Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Sinan Sönmez

Sinan Sönmez

Kapitalizmin Janus yüzü parçalandı mı? 

Janus’un bir yüzü geçmişi simgelerken, diğer yüzü de geleceği temsil ettiğine göre dünya düzeninde değişen nedir sorusunu sormak gerekiyor.

Yayın Tarihi: 09.02.2026 , 23:17 Güncelleme Tarihi: 10.02.2026 , 00:03

Janus iki yüze sahip Roma tanrısı olarak bilinmektedir. Yüzlerden biri geçmişe, diğeri geleceğe dönüktür. Her platformda sürekli olarak eski küresel düzenin sona erdiği ve yeni bir düzenin kurulma sürecinde olduğu düşüncesi dile getirilmektedir. Janus’un bir yüzü geçmişi simgelerken, diğer yüzü de geleceği temsil ettiğine göre dünya düzeninde değişen nedir sorusunu sormak gerekiyor. Eski düzendeki kapitalist-emperyalist düzen mi son bulmuştur? Yoksa söz konusu düzen çerçevesinde yeni bir hegemonya mücadelesi mi gündemdedir? Uluslararası arenada ABD ve Çin arasında bir mücadelenin olduğu biliniyor. ABD Trump ile birlikte saldırgan ve tehditkâr bir pozisyon alarak ekonomik olanaklarını kullanmanın, askeri müdahale silahını tehdit aracı olarak kullanmanın yanısıra bizzat fiilen silahlı saldırıda bulunmaktan (İran, Venezuela) çekinmemektedir. Çin Tayvan çevresinde gövde gösterisi yapmanın ötesine geçmemekte, kendi toprakları dışındaki coğrafyada (Asya, Latin Amerika, Ortadoğu, Afrika, hatta Avrupa) tek başına veya ortak yatırımlar yoluyla ekonomik ilişkilere ağırlık vermektedir. Rusya oyunda ikincil bir taraf olarak gözükmekte ve Ukrayna sorununda ABD ile uzlaşma arayışında olduğu izlenimi vermektedir.

Geçmiş; 2. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist blokta kurulan düzende hegemon devlet olan ABD sistemin koruyucusu ve kollayıcısı rolünü üstlenmiştir. SSCB’nin dağılmasına kadar uzanan döneme yeni sömürgeci politikalar ve emperyalizm damga vurmuş, bu bağlamda sermayenin uluslararasılaşması, ÇUŞ’ların güç kazanması ve faaliyet alanını genişletmesi dünya ekonomisinin şekillenmesine yön vermiştir. SSCB’nin ve Avrupa’daki sosyalist ülkelerin kapitalist piyasa ekonomisine geçiş süreciyle birlikte bilindiği üzere kapitalizmin zafere ulaştığı ilan edilmiştir. Neoliberal düşünce ve politikaların damga vurduğu küreselleşme emperyalizmin yeni yüzü olmuştur. Küreselleşme sürecinde merkezde yer alan devletler ile bütünleşen tekelci veya oligopolcü sermayeye geniş bir sömürü ve hegemonya alanı açılmıştır. Hegemonik ilişkiler temelinde çevre ülkelerden artık tümüyle merkez odaklı büyük sermayeye olabildiğince kapılarını ardına kadar açmaları, bu doğrultuda gerekli yasal ve kurumsal düzenlemeleri yapmaları söz konusu olmuştur. Bu bağlamda ulus-devletler temelinde yapılacak bir emperyalizm çözümlemesi de küreselleşmenin emperyalizm ile iç içe bulunduğu veya emperyalizmin son versiyonunun küreselleşme olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Küreselleşme geri dönülmez bir süreç ve gelinen son durak olarak nitelendirilmiştir. Küreselleştirmeyi eleştirmek ve gerçek yüzünü sergilemek adeta tabuya dönüştürülmüştür. Bu satırların yazarı ulusal ve uluslararası akademik toplantılarda söz konusu tavrın birçok kez muhatabı olmuştur. Niyetler açıkça sergilenmiş ve dile getirilmiştir.

Nitekim ulus-devletlerin kural koyma ve bağımsız iktisat politikaları uygulama yetkisinin dolaylı ve/veya dolaysız yoldan kısıtlandığı veya ellerinden alındığı görülmüştür. K. Ohmae’nin nostaljik kurgu olarak nitelendirdiği, George W. Bush’a yakın düşünce kuruluşunun etkin ismi Grover Norquist’in “ulus-devleti küvette boğabilecek boyuta indirgenmesini” önerdiği, neoliberalizmin önde gelen ideolog ve mimarlarından Wilhelm Röpke’nin ulusal egemenlik ilkesini düşman ilan ettiği dikkate alındığında, ulus-devleti zayıflatma ve edilgen konuma indirgeme politikası sonucunda bir dizi devleti parçalama ve zayıflamış küçük devletler, hatta devletçikler oluşturma noktasına sürüklediği saptanmaktadır. Ulus-devlet varlığını sürdürmektedir ancak dönüşmüştür. Üstelik yalnızca küreselleşme sürecinde değil daha önce yeni-sömürgeci emperyalist politikalarla egemen kapitalist-emperyalist düzene uyumlu bir dizi ulus-devletler oluşturulmuştur.

