Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Orhan Gökdemir

Orhan Gökdemir

RTE A.Ş.

Devletler şirketleşiyor. Yönetimi bir CEO ve adamlarından ibaret artık. Meclis, yargı, temsil, halk, hak hepsi sizlere ömür. Örgütlülükler dağıtıldı, direnişler kırıldı, kuralsızlık tek kural oldu. Sermayenin uçsuz bucaksız ormanındayız artık. 

Yayın Tarihi: 26.09.2025 , 20:26 Güncelleme Tarihi: 27.09.2025 , 00:02

ABD Başkanı Donald Trump’a Tayyip Erdoğan’la görüşmesinin öncesinde CAATSA yaptırımlarını ne zaman kaldırmayı düşündüğü sordular. “Eğer güzel bir toplantı yaparsak her an olabilir” dedi.

CAATSA dediği ne? “ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası”nın İngilizce kısaltması. Rusya’dan S400 silahları aldı diye AKP iktidarını, haliyle Türkiye’yi hasım ilan ettiler. Parası ödenmiş ama henüz teslim edilmemiş F-35’lere ve peşinat olarak ödenmiş 1,2 milyar dolara el koydular. 

Türkiye F-35 programından çıkarılınca 40 adet F-16 almak ve mevcut 79 F-16’yı modernize etmek için ABD’ye başvurdu. Onu de engellediler. Sonra baktılar olmuyor F-16 satışının önünü açtılar. Ancak Türkiye uçaklara 6,5 milyar dolar yerine 23 milyar dolar ödeyecekti. Şimdi bunu bile pazarlık konusu yapıyorlar. Yani içeride at pazarlığı yaptılar, istediklerini aldılarsa yaptırımlar kalkacak. 

Eleman bilinçli satıcı, Erdoğan’ı karşılamaya yakasında savaş uçağı rozetiyle çıktı. Masada yine F-16’lar vardı. Ne demişti Ankara Büyükelçisi Tom Barrack? Türkiye dünyanın en büyük F-16 alıcısı; bu da Lockheed’in çarklarını döndürmeye devam ediyor!

Barrack’ın Lockheed dediği Lockheed Martin çok uluslu, ileri teknoloji ve havacılık şirketi. 140 bin çalışanı var. Gelirinin yüzde 95'ini ABD Savunma Bakanlığından elde ediyor. 2024 satışları 70 milyar dolar civarındaydı. Lockheed, Amerikan devletidir. Önce engelleyip sonra önünün açtıkları F-16 satışının getirisi ise 23 milyar dolar. Şimdi büyük bir kazığa dönüştürdükleri bu satışı da pazarlık konusu yapıyorlar. Gerçekten de Lockheed’in çarklarını Türkiye döndürüyor. 

Güzel toplantı oldu. ABD’nin istediği daha fazla paraydı, belli ki aldı. Misafirinin istediği bir süre daha iktidarda kalabileceği bir destekti. İstediğini alacaktır. 

***

“At pazarlığı”nı literatürümüze sokan kişi Amerikancıların şahı Turgut Özal’dır. Döneminin ABD Başkanı Bush, kendisinden kredi dilenip duran Turgut Özal’a bu pazarlığın ne anlama geldiğini şöyle anlatmıştı: “Teksas’ta at pazarlığı nasıl yapılır bilir misiniz? Cebinizde para vardır, at pazarına gelirsiniz, bir atı gözünüze kestirip pazarlık yaparsınız, etraftan gelenler olur-kalabalıklaşır, sonra bir bakmışsınız cebinizdeki para da gitmiş, at da...

Trump cevval satıcı. Üç-beş uçak alana meşruiyet, kapıda karşılama, sırt sıvazlama, yanına oturtmak bedava. Ayak sürüyenin ömrü üç vakte kadar. 

Haliyle eski usul diplomasi falan hak getire. “Seçim hilesini herkesten iyi bilirsin” bile dedi misafirinin yüzüne baka baka. At pazarlığı demedi ama sonucunu ima etti. Bu, “bir de bakmışsın para da gitmiş at da” demenin Trump’çasıdır. ABD’yi özel şirketi gibi yönetiyor, kural yok artık. O kadar ki Beyaz Saray’da kendinden sonraki veya kendinden önceki Başkan Biden’ın fotoğrafının yerine otomatik imza atma makinesi fotoğrafı koydurdu. Çünkü seçimi kaybettiğini kabul etmiyor; darbeyle sürgüne gönderilmiş, geri dönmüştür. 

Yalnız yiğidin hakkını yiğide! Trump'ın Amerikan kurumlarını şirketine dahil ederken attığı adımlar, Türkiye'de özellikle son 10 yılda yaşananlarla büyük benzerlikler gösteriyor. Göreve gelir gelmez üniversitelere saldırdı. Üniversite öğrencilerinin Filistinlilere destek eylemlerini “antisemitik” olmakla suçladı, protestolara katılan yabancı öğrencilerin okuldan atılmalarını istedi. İşe alınacak akademisyenlerin milliyetine bakılmasını tavsiye etti. “Solcu kaleleri” olmakla suçladığı üniversitelere verilen devlet fonlarını kesti. Basını köşeye sıkıştırıp duruyor, beğenmediği yayınların muhabirlerini aşağılıyor. Adalet Bakanlığını yandaş isimlerle doldurarak yargıda kontrolü eline almaya çalışıyor. Fırsatı bulduğunda anayasayı da tanımayacağının işaretlerini veriyor. Bir başkan gibi değil, Amerika Birleşik Şirketleri CEO’su gibi davranıyor.
Ancak Trump daha yolun çok başında. Bu konularda Tayyip Erdoğan’ın eline su bile dökemez. Saygıda kusur etmemesi yerindedir. 

