Sinan Sönmez
Gerçek Ötesi’nin kanıksanma tehlikesi
Yayın Tarihi: 03.11.2025 , 23:50 Güncelleme Tarihi: 04.11.2025 , 00:00
Anımsayalım; Gerçek Ötesi (post-truth) sözcüğü 1992’de oyun yazarı Steve Tesich tarafından Watergate skandalı için kullanılmış, 2016 yılı sonuna doğru Oxford sözlüğüne girmiş ve yılın sözcüğü olarak seçilmiştir. İzleyen birkaç yıl boyunca sıkça kullanılan bu kavramsal sözcük giderek unutulmaya başlandı. Nedeni ise gerçek ötesinin ekonomiden siyaset alanına ve uluslararası ilişkilere dek uzanan bir yelpazede gerçekmiş gibi kanıksanması ve yaygınlık kazanmasıdır. Son örnek mi? Aşırı sağcı, saldırgan, demokratik hak ve özgürlükleri umursamayan Trump’ın ABD içinde uyguladığı baskı rejimi ve dış ilişkilerde sopa ve havuç politikasıyla diğer ülkeleri tehdit ederek “hizaya getirme”ye soyunmasına karşın “barış havarisi” kesilmesi ve bu davranışın normalleştirilmeye çalışılmasıdır.
Ülkemizde ise gerçek ötesi söylem günlük siyasi propagandanın ana unsuru olmuştur. Geliştirilen söyleme göre zarlar 2000’li yılların başlarında yeniden atılmış ve “ileri demokrasi” hedefi doğrultusunda ilerleme ve ekonomideki onarımın ardından, atılım ve yeniden inşa süreci başlatılmıştır. Gerçeğin böyle olmadığı demokratik ve ekonomik hakları savunanlar tarafından sürekli olarak vurgulanıyor. Ancak geniş tanımla her renkten muhalif siyasetçiler ve kalem erbaplarının zaman zaman dile getirdikleri üzere AKP iktidarının ilk dönemlerinde ekonomi, dış ilişkiler, haklar ve özgürlükler açısından işler yolundaydı da zamanla ve giderek işler çığrından mı çıktı? Kronikleşen ekonomik kriz ve çözümsüzlük karşısında Ali Babacan’ın tekrar AKP saflarında yer alması ve/veya Mehmet Şimşek ile Cevdet Yılmaz’a katılarak geçmişte olduğu gibi halen ekonomiyi yöneten ekibin canlandırılması tasarımı rastlantısal değildir. Bu durumda geçmişteki başarı nedir diye sormak gerekiyor. Dışarıdan gelen sıcak para ile üretmeden tüketimi kamçılayarak kof bir ekonomik büyümeyi pompalayarak hanehalkı ve özel sektörü borçlandırmak ve dış borcu artırmak mı? Yüksek faiz politikası ile rantiye sınıfı olabildiğine genişletmek ve bütçeden aktarılan devasa büyüklükte kaynakla rantiyeleri beslemek mi? Geçmişteki ekonomik “başarı”yı kısaca anımsayalım.
Öncelikle altı çizilmesi gerekli nokta sağ yelpazede yer alan tek parti ve koalisyon hükümetlerinin eninde sonunda ülkeyi ekonomide açmazlara ve krize sürüklemiş olmalarıdır. Anımsayalım neoliberal yapısal uyum (dönüşüm) sürecinin fiili başlangıcını 24 Ocak 1980 tarihli kararlar ve Haziran’da IMF ile yapılan üç yıllık stand-by düzenlemesi oluşturmaktadır. Yapısal uyum ekonominin uluslararası piyasalara açılması ve bütünleşmesidir. 12 Eylül’deki askeri darbeden sonra kurulan cunta yönetimi istikrar önlemlerini katılaştırarak sürdürmüş ve yapısal uyum doğrultusunda adımlar atmıştır. Demokratik hak ve özgürlüklerin askıya alındığı bir ortamda emekçiler ekonomik ve sosyal hak kayıplarına uğramış, sıkı gözetim altına alınmışlardır. 1983 sonbaharındaki güdümlü genel seçimlerin ardından iktidara gelen ANAP ile birlikte neoliberalizme angajman netleşmiş, dış ticarette ve iç finansal piyasalarda serbestleşme hızlandırılmıştır. Ancak iktisat politikaları açısından dönemeci sermaye hareketlerine serbestlik sağlayan (dış finansal serbestleşme) Ağustos 1989 tarihli 32 sayılı Karar oluşturmaktadır. Söz konusu karar ile spekülatif büyüme süreci başlatılmıştır.
İstikrarsızlığın, krizin (1994) ve finansal dalgalanmaların gözlendiği on yıllık süreç sonunda, siyasi iktidar Türk ekonomisini 1998 yılında IMF gözetimi ve denetimi altına sokmuştur. 2000 yılında yürürlüğe konulan 17. stand-by düzenlemesi ile gözetim yeni bir boyut kazanmıştır. Bu program ülkeyi Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerine sürüklemiş olmakla birlikte ardından yapılan yeni stand-by düzenlemeleri ile IMF gözetimi artırılmış ve kapsamı genişletilmiştir. Ekonomik ve toplumsal yapıları derinden etkileyen ve dönüşüme uğratan neoliberal politikalar Ekim 2002 genel seçimlerinin ardından kurulan AKP hükümetleri döneminde yoğunluk ve yaygınlık kazanmıştır. Üç yıllık dönemi kapsayan 19. stand-by düzenlemesi AKP hükümeti tarafından imzalanarak ekonominin IMF tarafından denetlenme süreci uzatılmıştır.
