Sinan Odabaşı
Savaş Bakanlığı
Yayın Tarihi: 27.10.2025 , 23:56 Güncelleme Tarihi: 28.10.2025 , 00:02
Geçtiğimiz ay içerisinde, Pentagon takma adıyla da bilinen ABD Savunma Bakanlığı Savaş Bakanlığı olarak yeniden adlandırıldı. Beyaz Saray tarafından servis edilen videoda Harbiye Nazırı Pete Hegseth, kafiyeli sloganlardan oluşan ve İngilizcenin sınırlarını zorlayan konuşmasında bu değişikliğin neyi sembolize ettiğini açıklıyor. Buna göre artık ABD silahlı kuvvetleri, “ılık yasallıkla” değil “azami derecede ölümcül” olmakla ilgilenecek, “politik doğruculuğu” bir kenara bırakıp “şiddetli etki” yaratmaya odaklanacak.
Aslına bakılacak olursa bu değişimi bir geri dönüş olarak nitelemek de mümkün. Zira silahlı kuvvetlerin idaresi görevini üstlenen bu kurumlar için “Savunma Bakanlığı” isminin tercihi, 20. yüzyılda ve özellikle de BM Şartı (1945) ile silahlı kuvvete başvurmanın hatta bunu bir tehdit olarak ileri sürmenin, öz savunma halleri dışında, bir uyuşmazlık çözüm aracı olarak kullanılmasının yasaklanmasının sonucunda yaygınlaştı. BM Şartı’nı önceleyen uluslararası antlaşmalarda, uyuşmazlıkların çözümü için tahkim vb. mekanizmalara başvurulmasının bir yükümlülük haline getirilmesi ya da savaş esnasında uyulması gereken insancıl kurallar ve birtakım usuli yükümlülükler aracılığıyla savaşın bir anlamda hukukla sınırlandırılmasına çalışılmış, ancak savaşa gitmenin kategorik olarak yasaklanması düşünülmemişti.
Elbette saldırganlık savaşının yasaklanması, dünyadaki savaşları bitirmedi. Bu anlamda BM Şartı’nın ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası düzenin başarısızlığından bahsetmek olağandır. Ancak bir uyuşmazlık çözüm aracı olarak savaşın meşruluğunun azaldığı, “adil savaş”, “haklı savaş” gibi kavramların, elbette öz savunma durumları dışında, geçerliliğini yitirdiği söylenebilir. Bunun yerine, başta ABD olmak üzere savaşçı devletlerin alternatif kavramlar kullanmaya başladığına tanık olundu. Bazı durumlarda barış ve güvenliğin korunması için “askerî harekât” yapılması gerekiyor, bazen de sivillerin korunması için “insancıl müdahale” ihtiyacı hasıl oluyordu. Bazı düşmanların sağı solu belli olmazdı; bunların yaratabileceği büyük zararların önüne geçmek için “önleyici vuruş” gerekli olabilirdi. Bazen de düşman belirsizleştiriliyordu. Düşman, adı sanı belli bir grup, ülkesi ve sınırları belirgin bir devlet olmayabilirdi. “Uyuşturucuya karşı savaş”, “teröre karşı savaş” gibi kavramlar türetildi. Böylece, savaş aracına başvurmak isteyen güç, iç işlerine müdahale yasağı, devletlerin toprak bütünlüğü ve ulusal egemenliği, ulusların kendi kaderini tayin hakkı gibi uluslararası hukukta yerleşmiş kavramları ve ilkeleri karşısına almıyor, her aklı başında insanın midesini bulandıran organize suç ya da terör kavramlarını hedef tahtasına oturtuyordu. Hiç kuşkusuz bu söylemlerdeki iki yüzlülüğün çelişkileri çokça eleştirildi ve böylesi bahanelerle yürütülen savaşlara ve silahlı çatışmalara karşı muhalefet eksik olmadı. Yine de söylemdeki bu belirsizlik, hukuk zemininde yürütülen tartışmalarda belirli bir işlevsellik sağladı.
Trump’ın bu anlamda daha açık sözlü olduğu bir önceki başkanlık döneminde ve seçim kampanyalarında da görülmüştü. Dolayısıyla Pentagon’un, Savaş Bakanlığı olarak yeniden isimlendirilmesi de bu doğrultuda bir hamle olarak nitelenebilir. Bu yazıda değinmemiş olmakla birlikte, söz konusu değişikliğin ülke içerisindeki kültür savaşlarıyla da bir ilişkisinin kurulabileceğini de not etmek gerekir. Bunun dışında, yine alışılageldiği üzere, Trump’ın pazarlığı yüksekten açtığı ve savaş tehdidini öne çıkararak daha iyi ticaret anlaşmaları peşinde olduğu ya da uluslararası ilişkilerde daha büyük tavizler koparmaya baktığı yorumu da yapılabilir. Söz konusu değişikliğin uluslararası hukukta savaşın yeniden meşru bir politika aracı olarak tanımlanmasına giden bir yolu açacağını söylemekse oldukça zor. Ancak, ABD’nin Venezuela’ya yöneltmekte olduğu doğrudan askeri kuvvet kullanma tehdidi gibi güncel gelişmeler de düşünüldüğünde yeni tartışmaların başlayabileceği söylenebilir.