Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Sinan Odabaşı

Sinan Odabaşı

Fransız yargıcın başına gelenler

Doğrudan uluslararası mahkemelere ve benzeri kurumların üyelerine verilen açık bir mesaj. Eğer çizilen çizgilerin dışına çıkarsanız, hayatınızı güçleştirmek için gerekli tedbirleri aşamalı olarak uygulamaktan çekinmeyiz...

Yayın Tarihi: 25.11.2025 , 00:35 Güncelleme Tarihi: 25.11.2025 , 00:39

Uluslararası Ceza Hukukunun 1990’lı yıllarda yeniden canlandığı söylenir. Bu yıllarda, eski Yugoslavya’daki savaş suçları ve Ruanda’da işlenen suçların soruşturulması için ad hoc, yani salt bu amaca özgülenmiş mahkemeler kurulmuştu; İkinci Dünya Savaşı’nda işlenen suçlar için kurulan Nüremberg ve Tokyo mahkemelerinden sonra bunlar ilk örneklerdi. Silahlı çatışmaların içerisinde ya da bunlardan bağımsız olarak işlenen suçların yeniden uluslararası mahkemelerde yargılanmasının yolu açılmıştı.

Bu bağlamda ABD, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurucu antlaşması olan Roma Antlaşması’nın hazırlanmasında önemli rol oynuyordu. Antlaşma, 1998 yılında imzaya açılmış ve 2002 yılında yürürlüğe girmişti. Ancak ABD, Roma Antlaşması’na hiçbir zaman taraf olmayacak ve dolayısıyla UCM’nin yargı yetkisini tanımayacaktı. Çünkü geçen zaman zarfında Afganistan’ı işgal etmişti ve Irak’a saldırmaya hazırlanıyordu. Bir yandan da Washington’da rejim değişikliği yapılması gereken ülkelerin listelerinin oluşturulduğuna dair haberler duyuluyordu. Dolayısıyla, soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla birlikte, saldırı amaçlı savaşı da suç olarak tanımlayan bir uluslararası mahkemenin yetkisi kabul edilemezdi. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı olan John Bolton 2002 yılında, Antlaşma yürürlüğe girmeden kısa bir süre önce BM’e gönderdiği mektupta, ülkesinin Antlaşma’ya taraf olmayacağını ilan etmişti. Bununla yetinmeyip işi sıkı tuttular. Antlaşma yürürlüğe girdikten hemen sonra çıkarılan (2002) ve kamuoyunda The Hague Invasion Act (Lahey İşgal Yasası) olarak da bilinen yasa ile, ABD başkanlarına, bir ABD personelinin UCM tarafından yargılanması durumunda “her türlü tedbiri” alma yetkisi sunuluyordu. Elbette her türlü tedbir, böylesi bir durumda askeri operasyon seçeneğinin dahi masada olduğunu dünyaya duyurmak için kullanılan bir ifadeydi.

Askeri müdahale ya da işgalin atılabilecek en son adım olduğu ve bir NATO ülkesi topraklarında yer alan bir uluslararası mahkeme için bu yöntemin kullanılmayacağını söyleyebiliriz. UCM’nin hizaya getirilmesi için, en azından şimdilik, yargıçlara yaptırımlar uygulamayı tercih ediyorlar. Bunun en son örneği, 2025 yılının ağustos ayında Trump yönetimi tarafından bir grup UCM üyesi yargıç hakkında alınan yaptırım kararı olduğunu görmüştük. (Bu kararın, yukarıda atıf yapılan yasaya değil de başka yasalara dayanarak alındığını not ediyorum) Geçtiğimiz hafta Le Monde, bu yargıçlardan birisi olan ve Netanyahu ve Gallant hakkında tutuklama kararını alan daireye başkanlık eden Fransız Yargıç Nicolas Guillou ile bir röportaj yapmış. Yargıç Guillou, herhangi bir Amerikan firmasının kendisiyle herhangi bir alışverişte bulunmasını engelleyen bu yaptırımlar nedeniyle, Amazon, Paypal vb. online sistemlerdeki hesaplarının kapandığını, bankaların kara listesine girdiğini, kredi kartlarını kullanamadığını, hatta Avrupa içerisinde yaptığı bir otel rezervasyonunun dahi iptal edildiğini anlatıyor.

Birçok açıdan öğretici bir hikâye ve hepsi üzerine uzun uzun yazılabilir. Öncelikle, UCM’nin de önemli bir parçası olduğu uluslararası yasal düzenin ayrıcalıklar ve eşitsizlikler üzerine inşa edildiğini hatırlatıyor. Bunun en veciz ifadesini Netanyahu ve Gallant hakkında tutuklama kararının verilmesinden sonra Washington Post’ta çıkan editoryal bir yazıda görmüştük: “UCM’nin, Rusya, Sudan ve Myanmar’daki savaş suçlarını çözüme bağlaması gerekiyor. İsrail’in hedef alınması bunu zorlaştırıyor”. İkincisi, doğrudan uluslararası mahkemelere ve benzeri kurumların üyelerine verilen açık bir mesaj. Eğer çizilen çizgilerin dışına çıkarsanız, hayatınızı güçleştirmek için gerekli tedbirleri aşamalı olarak uygulamaktan çekinmeyiz. Üçüncüsü, aslında yalnızca uluslararası hukuku değil, her bir ülkenin egemenlik yetkisini ihlal eden ve başlı başına bir yazı dizisi yapılabilecek olgu olarak, ABD’nin egemenlik yetkisini devlet sınırlarını tanımaksızın kullanması. Bu örnekteki ayrıksılık, bunun yargıç güvencesi gibi hukukun üstünlüğü ilkesinin temel bir bileşeninin dahi ihlal edilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Nihayet, zaman zaman haberlerde duyduğumuz kimi kişi ve kuruluşlara karşı ABD tarafından tek taraflı olarak yaptırım kararlarının, bireylerin günlük yaşamlarına ne denli etkide bulunduğunu görüyoruz.

Sinan Odabaşı 'ın Son Yazıları