Rıfat Okçabol
AKP’li yıllar (I)!
Yayın Tarihi: 06.11.2025 , 23:02 Güncelleme Tarihi: 07.11.2025 , 00:11
Az buz değil, 3 Kasım 2002 seçimlerinden bu yana iktidarda olan AKP, bu süreçte hemen her alanda piyasacı ve gerici dönüşümleri gerçekleştirmiş bulunuyor. İçimizi karartsa da, gelecek için, 22 yılda gerçekleştirdikleri dönüşümleri anımsamakta yarar olabilir.
AKP iktidarının ilk aylarında bir ‘Acil Eylem Planı’ hazırladı. Bu planda yapacağım dediklerinin bir bölümünü yerine getirirken önemli bir bölümünü ya yerine getirmedi ya da dediklerinin tam da tersini gerçekleştirdi. Örneğin bu planda
- Personel atamalarında liyakatın esas alınacağı;
- Mali disiplin ve şeffaflık sağlanacağı;
- Siyasal Partiler Kanunu ve Seçim Kanunun değiştirileceği;
- Yoksul aile çocuklarına temel eğitim ve sağlık yardımı yapılacağı;
- Çocuk işçiliğinin önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınacağı;
- Okul yönetimlerinin demokratik hale getirileceği;
- İlköğretimde 6. sınıftan sonra öğrencinin ilgi ve kabiliyetlerine uygun tarzda eğitim almasının sağlanacağı;
- Eğitime daha fazla kaynak ayrılacağı;
- Üniversiteye yerleştirme sisteminde fırsat eşitliğinin sağlanacağı;
- YÖK ve meslek yüksekokullarının yeniden yapılandırılacağı;
- Yeni üniversitelerin kurulmasının objektif kritere bağlanacağı;
- Öğretim üyesi ve fiziki alt yapısı yeterli illerde yeni üniversitelerin kurulacağı;
- Üniversitelerin idari ve akademik özerkliğe kavuşturulacağı;
- İnsan gücü planlanmasının etkin bir şekilde yapılacağı;
- Öğretmenliğin ve öğretim elemanlığının cazip hale getirileceği
açıklanmıştı.
Ancak 22 yıllık uygulamada, liyakat önem yitirirken, spor eğitimi görmüş bir güreşçinin Vakıf Bank’ın yönetim kurulu başkan yardımcılığına getirilmesi gibi yandaşlık ve sadakat geçerli oldu. Günümüzde yandaş olmayan kişilerin rektör ya da genel müdür gibi üst düzey bir göreve gelme şansı hemen hemen hiç bulunmuyor.
Bırakın mali disiplin ve şeffaflığın sağlanmasını, 4+4+4 yasasıyla FATİH Projesi harcamalarında ihale yönteminin kaldırılması gibi neredeyse Sayıştay bile işlevsiz hale getirildi.
2002 seçiminde oyların %34’ünü alarak mecliste çoğunluğu ele geçirince, ilgili yasaların değiştirilmesine de gerek kalmadı.
Yoksul ailelere yardım başlatsalar da, her gün okula aç giden çocuk sayısı artıyor.
Çocuk işçiliğinin önlenmesi bir yana, her yıl çocuk işçi sayısı artarken, devletin denetiminde olması gereken mesleki eğitim gören çocukların işyerindeki ölümleri de artıyor.
Okul yönetimleri demokratik hale getirileceğine, yandaş sendika üyelerinin yönetici görevlere getirilmesi yaygınlaştı. Yetmedi 2014’te çıkarılan dershane yasasıyla, belirli bir süre görev yapmış yöneticilerin yerine yandaş yöneticilerin atanması sağlandı. Bu yasayla "proje okulu" uygulaması getirilerek, köklü ve nitelikli liselerdeki yönetim kadrosu bir anda değiştirildi. Dört ay önce de proje okulları yönetmeliğinde değişiklik yapılarak, tarikatların ve/ya da iş insanlarının bu okullara ‘hami’ olup okulları gericileştirmesinin/piyasalaştırmasının önü açıldı.
