Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Sinan Odabaşı

Sinan Odabaşı

Uluslararası hukukun bittiği gün?

Venezuela operasyonunda uluslararası hukuka dayanmayan ABD, birçok başka konuda olduğu üzere meşruiyet kaynağı olarak kendi iç hukukunu gösterdi. Ancak suçlamaların oldukça genel ifadelerle yapıldığı görülüyor. İddialara herhangi bir dayanak gösterilmiyor.

Yayın Tarihi: 05.01.2026 , 23:48 Güncelleme Tarihi: 19.01.2026 , 23:34

2001 yılının sonbaharı yaklaşıyordu. New York’taki İkiz Kuleler'e ve Washington’daki Pentagon’a düzenlenen uçak saldırılarından sonra Dünya nefesini tutmuş, ABD’nin yapacağı hamleyi bekliyordu. İmparatorluğun saldıracağı ve ilk kurbanın Afganistan olacağı kesindi; ne zaman, hangi güçle ve hangi hedeflerle saldıracağı tartışılıyordu sadece. O günlerde, Marmara Üniversitesi’nde benim de öğrencisi olduğum Prof. Ferit Hakan Baykal’ın, muhtemelen çok kısa bir televizyon mülakatında, ABD, Afganistan’a saldırırsa uluslararası hukuk bitmiş demektir, anlamına gelecek cümleler sarf ettiğini hatırlıyorum.

Uluslararası hukukun ne zaman sona erdiğini, baştan hiç var olup olmadığını veya devletlere normatif değil ama salt ahlaki sorumluluklar getirdiğini konu alan tartışmalar, bu disiplinde çalışmalar yürüten araştırmacılar için olağandır. Ancak aslında tartışmanın özü, uluslararası hukuk kurallarının varlığı değil, bu kuralların öngörülebilir biçimde işlediği ve bu kurallara dayanan bir hukuk düzeninin varlığı olmaktadır; ya da öyle olmalıdır.  

Bu anlamda, 1945 sonrasında kurulan uluslararası düzenin ilk kez temelinden sarsılmadığını ya da uluslararası hukuk kurallarının açıkça ihlal edildiğini söylemek elbette büyük bir gaflet olacaktır. Şunu da söylemek gerekir; uluslararası hukuk ne 2001 sonbaharında ve sonrasındaki Irak işgalinde, ne de 2026’nın ilk günlerinde bitmiştir. Ancak her iki tarih de İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ve temelinde güçlü ülkelerin savaşlarla topraklarını genişletmeyeceği, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkına saygı gösterileceği sözü bulunan – ki bu sözü verenler ABD ve Birleşik Krallık’tır- Birleşmiş Milletler düzeninin inandırıcılığının geniş kitleler nezdinde ortadan kalktığı anlar olmuştur. Bu anlamda, BM üyesi bir devletin Devlet Başkanının ve eşinin, çok yoğun şiddet kullanıldığı anlaşılan bir operasyonla kaçırılması, ABD’nin zaten yeterince kabarık olan Latin Amerika sicilinde özel bir yer edinecek seviyede bir saldırganlıktır.

Yine de not düşmek adına ABD’nin bu operasyonuyla ihlal ettiği uluslararası hukuk kurallarının ve bunların yer aldığı antlaşma ve sözleşmelerin kısa bir listesini vermeye çalışalım: Uluslararası ilişkilerde  kuvvet kullanma yasağı (BM Şartı, m.2/4), uluslararası yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirme kuralı (BM Şartı, m.2/2), devletlerin iç veya dış işlerine müdahale yasağı (Amerikan Devletler Örgütü Şartı m.18-19), devlet başkanlarının yabancı mahkemeler nezdindeki bağışıklığı (uluslararası teamül kuralı ve Demokratik Kongo v. Belçika [2002] davasında UAD kararı). Hatta bu eylemin açık bir savaş eylemi olması nedeniyle, Nicolas Maduro’nun kaçırıldıktan sonra gözleri bağlanmış haldeki görüntülerinin basına servis edilmesinin, savaş esirlerinin korunmasına dair hükümler içeren Üçüncü Cenevre Sözleşmesi’nin (m.13) ihlali olduğu söylenebilir.

Burada konunun uluslararası hukukla olan ilgisinden ayrılıp bir trajediden bahsedebiliriz. Her aktör gibi ABD de, her ne kadar buna kendisi dahi inanmasa ve Başkan Trump’ın ağzından açıkça Venezuela’yı yönetmek ve doğal kaynaklarını kullanmak niyetini belirtmiş olsa da davranışlarını meşru bir temele dayandırmaya çalışır. Venezuela operasyonunda uluslararası hukuka dayanmayan ABD, birçok başka konuda olduğu üzere meşruiyet kaynağı olarak kendi iç hukukunu gösterdi. New York Güney Bölgesi Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianame başlatılan ve bir bölge mahkemesine sunulan bir iddianame. Bu iddianamedeki yöneltilen iki temel suçlama, Maduro, İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve diğerlerinin, ABD’ye yapılan kokain kaçakçılığının bir parçası olması ve ABD’nin “narko-terörist” olarak tanımladığı örgütlerle bir komplonun içerisinde olması. İddianamede isnat edilen suçlamalara dair açıkçası söyleyebileceğim çok fazla şey yok ve ABD ceza hukuku konusunda uzman değilim. Ancak suçlamaların oldukça genel ifadelerle yapıldığı görülüyor. Örneğin bir yerde, Maduro’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde uyuşturucu kartellerinin üyelerine diplomatik pasaportlar sattığı ifade edilirken, bu alışverişteki alıcılara ilişkin herhangi bir bilgi verilmiyor. Zamanında haberlere konulmuş bir olaydan, 2013 yılının Eylül ayında Karakas’tan kalkıp Paris Havalimanı’na inen bir Air France uçağında yakalanan yüksek miktardaki kokainden ise Maduro sorumlu tutulurken, bu olaydan sonra Venezuela makamlarının gerçekleştirdiği tutuklamaların dikkat dağıtma amaçlı olduğu ileri sürülüyor ancak bu iddialara herhangi bir dayanak gösterilmiyor. Buradaki bir ilginç konu da iddianamenin sunulduğu Bölge Mahkemesi’nin, Trump tarafından geçtiğimiz günlerde affedilen Honduras eski Devlet Başkanı Juan Orlando Hernández’in uyuşturucu kaçakçılığı suçundan hüküm giydiği mahkeme olması. Trump, Hernández’in iyi birisi olduğu ve kendisine Biden döneminde adil davranılmadığını belirterek, henüz 2024 yılında, Güney New York bölge mahkemesi tarafından 45 yıl hapis cezasına çarptırılan bu eski Devlet Başkanı’nı affetmişti. Kendi mahkemesinin aldığı çok ciddi sonuçları olan bir kararı bir yıl sonra iptal eden bir iç hukuk düzeninin, uluslararası hukuku paramparça eden bir saldırıya meşruiyet kaynağı oluşturması pek de mümkün gözükmüyor.

Sinan Odabaşı 'ın Son Yazıları