Küreselleşmeden artık geri adım atılmayacağı savunulurken, şimdilerde küreselleşmenin sona erdiği adeta resmi söylem haline getirilmektedir. Sormak gerekiyor: Neoliberal politikalardan vazgeçilmiş midir? Serbest ticaretin artık geçerli olmadığı, ABD’nin getirdiği yüksek gümrük tarifeleri ve ticari yaptırımların neoliberal politikaların üçlü sacayağından birini kırdığı savunulabilir. Nereye kadar yükseltilmiş tarife politikasına devam edileceği sorusunun net bir yanıtı yoktur. Çünkü birçok çalışmada irdelendiği ve somut olarak gösterildiği üzere yüksek tarifeler ABD’de üretim ve tüketimi, bir bütün olarak ekonomiyi olumsuz etkilemektedir. Küresel düzeyde ise temel dengesizlikler mevcudiyetini korumaktadır. Neoliberal politikaların diğer iki ayağını oluşturan içeride ve uluslararası piyasalarda finansal serbestlik ise sürmektedir. Yabancı sermayeye açılım, özelleştirme ve deregülasyona (piyasa düzenlemesi) devam edilmekte ve ülkelere göre değişiklik göstermekle birlikte kamusal nitelikteki hizmet sektörü ticarileştirilmektedir.

Trump’ın uygulamaya koyduğu politikaları dikkate alarak dünya düzenindeki değişiklikten söz ederken kapitalist sömürü ilişkileri ve emperyalizmin temel niteliklerinin değişmediğini, küresel çapta sömürü düzeninin yoğunluğunu artırarak sürdürüldüğünü vurgulamak gerekiyor. Hiç mi değişen bir şey yok? Durağan bir dünya ekonomisi ve ilişkiler ağının mevcut olduğu savunulamaz ancak özünü korumakla birlikte sömürü ve emperyalist politikalar yeni biçimler alabilmektadir. Bu bağlamda ABD’de John Hopkins Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler bölümünde araştırmacı olan tarihçi Anne Appleboom Beyaz Saray’ı kuşatan yolsuzluk sarmalı üzerinde durarak Donald Trump’ın kleptoraksiye (çalma, hırsızlık) dayalı bir devlet yapısı oluşturmaya soyunduğunu belirtmektedir. Merkez sol eğilimli Center for American Progress’e göre Trump ve aile çevresi ikinci kez seçildikten sonra 1,8 milyar doların üzerinde bir gelir/servet elde etmiştir. Appleboom’a göre dış politikayı da kapsamak üzere kendi ve yakın çevresinin çıkarları doğrultusunda kararlar almaktadır. Bu doğrultuda kleptoraksinin yerleşmesi doğrultusunda kararlar almaktadır. ABD tarihinde başkanlık yüksek bürokrasisinin bu denli rüşvet aldığı görülmemiştir. Büyük işletmeler finansman için parasal destek vermeleri durumunda faaliyetlerini kısıtlayıcı kamusal düzenlemelerin kaldırılacağını bilmektedir. Örneğin Başkandan randevu almanın bedeli vardır. Beyaz Saray’daki balo salonunun maliyetinin finansmanına katılım karşılığında bir ödüllendirme elde edilebilmektedir. Yazara göre Trump yönetimi otokratik olma özelliğine sahiptir ve hukuk devleti normlarının tersine, normlar çiğnenerek politika uygulanırken tek amaç daha da zenginleşmektir. Dış politika diplomat olamayan iş adamları tarafından yürütülmektedir. Örneğin Ukrayna için öngörülen “barış” planı kleptoraksiyi sergilemektedir. Şöyle ki, Trump’ın kârlı işlerde ortak olduğu emlak sektöründen Steve Witkoff ve damat Jared Kushner “barış görüşmeleri”ni Rus Varlık Fonu başkanı Kirill Dimitriev ile yürütmektedir. Görüşmeler savaşı sonlandırmaya değil Ukrayna ve Rusya topraklarındaki nadir toprak mineralleri için sürdürülmektedir, kısacası pazarlık yapılmaktadır. Appleboom Kremlin’in amacın farkında olduğu için “barış”ı satın almayı hedeflediğini, Rus tarafının farklı ödünler elde etmeye çalıştığını ve planlarının da işlediğini belirtmektedir. Çünkü ABD tarafı Ukrayna’ya Donetsk gibi Rusya’nın kontrolündeki (kent olarak Donetsk ve mücavir dört bölge) toprakları bırakmasını talep etmektedir.

Yeni dünya düzenine ilişkin küçük bir kesit kapitalizmin sömürüde hiçbir sınır tanımadığını, siyasi gücü eline geçiren küçük bir azınlığın uluslararası politikaya hakim olduğunu, ülke içinde hukuk normlarını bir kenara bırakarak otokratik bir düzen kurmada hızla ilerlediğini ve fazlaca yol aldığını kanıtlamaktadır. Şaşırtıcı mı? Hayır eski küresel düzenin son halkası veya yeni bir versiyonu söz konusu.

Sinan Sönmez 'ın Son Yazıları