm örgütsel kademeleri ve yapıları kapsayacak şekilde bütünlüklü bir yaklaşımla ele alındığında” mı sağlanacaktır? Demokrasi yalnızca çerçeve yasanın onaylanmasıyla elde edilmesi beklenen gelişmelere mi bağlıdır? Bu ortamda DEM Parti milletvekili, İmralı Heyeti üyesi ve TBMM başkanvekili etiketlerini taşıyan kişinin muhalif basını tehdit edercesine hükümetten, dolayısıyla Cumhurbaşkanı ve AKP genel başkanının eleştirel sesleri susturmak için müdahalesini talep etmesi ne tür bir demokrasi anlayışını yansıtmıştır? Bu bağlamda yüzyıllık esareti gündeme defalarca getirip Lozan’a karşı çıkarak 1923 öncesini savunmak, şeriat bayrağı altında toplanarak silahlı isyan başlatanlara sahip çıkarak mı demokrasi yolunda ilerlenecektir?
Öncelikle vurgulanması gerekli husus eksiksiz demokratik rejimdir. Demokrasinin tüm ilkeleri yalnızca anayasalarda yazılı kalmamalı, uygulanmalıdır. Bu konuda siyasal yazın kitaplar, belgeler ve makaleler çok zengin bir külliyat oluşturuyor. Bu nedenle tekrara düşmemek için sözü uzatmadan barış kavramına ters bakışın yeni ve anlamlı bir örneğine göz atalım. Milli Eğitim Bakanı “Osmanlı ile Cumhuriyeti” barıştırma söylemiyle kısa bir süre önce vurguladığı “neyden kurtuluyoruz?”, sorusunun yanıtını kendince “daha önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” diyerek yanıtlamış ve yeni müfredatta “Kurtuluş Savaşı” yerine “Milli Mücadele” kavramına yer verileceğini müjdelemişti! Kurtuluş Savaşı özünde Milli Mücadeleyi zaten içermekte, dışlamamaktadır! Diğer yandan yapılan açıklamayla Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’ya küs olduğunu da böylece öğrenmiş olduk! Bakan Bey Mülkiye mezunu olduğu için ve ben de akademik yaşamımım bir bölümünü sürdürüp emekli olduğum geçmişteki bu seçkin kurumun üstat hocaları Prof. Taner Timur, Prof. Sina Akşin ve Prof. Cem Eroğul’un derslerine devam edip etmediğini, Prof. Korkut Boratav’ın yapıtlarına aşina olup olmadığını sormak isterim! Merak ediyorum da…
Geçmişten günümüze dek Kurtuluş Savaşı gerçeğini, Lozan’ı, tarihi gerçekleri yadsıyarak veya çarpıtarak özellikle çocukluk yaşlarından itibaren gençleri etkilemek ve bilinçaltına gerçek dışı hayali bir dünya yerleştirme çabaları ve politikalarının somut örnekleri birbirini izliyor. Sözü uzatmadan temel kaynak olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutku’ndan kısa bir alıntıyla yetinelim:
"Millet ve memleketi Harb-i Umumi’ye sürükleyenler, kendi hayatları kaygısına düşerek, memleketten kaçmışlar. Sultanlık ve halifelik makamında bulunan Vahdeddin, soysuzlaşmış, yalnızca kendisini ve tahtını güven altına alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta, Damad Ferid Paşa’nın başkanlığındaki hükümet güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın iradesine uyan ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silah ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri ateşkes hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer bahane ile, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayantap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da, İtalyan askeri birlikleri; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yerde yabancı subay ve memurları ve adamları faaliyette. Sonunda, sözün başlangıcı kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 1 Mayıs 1919’da İtilaf devletlerinin onayıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor."1Nutuk’ta ülke içinde ve İstanbul’da milli varlığa düşman kuruluşlar olarak: “Özellikle Diyarbekir, Bitlis, Elaziz vilayetlerinde İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu derneğin amacı, yabancı korumasında bir Kürt hükümeti kurmaktı. Konya ve çevresinde, İstanbul’dan yönetilen Teali-i İslam Cemiyeti kurulmasına çalışılıyordu. Memleketin hemen her tarafı İtilaf ve Hürriyet, Sulh ve Selamet dernekleri vardı. İstanbul’da, çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere de, bir takım fırka ya da cemiyet adı altında kuruluşlar vardı. İstanbul’da önemli sayılabilecek girişimlerden biri İngiliz Muhibleri (dostları) Cemiyeti idi..., bu cemiyeti oluşturanlar, keendi şahıslarını ve kişisel çıkarlarını sevenler ve kendileri ile çıkarlarının kurtuluş çaresini Lloyd George hükümeti aracılığıyla İngiliz himayesini sağlamada arayanlardır... Bu derneğe katılanların başında ‘Osmanlı padişahı ve halife-i rû-yi zemin (bütün yeryüzünün halifesi) ünvânını taşıyan Vahdeddin, Damad Ferid Paşa, Dahiliye Nezareti’nde bulunan Ali Kemal, Adil ve Mehmed Ali Beyler ve Said Molla bulunuyordu. Dernekte İngiliz milletinden bazı serüvenciler vardı; mesela Rahip Flew gibi. Ve anlaşıldığına göre derneğin başkanı Rahip Flew idi. Bu derneğin iki yüzü ve niteliği vardı. Biri görünen yüzü ve uygarca girişimlerle İngiliz koruyuculuğunu isteyip bunu sağlamaya yönelik yüzü idi; öteki, gizli yüzü idi. Asıl eylem, bu yönde idi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilal çıkarmak, milli bilinci felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolu tarafından yönetilmekte idi… İstanbul’un bir kısım mevki sahibi erkek ve kadınları da, gerçek kurtuluşun Amerika mandasını istemekte ve sağlamakta olduğu kanısındaydılar”.2
Genel duruma ilişkin değerlendirmesinde: “Düşman devletler, Osmanlı Devlet ve ülkesine maddi ve manevi saldırı halinde, yok etmeye ve bölerek parçalamaya karar vermişler. Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet, karanlık ve belirsizlik içinde olacakları bekliyor… Ordu ismi var cismi yok bir durumda”.3
Cumhuriyet rejimi Osmanlı devletine sırtını mı dönmüştür? Burada hangi Osmanlı sorusunu sormanın yeridir. Sözü Atatürk’e bırakalım: “… mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti’nin dünyanın gözünde hiçbir değeri, erdemi ve onuru kalmamıştı; uluslararası hukukun dışında tanınmış, eni konu konuşmaya ve güdülmeye ihtiyaç duyan bir durumda olduğu düşünülüyordu. Geçmişteki hoşgörüleri gösterenler, yanlışları yapanlar biz olmadığımız halde, aslında yüzyılların yığılmış hesaplarının bizden sorulmaması gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek, bize düşmüştü”.4
Özünde ana sorunsal gerçeklerle yüz yüze gelerek gerek geçmişteki gerekse günümüzdeki gerçekleri yadsımamaktır. Bireysel, toplumsal ve siyasi haklara saygıyla özdeşleşen demokratik bir düzenin oluşturulması için gerçeklik ötesi (post truth) kurguyu bir kenara bırakmak gerekiyor.