Sinan Sönmez
Çoklu krizler dünyası
Yayın Tarihi: 20.10.2025 , 23:32 Güncelleme Tarihi: 21.10.2025 , 00:00
Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba…
Kapitalizmin krizler dünyasına bir giriş yapalım. Gabriel Garcia Marquez dilimizde Kırmızı Pazartesi (Crónica de Una Muerte Anunciada) başlığıyla yayımlanan romanında tasarlanıp önceden bilinen bir cinayeti anlatır. Kurban edilecek kişinin dışında tüm kasaba halkı cinayetten haberdardır hatta ne zaman işleneceğini bilmektedir. Kurban adım adım cinayet mahalline doğru yol alır. Bir benzetmeyle kapitalist sistemde krize doğru adım adım ilerlenir, krizin kaçınılmazlığı bilinmekle birlikte koşullar olgunlaşınca kriz patlak verir. Ancak romandaki kurgudan farklı olarak kriz tarihi tam olarak belirlenemez. Kurbanlar ise bilinmektedir; emekçiler, işsizler, gençler, emekliler, tarım kesimindeki küçük üreticiler ve kuşkusuz yeterli ve dengeli beslenemeyen çocuklar. Kapitalist-emperyalist sistemdeki sömürü çarkıyla ülkeler ve sınıflar/sosyal katmanlar arasındaki gelir uçurumu krizle birlikte giderek genişler ve derinleşir. Her ekonomik kriz döneminde bir yanda servetlerini artıran bir azınlık diğer yanda giderek yoksullaşan ezici çoğunluk bulunmaktadır. Krizin toplumdaki tüm sosyal grupları olumsuz yönde etkilediği yanıltıcı bir değerlendirmedir.
Günümüzde krizlerin çok boyutlu olduğunu ve karmaşık bir tablonun ortaya çıktığını görmekteyiz. Ekonomik-finansal krizler 21. yüzyılda giderek belirginleşen çoklu krizin belirleyicisi niteliğine sahiptir. Aynı zamanda çoklu krizin diğer ögelerini büyük ölçüde etkilemekte ve de diğer ögelerden etkilenmektedir. Neoliberal küreselleşme sürecinde somutlaşan sorunlar özellikle 21. yüzyılın ilk on yıllık dönemi sona ermeden belirginleşmiştir. Covid-19 salgını, küresel ısınma ve iklimsel değişiklik, kaynakların giderek tükenmesi, küresel çapta eşitsizlikte hızlı artış çoklu krizi hazırlayan etkenlerdir. Bunun yanında siyasi gerginlik, yerel sürtüşme ve silahlı çatışmaların ötesinde Rusya-Ukrayna savaşı, İsrail’in Gazze’de yaptığı süregiden katliam, Lübnan’a karşı girişilen saldırı ve Suriye’nin savunma kapasitesini imha etmesi, Golan tepelerinin işgali, Suriye’de yıllardır süren iç savaş, parçalanma ve bölgeyi, hatta dünyayı şekillendirme senaryo ve politikalarına uygun olarak cihatçı gruplardan oluşan bileşenin yönetime el koymasının ardından geniş bir coğrafyada mevcut ve geleceğe ilişkin siyasi belirsizlik ve kurgulanan senaryolar gerginliği artıran vahim gelişmelerdir. İsrail’in İran’a karşı saldırılarının ardından ABD’nin de kervana katılması yazılan senaryoya uygun adımlar atıldığını somut olarak göstermektedir.
Avrupa’da giderek güçlenen aşırı sağın ciddi bir tehdit oluşturması, ABD’de Trump’ın yeniden başkan seçildikten sonra aşırı sağ-ırkçı-popülist bir dille ülke içinde tehditkar dille muhalifleri sindirme çabası, baskıcı ve anti-demokratik uygulamaları yoğunlaştırma ve yaygınlaştırması söz konusudur. Cumhuriyetçi partinin aşırı milliyetçi kanadını temsil eden ve ilk kez Ronald Reagan tarafından telaffuz edildikten sonra Trump’ın 2016 seçim kampanyasında sahiplendiği MAGA (Make America Great Again-Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketinin lideri olarak uluslararası ilişkilerde katıksız emperyalist ve şovenist bir politika izleyeceğini açıkça beyan ederek koltuğa oturduğu ilk günden başlayarak bu doğrultuda hızlı adımlar atması tanıdık olmakla birlikte yeni bir eşiği oluşturmaktadır. Dünya genelinde otokratik rejimlere evrilmeyle birlikte yeni bir hegemonya mücadelesine ve kaotik bir döneme doğru yön alındığı gözlenmektedir.
