Sinan Odabaşı
Belirsiz düşmanlar, olmayan çatışmalar
Yayın Tarihi: 11.11.2025 , 00:24 Güncelleme Tarihi: 11.11.2025 , 00:24
Trump yönetimi, bu yılın Eylül ayından beri Karayipler’de seyreden kimi tekne ya da küçük gemilere yönelttiği ve şu ana kadar yaklaşık 70 kişinin hayatını kaybettiği saldırıları, “terörist olarak adlandırılan örgütlere” (designated terrorist organizations) karşı yürütülen bir “uluslararası olmayan çatışma” bağlamında yapıldığı gerekçesiyle savunuyor ve dolayısıyla uluslararası hukuk nezdinde meşru bir pozisyonda olduğunu ileri sürüyor. Eleştirel haber sitesi The Intercept’in son zamanlardaki raporlarından öğrendiğimize göre Trump yönetimi, bu operasyonları ABD Kongresi’ne de anlatmaya çalışıyor. Kaliforniya’dan Demokrat Parti Milletvekili Sara Jacobs, kendilerine verilen brifingde Pentagon çalışanlarının, vurulan teknelerdeki insanların kim olduklarının belirlenmesine ihtiyaç duyulmadığını, bir uyuşturucu kaçakçılığı örgütüyle ya da böyle bir örgütle ilişkili birisi ya da birileriyle bağlantının vurma eylemini gerçekleştirmek için yeterli olduğunu söylediğini aktarıyor.
Trump yönetiminin kullandığı bu kavramların uluslararası hukuktaki karşılığını hatırlamak gerekir. Savaş Hukukunun ya da modern adlandırmasıyla Uluslararası İnsancıl Hukukun kurallarının yorumlanması konusunda yetkilendirilmiş olan Uluslararası Kızıl Haç Komitesi’nin formülasyonuna göre, bir silahlı çatışmanın “uluslararası olmayan silahlı çatışma” olarak adlandırılması ve dolayısıyla insancıl hukukun alanın girebilmesi için iki kriterin karşılanması gerekmektedir. Birincisi, çatışmanın devlet olmayan tarafı ya da tarafları dağınık değil, örgütlenmiş bir güç olmalı, ikincisi, taraflar arasında yaşanan şiddet eylemleri bu tanımı yapmaya yeterli olacak seviyeye ulaşmalıdır. Devlet dışı grubun hangi düzeydeki örgütlenmesinin bu kriteri karşılayacağı ya da hangi yoğunluktaki şiddet eylemlerinin ikinci kritere uygun düşeceği hususunda kural soyuttur; bir başka deyişle her çatışmanın kendi bağlamı içerisinde nesnel biçimde değerlendirilerek somutlaştırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Öncelikle düşman tanımlaması yapılanlara bakalım. “Çatışma” içerisinde olduğu ileri sürülen düşman, onunla çatıştığını iddia eden güç, yani ABD tarafından tanımlanmaktadır. Trump yönetimi bu tanımlamayı, bu yılın başlarında ve göreve başlamasından hemen sonra bir kararnameyle yapmış ve Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinde faaliyet yürüttüğü düşünülen Tren de Aragua gibi bazı suç örgütlerini, gelişigüzel biçimde anmıştı. Ancak belirli gruplardan ziyade bir konsept tarif edildiği söylenmelidir. Buna göre kartel olarak adlandırılan oluşumlardan bazıları, geleneksel organize suç faaliyetlerinin dışına çıkmakta, yarıküre dışından (genel anlamıyla Doğu kastediliyor) bazı aktörler ve ABD’yle zıtlaşan hükümetlerle ilişki içerisine girerek, bir asayiş sorunundan bir ulusal güvenlik sorununa dönüşmektedir. Anılan kararname, bu tanıma giren oluşumların yalnızca ülke içerisinde değil, kara ve deniz sahalarının dışında da ortadan kaldırılmasının sağlanacağını bir devlet politikası haline getirmektedir. Pentagon yetkililerine atfedilen aktarımlardan anlaşıldığı kadarıyla da ismi belirsiz, hangi devletlerle nasıl bir ilişki içerisinde olduğu anlaşılamayan bu grupla herhangi bir düzeyde ilişkide olduğu düşünülen kimselerin havadan avlandığı görülmektedir.
“Uluslararası olmayan çatışma” tanımının “çatışma” ayağına dönecek olursak bu kadar söz söylemeye de gerek kalmayacaktır. Doğası gereği bir çatışma, en az iki tarafın varlığını gerekli kılar ve en azından şu ana kadar anlaşıldığı kadarıyla ortada bir çatışma bulunmamakta, herhangi bir yasal ya da yasa dışı aktivite yürüten kimselere dönük öldürme eylemleri gerçekleştirilmektedir. Toparlayacak olursak, uyuşturucu kaçakçılığı ya da kartel sorununun bir asayiş meselesinden bir ulusal ya da uluslararası güvenlik meselesine ve dolayısıyla askeri müdahalelere açık hale geldiğini savunmak mümkün gözükmemektedir.
Trump yönetiminin, yakın tarihteki iki farklı konsepti bir araya getirerek bir deney yaptığı söylenebilir. Bir tanesi, Ronald Reagan başkanlığı döneminde esas olarak bir asayiş politikası sloganı olarak türetilen “Uyuşturucuya karşı savaş”, diğeri, 11 Eylül’den sonra George W. Bush başkanlığı döneminde istenmeyen rejimleri devirmek için geliştirilen “Teröre karşı savaş” olmaktadır. Her ikisinin de ortak noktası düşmanın belirsizliğiydi ve her ikisinde de düşman tanımı yapan aktör, hegemonik gücüne dayanarak kendisine geniş bir hareket alanı açmıştı. Yine de bunu yaparken uluslararası hukuk argümanları geliştirmeye ihtiyaç duymuştu. Bunu nasıl yaptığıysa başka bir yazının konusu olsun.