İlköğretimde 6. sınıftan sonra öğrencinin ilgi ve kabiliyetlerine uygun tarzda eğitim alması sağlanacağına, çocukların daha 4. sınıfı bitirdiğinde, kendisini tanımadan, isteklerinin ve yeteneklerinin ayrımına varmadan imam hatip ortaokullarına gitmesine yol açıldı. Yoksul aile çocukları, yeteneklerine bakılmaksızın, imam hatibe, meslek lisesine ya da açık ortaokula/liseye gitmek zorunda bırakıldı. Yetmedi, Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) ile yine yoksul çocukların gelecekleri sınırlandırılıp önleri kesildi.
“Eğitime daha fazla kaynak ayrıldığı” söylemi yaygın bir biçimde kullanılsa da, gerçekte bu konuda anlamlı artışlar olmadı.
Üniversiteye yerleştirme sisteminde fırsat eşitliği sağlanacağına, ortaöğretime gidecek öğrenciler açıköğretim lisesi gibi niteliksiz kurumlarda okumak zorunda bırakılarak, yükseköğretime geçiş sınavlarıyla oynanarak, niteliksiz üniversiteler açılarak ve de özellikle vakıf (özel-paralı) üniversiteleri yaygınlaştırılarak yükseköğretimde eşitliksizlikler pekiştirildi.
YÖK yeniden yapılandırılacağına, bir AKP kurumuna dönüştürüldü. YÖK’ün 14 üyesi, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. YÖK’ün 7 üyesi de, Cumhurbaşkanı tarafından seçilip atanmış kişilerin çoğunlukta olduğu Üniversitelerarası Kurul tarafından belirleniyor. Dolayısıyla YÖK, ilaç olsun bir tek muhalif üyenin bulunmadığı bir kurum oluyor.
Nesnel ölçülerle yeni üniversitelerin kurulması ve öğretim üyesi ile fiziki alt yapısı yeterli illerde yeni üniversitelerin kurulması beklenirken tam da tersi gerçekleşti. 2005 ve 2006 yıllarında, o zamanki YÖK’ün belirlemiş olduğu ölçütlere bile uyulmadan, örneğin bir profesörün bile olmadığı üniversiteler açıldı; yetmedi tarikat niteliğindeki kuruluşların vakıf üniversitesi açmasına izin verildi. Ortada herhangi bir nesnel ölçüt olmadığından, 15 Temmuz 2016 tarihli Fetöcü kalkışma sonrasında, keyfi nedenlerle harp okulları ile 15 vakıf üniversitesi, daha sonra da Ahmet Davutoğlu’nun kurulmasında öncülük ettiği İstanbul Şehir Üniversitesi kapatıldı. İstanbul Üniversitesi gibi büyük üniversiteler, keyfi olarak ikiye-üçe bölündü.
Üniversiteler idari ve akademik özerkliğe kavuşturulacağına, akademisyenlerin kendi rektör adaylarını belirleme/seçme yetkisi bile ellerinden alındı. Rektör atamalarında akademisyenlerin tercihleri göz ardı edilip onların istemediği kişilerin rektör olarak atanmasına ve bu rektörlerin üniversiteleri kendi çiftlikleri gibi kullanmasına başlandı.
İnsan gücü planlamasının nasıl yapıldığı ise, hem işsizlik oranlarının yüksekliğinden, hem de örneğin eğitim fakültelerinin her yıl yaklaşık 60 bin mezun vermesine karşın öğretmen atamalarının 20-30 binlerde kalmasından belli oluyor.
Öğretmenliğin ve öğretim elemanlığının cazip hale getirilmesi, öğretmenlerin yoksulluk düzeyinde maaş almasından ve OECD ülkelerindekinin tersine ilk fırsatta öğretmenlikten ayrılmak istemelerinden belli oluyor. Maaşların düşüklüğü yanında okulların ve üniversitelerin yandaşlar tarafından keyfi yönetilmesi, piyasacı ve gerici anlayışta olmayanlara çeşitli baskıların uygulanması, laik ve bilimsel anlayış sahipleri arasında mesleğin çekiciliğini iyice yok ediyor. Milli Eğitim Akademisi’nin, eğitim fakülteleri her yıl 60 bin kadar mezun verirken, diğer fakülte mezunlarının da girebileceği sınavlarla, yalnızca 10 bin aday alması, öğretmenlik mesleğinin de cazipleşeceğine AKP’lileşeceğini gösteriyor.
İktidar, “Yapacağım” dediklerinin tam da tersini gerçekleştirmişse, ne yapmış oluyor? Karar sizin.