Sinan Odabaşı
Monroe Doktrini canlanırken
Yayın Tarihi: 09.12.2025 , 01:20 Güncelleme Tarihi: 09.12.2025 , 01:20
Geçtiğimiz hafta içerisinde, tam da Monroe Doktrini'nin yıldönümüne denk gelecek biçimde, ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi ya da böylesi belgelerin daha çok kullanılan ismiyle Trump Doktrini açıklandı. Monroe Doktrini, çokça bilindiği üzere ve özetle, ABD’nin Avrupa ve diğer bölgelerdeki meselelerden kendisini soyutlaması ve bununla birlikte, Batı Yarıkürenin tek egemen gücü olarak kendisini dayatması anlamına gelmektedir. Trump Doktrini de bu bağlantıyı açıkça telaffuz ediyor.
James Monroe, Amerikan Devrimi yılları içerisinde büyüyor ve bu yıllarda Avrupa siyasetini yakından izleyen nadir isimlerden birisi olarak, George Washington tarafından 1794’te Fransa’ya elçi olarak gönderiliyor ve izleyen yıllarda da görev verildikçe Avrupa’da ülkesini temsil ediyor. Tesadüfen, Robespierre’in idam edildiği günlerde kıtaya ayak basan Monroe’nun, Napolyon’un tahta çıkışı gibi birçok ilginç gelişmeye tanıklık ettiğini ya da Louisiana eyaletinin ABD tarafından satın alınması gibi önemli uluslararası antlaşmaların yapımında rol oynadığını görüyoruz. Başkanlık yaptığı dönem ise Güney Amerika’da İspanyol hakimiyetinin sonlarına denk gelmektedir.
Aslında bir Kongre konuşmasından alınan pasajlardan ibaret olan ve kendisinden sonra bu şekilde anılmaya başlanan Monroe Doktrini’nde, Avrupa’daki müttefik güçlerin (o yıllar için Avusturya, Prusya, Rusya ve bir ölçüde de Britanya kastedilmektedir) siyasi ve yasal sistemlerinin ABD’deki sistemden temelde (essentially) farklı olduğunu ifade eder. Burada, Thomas Jefferson çizgisinde, federal hükümetin yetkilerinin sınırlı tutulmasını savunan bir cumhuriyetçi olan Monroe’nun, Avrupa’nın devrim karşıtı reaksiyoner hükümetlerine duyduğu tepkiyi ima ettiği de düşünüle gelmiştir. Sonuç olarak, Avrupalı büyük güçler Amerika kıtasındaki ülkelere müdahale etmemeli, onlara kendi hukuklarını dayatmamalıdır. Ancak, 1820’lerin dünyasında cumhuriyetçi ve ilerici olarak nitelenebilecek olan bu tutumun, İspanya’nın son sömürgelerini kaybetmesi ve ABD’nin küresel gücünü artırmasıyla birlikte, 20. yüzyılda Latin Amerika’nın jeo-politik arka bahçeye indirgenmesine meşruiyet kaynağı olarak kullanıldığı, hatta Amerikan istisnacılığı tezlerine de bazen dayanak yapıldığı bilinmektedir.
Bu noktada, 1945 sonrası dünyada uluslararası hukukun açıkça yasakladığı, iç işlerine müdahale meselesine değinebiliriz. Monroe Doktrini, Avrupalı güçlerin kıtaya müdahalesine karşı olduğu gibi, ABD’nin de Avrupa’nın iç işlerine karışmayacağının teminatını veriyordu. Monroe, bu ülkelerde fiilen hüküm sürmekte olanları, herhangi ayrı bir değerlendirmede bulunmaksızın meşru kabul edeceklerini ilan ediyordu. Bu anlamda, Trump Doktrini'nin de benzer bir yaklaşım geliştirdiği ve ABD’nin özellikle Ortadoğu’da rejim değişikliği hedefiyle yeni operasyonlara kalkışmayacağı yorumlarının yapıldığı görülüyor. Ancak bu yeni ulusal güvenlik stratejisinde Trump yönetimi, kurucu babaların iç işlerine müdahale etmeme ilkesine atıf yaptıktan sonra, ABD gibi “çok yönlü” ulusal çıkarları olan ülkelerin iç işlerine müdahale etmeme ilkesini “katı biçimde” uygulayamayacağını ifade ederek, uluslararası hukuk teriminin bir kez dahi geçmediği belgede, modern uluslararası hukukun belki de en temel ilkesinin ihtiyaca göre hiçe sayılabileceğini ilan ediyor. Elbette ABD’nin bu ilkeyi ihlal ettiğine ilişkin çokça örnek bir çırpıda sayılabilir. Ancak ABD Başkanı’nın imzasını taşıyan bir belgede bunun açıkça ortaya konulmasını yine de şaşırtıcı bulduğumu söylemeliyim.