Sinan Odabaşı
Kurallara dayalı uluslararası düzende mutsuz son
Yayın Tarihi: 03.02.2026 , 01:56 Güncelleme Tarihi: 03.02.2026 , 01:57
Uluslararası kapitalizmin festivali Davos Ekonomik Forumu’nun bu yıl öne çıkan figürü Kanada Başbakanı Mark Carney oldu ve çok da uzun olmayan konuşmasında, “kurallara dayalı uluslararası düzen” (rules based international order) döneminin sonuna gelindiğini ifade etti. Oysa çok değil, bundan yaklaşık dört yıl önce Biden yönetiminin ilan ettiği doktrin bu terim etrafında kurgulanmıştı.
1990’lı yılların “yeni dünya düzeni” efsanesinin bir versiyonu olarak da düşünebileceğimiz bu tanımlamanın içeriğini Carney şöyle doldurmuş: “Bu kurgu faydalıydı ve özellikle Amerikan hegemonyası, kamu mallarının sağlanmasına, açık deniz yollarına, istikrarlı bir finansal sisteme, kolektif güvenliğe ve anlaşmazlıkların çözümü için destek verilmesine yardımcı oldu.”
Sonrasında isim vermeden ABD’nin özellikle Trump döneminde artırdığı baskıya değiniyor: “… Büyük güçler ekonomik entegrasyonu silah, gümrük vergilerini kaldıraç, finansal altyapıyı baskı aracı ve tedarik zincirlerini ise istismar edilecek zaaflar olarak kullanmaya başladı.” Son olarak, bu sorunların çözüme ulaştırılabileceği BM, DTÖ ve İklim Değişikliği Konferansı (COP) gibi kurumsal yapıların tehdit altında olduğunu söylüyor.
Bu konuşmada, Batılı ülkelerin siyasetçilerinden duyulmasına alışılan ve yer yer de dalga geçilen, “süreci endişeyle takip ediyoruz” gibi temkinli çıkışlara nazaran çok doğrudan bir yöntem kullanılmış. Bu tercihte, Davos’un, resmi açıklamalarda dile getirilemeyen düşüncelerin yüksek sesle ifade edildiği bir tür elitler forumu olmasının da payı elbette vardır. Her şeye rağmen kapitalizmin merkez ülkelerinin liderleri arasında, belki de Irak işgalinden sonra ilk kez bu denli açıktan görüş ayrılıklarının kamuya açık biçimde ifade edilmesi ilgi çekici oldu.
Kanada Başbakanı’nın bu çıkışı, İsrail’in ABD’nin desteğiyle Filistin’in imhası operasyonuna ya da ABD ordusunun bir devlet başkanını kaçırmasına verilmiş bir yanıt değildi. Trump’ın, önceki dönemlerin aksine, ABD hegemonyasını gerekirse diğer Batılı ülkelerin ekonomik ve ticari çıkarlarını da tehdit edecek biçimde korumaya çalışmasına ve belki de bunun Grönland konusunda el yükseltmesiyle yeni bir aşamaya yükselmesine karşıydı. En azından böyle denk geldi.
Bu durumun belirgin bir çifte standarda işaret etmekle birlikte aslında “kurallara dayalı uluslararası düzen” kavramının niteliğiyle uyumlu olduğunu söylemek istiyorum. Tartışmaların odağında yer alan gümrük tarifeleri meselesini ele alalım. Kanada Başbakanı’nın belirttiği düzende gelişmekte olan ülkelerin payına düşen, “yapısal reformlar” gerçekleştirerek yabancı sermayeyi kendi ülkelerine çekmek için diğerleriyle rekabete girmekti. Bu reformların içerisinde, diğer politikalarla birlikte, ticarette korumacılığı bir kenara bırakıp ulusal sektörlere verilen teşvikleri azaltarak DTÖ rejimine uyumlu davranmak bulunuyordu. Doğal kaynaklar üzerine ulusal egemenliği koruyup hele bir de bu alanlardan edinilen kazançları kalkınma politikaları ya da sosyal politikalara ayırmak ise söz konusu düzen için en tehlikeli davranış biçimlerinden birisiydi.
DTÖ rejimi, nesnel koşullara göre eşit olmayanlar arasında biçimsel bir eşitlik yaratılmasına dayanıyordu. Bu amaçla güçlü ülkelerin diğer ülkelerin mallarına ayrımcılık içeren tarifeler uygulaması yasaklanırken böylesi politikalardan zarara uğrayan ülkelerin başvurabileceği bir telafi mekanizması yaratılmıştı. Bu mekanizmanın işlevini ne kadar yerine getirebildiği daha uzun bir yazının konusu olabilir. Burada, gelişmekte olan ülkelerin ellerindeki sınırlı kurumsal olanaktan birisi olan söz konusu mekanizmanın dahi ABD’nin temyiz organına gerekli atamayı yapmaması nedeniyle yıllardır faaliyetlerini sürdüremez halde oluşunu belirtmekle yetiniyorum.
Kısacası kurallara dayalı uluslararası düzen, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğuna zaten pek bir şey vaat etmemişti. Kanada Başbakanı ise, düzenin küçük ortakları için de hayal kırıklığı yarattığını ortaya koymuş oldu.