Uygulamaya konulan model uluslararası piyasalara göre yüksek reel faiz ve bastırılmış döviz kuru (özellikle dolar), yani aşırı değerli Türk lirası eksenine oturtulmuştur. Uygulama ilk aşamada spekülatif nitelikteki kısa vadeli sermaye girişini hızlandırmıştır. Ticari bankalar ve diğer özel sektör kuruluşları uluslararası likidite bolluğundan yararlanarak ve Türkiye’de kurun değişmeyeceği varsayımı altında risk primini de ekleyerek, yurtiçine göre daha düşük maliyetle giderek artan miktarlarda dış piyasalardan borçlanmaya yönelmiştir. İç tasarrufun, bu bağlamda özel tasarrufun dramatik biçimde azalmasına paralel olarak finansal sektör dışında yer alan özel sektör kuruluşları yüksek tutarda dış kredi kullanmaya başlamıştır. Söz konusu düzenlemelerde ve eğilimin belirmesinde uluslararası piyasalardaki likidite bolluğunun 2007 yılının ortalarına kadar sürmesi belirleyici dış etken olarak dikkate alınmalıdır.
Yaratılan döviz bolluğu sayesinde kur bastırılmakta, döviz girişi karşılığında artan Türk lirası cinsinden likidite ise yüksek faiz ödenerek yapılan devlet iç borçlanması ile sterilize edilmekte, yani piyasadan çekilmektedir. Böylelikle kur artışı iç borçlanma ile kontrol altına alınabilmekte ancak ödenen yüksek reel faiz sayesinde aldıkları dış krediyi Türk lirasına çevirerek Hazine’ye borç veren özel sektörün faiz yükü azaltılmaktadır. Döviz girişindeki artış aynı zamanda ithalat faturasının ödenmesini sağlamaktadır. Ancak bastırılmış kur ithalatı cazip kılmakta, sanayiciler girdi ihtiyacını ucuzlayan ithalat ile karşılamakta ve aynı zamanda üretim maliyetini aşağı çekmektedir. Altı çizilmesi gerekli nokta ihracatın büyük ölçüde ithalata bağımlı olması (ihracatta yüzde 70 oranında ithal girdi kullanılmaktadır), ihracat artışının ithalatı daha da hızlı artırması ve ihracata yönelen sanayi ürünlerinin, yüksek ithal girdi kullanımı nedeniyle düşük katma değer üretmesidir. Artan ithalata paralel olarak piyasaya mal arzı artmakta ve enflasyonist baskının hafifletilmesi yönünde etki doğurmaktadır.
Buna karşın ülke içinde faaliyette bulunan küçük ve orta ölçekli işletmeler bu tür rekabete dayanamamakta ve kapılarını kapatmaktadır. Dolayısıyla giderek genişleyen dış ticaret açığı ve cari açığa paralel olarak işsizlik de yaygınlaşmaktadır. Yüksek reel faiz-bastırılmış kur temelinde yükselen model dışarıdan sermaye girişine bağımlıdır. Dolayısıyla doğrudan yatırımlar cari açığın finansmanına katkıda bulunmakta ancak yeni üretim kapasitesi yaratmada yetersiz kaldığı için ekonomik anlamda katkı sağlamamakta ve istihdam yaratamamaktadır. Mali disiplin uyarınca temel öncelik faiz ödemelerine verilmekte, kamu yatırımları ve sosyal harcamalar olabildiğince kısılmaktadır. Model “yapısal reform” kılıfı altında ekonomiyi neoliberal temele oturturken kamu hizmet alanını tümüyle ticarileştirmeye ve piyasaya açmaya odaklanmıştır. Neoliberal politikalar tüm toplumu derinden etkileyerek sarsacağı sosyal alanlara yönelik uyarlamaları içermektedir. Çünkü reform başlığı altında sosyal güvenlik, emeklilik sağlık sisteminin ticarileştirilmesi, özelleştirilmesi ve fiyatlandırılması söz konusudur. Böylelikle ekonomik ve sosyal yaşamın tümüyle neoliberal düzenin tutsağı olması yönündeki nihai düzenlemeler büyük ölçüde tamamlanmış olacaktır. Sosyal güvenlik ve sağlık alanında yapılan “neoliberal reformlar” aslında piyasaya yeni kârlı alanlar açma çabalarıdır.
Sözde reformların sonuçları ortadadır, ekonomik kriz kronikleşirken sosyal doku tahrip olmuş, bir yanda hatırı sayılır birikim sağlayarak servetlerini artıran bir kitle oluşurken, halkın büyük çoğunluğu yoksullaşmıştır. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlikte bir başarı öyküsü yazılmamış tam tersi bir dönüşüm yaratılmıştır. Günlük gelir geçer politikaların ve isimlerin tartışılması da her renkten sağ partilerin siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunları çözemeyeceğini açıkça göstermektedir.