***

Erdoğan “Türkiye bir Anonim Şirket gibi yönetilmelidir” dediğinde yıl 2015’ti. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, varlık fonu falan derken bir anonim şirkete dönüştü ülke. Tepesinde hiçbir sorumluluğu olmayan sonsuz yetkili bir CEO oturuyor. Partisi de var. Vali onun valisi, polis onun polisi, ordu onun ordusu. 
2019’ta Trump’taki istidadı gördü, “Sayın Trump'ın özel sektörden gelme olayı çok çok önemli. Zaman geliyor o şirket mantığıyla yönetiyor. Ben o mantığı savunan birisiyim aslında” dedi. Trump onun açtığı yoldan ilerliyor. Yönettikleri devletleri birer şirket-devlete dönüştürdüler. Ortakları büyük sermayedarlar. Artık ne meclise ne anayasaya ne yargıçlara ihtiyaçları var. 

Şöyle söyleyelim; tekelci aşamada sermayenin devlet ihtiyacı neyse devlet ona dönüşüyor. Yönetmek için akla değil işbilir bir patrona ihtiyaçları var. Ortalık egosu şişkin patrondan geçilmiyorsa sebebi budur. 

***

“Şirket devlet” ne? Komünizm ve işçi sınıfı korkusuyla ortaya çıkmış “sosyal devlet”ten kurtulma çabası. Şimdi görüyoruz, sosyal devlet bir sapmadır. Sosyal devlet kapitalist devletin fıtratına aykırıdır. Devletin saf hali şirketleşmiş halidir. 

Saflaştırma eylemi 1970’li yıllarda başladı. Düzenlerinin ekonomik ve siyasi krizlerini karşı “çözüm” olarak sunulan neoliberal politikalar doğrultusunda toplumsal, siyasal, ekonomik alanlarda bir sadeleştirme yaptılar. Kapitalist devlet kamusal hizmetlerden vazgeçti, işçi sınıfının kazanılmış haklarını tırpanladı, örgütlenmelerini dağıttı. Utanmadan yaptıkları bu şeye “kamu yönetimi reformları” dediler. Bu sadeleştirmeye otoriterleşme ve devletin saflaşması eşlik etti. Siyasal alanın daraltılması, meclisin ve yargı denetiminin kaldırılması, devlet aygıtının iç hiyerarşisinde yürütmenin güçlendirilmesi ana yönelimidir.  
2002’de iktidara gelen ve 12 Eylül’den bu “mirası” devralan AKP iktidarının siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda attığı adımlar devleti saflaştırma girişiminin devamıdır. Parlamentonun içinin boşaltılması, siyasal partilerin önemsizleştirilmesi, yürütme organının yasamanın işlevini üstlenmesi ve yürütmenin başının devletin yöneticisi haline gelmesi bu girişimlerin sonucudur. 

Yani devletin ve toplumun bir anonim şirket gibi yönetilmesi ve buna uygun yapısal ve işlevsel dönüşüm sadece Türkiye’ye özgü ve kişisel bir isteğin sonucu değildir. Bunlar tekelci sermayenin talebidir. 

Artık birlikte yönetiyorlar. Devlet aygıtı bünyesinde sermaye sınıfına geniş temsiliyet hakkı tanıyorlar. Bunun için gereken adımları tereddütsüz atıyorlar. Örnek, Cumhurbaşkanlığı’na bağlanan Türkiye Varlık Fonudur. Özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirket olarak 2016 yılında kurulan Varlık Fonu, bu niteliğiyle cumhurbaşkanlığı teşkilatı içinde özgün bir yere sahiptir. Kamuya ait olan varlıkları daha “etkin ve verimli” bir şekilde yöneteceği ileri sürülen ve Sayıştay denetimine tabi olmayan Varlık Fonu’na oldukça geniş bir vergi muafiyeti tanınmıştır. Bir ara başına da damadını atamıştı. Şirket devletten aile şirketine geçiş eğilimidir. 

***

Şirket dediğimiz şey emek gücünün sermayedarın isteklerine göre ucuz ve verimli çalıştırılmasını amaçlayan bir yönetme tekniği. Bu yapının varlığını sürdürmesi için mutlaka bir piyasaya ihtiyacı var. Emekçiler, piyasada, emek gücünü kiralamaya rıza göstermeli ki şirket ona ulaşıp kiralayabilsin. Ama şirketin bunun yanında, sanıldığı gibi, bir “demokrasiye” ihtiyaç yoktur. Sendika şirkete değil emekçiye lazımdır. Şirket örgütsüz emekçiyi tercih eder. Koruyucu, düzenleyici yasalara da ihtiyaç duymaz. Üretim sürüyor ve emekçi sürece uyum sağlıyorsa sistem ideal halindedir. 

Devletler şirketleşiyor. Yönetimi bir CEO ve adamlarından ibaret artık. Meclis, yargı, temsil, halk, hak hepsi sizlere ömür. Örgütlülükler dağıtıldı, direnişler kırıldı, kuralsızlık tek kural oldu. Sermayenin uçsuz bucaksız ormanındayız artık. 

Yalnız orman kanunu da bir kanundur. Açlık ve zulüm yayıldığında, besin zincirinin altına doğru bir kaynaşma olur. Tuhaf sesler duyulmaya başlar her yanda, hışırtılar ürkütücü bir gürültüye dönüşür. Hiçbir şey bırakılmayanlar her şeyi almak için harekete geçmiştir. Orman kanunu o gün değişir. Harekete geçmiş yoksul kalabalıkların kanunu bütün kanunları yıkıp geçer!

Orhan Gökdemir 'ın Son Yazıları