Neoliberal politikaların uygulandığı küreselleşmeyle birlikte yeni bir paylaşım süreci somutlaşmıştır. Küresel düzeyde büyük sermaye gruplarına serbestleşme, özelleştirme, deregülasyon (kural belirlemenin piyasaya yani tekelci sermayeye bırakılması) vb., uygulamalarla her türlü doğrudan ve dolaylı destek verilmiş, sonuçta oluşturulan kırılgan yapıdan tüm ülkeleri derinden etkileyen, her toplumda alt ve orta gelir grupları üzerinde yıkıcı etkiler oluşturan ağır finansal kriz 2008’de patlak vermiştir. Kriz sürecinde küresel düzeyde süregiden yerel savaşlar, siyasal gerginlikler ve rejimlerde değişiklikler gerçekleşmiştir. Bu ortam küresel çapta yeni paylaşım sürecinin başlangıcını işaret etmektedir.
Birinci, ikinci, üçüncü ve oluşmakta olan yeni paylaşım sürecinde kapitalist/emperyalist ülkelerin ortak ve değişmez paydası yoğun sermaye birikimi, teknolojik-ekonomik-askeri-siyasal açılardan küresel hegemonik gücü pekiştirme, kısacası emperyalist politikalardır. Son paylaşım sürecinde giderek küresel platformda güç aşınmasına uğrayan ABD ile ekonomik, teknolojik, siyasi ve askeri açıdan küresel güç merkezi düzeyine yükselen Çin arasındaki çekişmede yeni gruplanmalar ve belirsizlik ortamı somutlaşmaktadır. Ancak bu süreçte anımsanması gerekli husus sermaye birikim sürecinde oluşan ekonomik-finansal yapılar ve uygulanan çok yönlü politikaların yoğunluk, kapsam ve etkileri yönünden farklılık göstermekle birlikte ekonomik/finansal krizlere, siyasi gerginliklerin ötesinde silahlı çatışmalar ve savaşlara yol açtığı, otokratik/totaliter rejimlere kapı araladığı tarihsel olarak gözlenmektedir.
Nitekim dünya genelinde 2024’te 1 milyardan fazla seçmeni barındıran ABD, Hindistan, Brezilya, Birleşik Krallık ve 27 AB üyesinde, kısacası toplamda 60 ülkede sandığa gidilmiştir. Hindistan, Brezilya ve Polonya’da iktidardaki sağ partilerin kaybetmesi olumlu bir gelişme olarak görülse de seçimlerin yapıldığı 31 ülkede otokratik yönetimlerin işbaşında olduğu dikkate alınmalıdır. V-Dem Enstitüsü’nün 2024 yılına ilişkin demokrasi raporuna göre dünya genelinde 91 demokratik, 88 otokratik rejim mevcuttur. Nüfusun %71,1’ine denk gelen 5,7 milyar kişi otokratik rejim altında yaşamaktadır. 2014’te %48 olan orana göre çarpıcı bir artışın olduğu görülmektedir. Bu süreçte demokrasi göstergelerinin giderek bozulduğu, en fazla olumsuz yönde etkilenen bileşenin ifade özgürlüğü olduğu saptanmaktadır (2023’te 35 ülkede olumsuz gelişme söz konusudur). Rapora göre dünya nüfusunun %35’ini oluşturan 2,8 milyar kişinin yaşadığı 42 ülke otokratik rejime evrilme sürecindedir. Bu grupta yer alan 42 ülkeden 28’inin süreç başlamadan önce demokratik rejime sahip olduğu vurgulanmaktadır. Seçimlerin yapıldığı otokratik rejimlere sahip ülkelerdeki 3,5 milyar kişi dünya nüfusunu %44’ünü temsil etmekte olup Türkiye de 55 ülkenin bulunduğu kategoride yer almaktadır.
Önemli bir nokta da seçimlerin yapıldığı çok sayıda ülkede demokratik rejimlerin dayandığı güçler ayrılığı ilkesinden giderek vazgeçilmesidir. Ayrıca bilim ve teknolojideki hızlı ilerleme sürecinde yapay zekanın sunduğu olanakların yanısıra istihdam, iş güvencesi ve demokrasi açısından olumsuz etkiler ve belirsizlik risk faktörü olmaktadır. Bilgiye erişimle birlikte küresel düzeyde saydamlığın artması ve demokratikleşmeye katkı beklentisi pompalanırken tersi bir yönelimle tekno-faşizm ve otoriterlik yükselme eğilimine girmiştir.
Kapitalist sistemin yeni boyutlar kazanması, krizler ile sarsılması yeniden yapılanmaya yol açabilmektedir. Bir başka deyişle piyasa ekonomisiyle özdeşleşen kapitalizmdeki yeniden yapılanma süreçleriyle birlikte yeni yönelimler kaçınılmaz olmakta ancak tam anlamıyla radikal veya sarsıcı bir paradigma değişikliği gerçekleşmemektedir. Şöyle ki, liberalizmden neoliberal düzene ve sistemin sarsıntı ile birlikte kısmi kırılmalara uzanan süreçte tamamen farklı sorunsala sahip Marksist paradigma dışında bir seçenek gözükmemektedir.