Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Orhan Gökdemir

Orhan Gökdemir

İmralı’dan Beştepe’ye Neo-Osmanlı düşü

Osmanlının yenisini kuracaklarmış! Gölgenin yenisi olur mu? Cumhuriyetin yenisini kuracağız biz de öyleyse. Gölgeden kurtulacağız, güneşe çıkacağız.

Yayın Tarihi: 25.07.2025 , 17:47 Güncelleme Tarihi: 26.07.2025 , 00:01

Osmanlıcılık, Osmanlı’nın yıkılış döneminde devleti kurtarma hayaliydi. İmparatorluk parçalanıyordu, sultanın tebaalarıyla yeni bir bağ kurmaya ihtiyacı vardı. Osmanlıcılığın Müslüman ve Hıristiyan tebaayı imparatorluğun yeni yurttaşları haline getireceğine inanılıyordu. Ama Hıristiyanlar büyük hızla kopunca dümenin İslamcılığa kırılması kaçınılmaz oldu. İslamcılık Hıristiyan tebaadan vazgeçmenin ürünüydü. Türkçülük ise hem Hıristiyanlardan hem Müslümanlardan kopma ihtimalini içeriyordu. Hâlâ öyledir. 

İçeriğine gelince; Yusuf Akçura’ya göre Osmanlı milleti farklı soylardan bir araya gelen topluluklardan oluşacaktı. Türk-Kürt-Arap birliği veya millet sistemidir. Tabii bu “muhtelif” soyun kaynaşıp kaynaşmayacağı biraz kuşkuluydu. Osmanlı bu birleştirmeyi yükseliş döneminde, tabii silah zoruyla, başarmıştı, Osmanlı barışıdır. Çökerken dağılması kaçınılmazdı haliyle. Bazı barışların bozulması iyidir!

Osmanlı dağıldı ve büyük bir gürültüyle çöktü. Enkazında pek çok ulus-devlet filizlendi. Türkiye Cumhuriyeti o filizlerden en önemlisidir. Haliyle filizlerde Osmanlıdan nefret edilmesi ve kuşku duyulması doğaldır. Sonuçta Osmanlının son iki yüzyılı onun gölgesinden çıkmak isteyen halkların tarihidir. Gölgede sevgi veya güven bulamayız.    

Gölgenin sevimli bir “neo”sunun olabileceği fikri ise pek yenidir. Kıbrıs’taki çatışmalar vesilesiyle ilk Yunanlılar tarafından kullanılmış. Türklerin sınırlarını savaşla genişletmek istediği manasındadır. Sonra bir de, 1985'te, İngiliz emperyalizminin “düşünce kuruluşu” Chatham House’un yayınında rastlıyoruz. Makalenin yazarı David Barchard (Barchard, David. Turkey and the West. Chatham House Papers. Routledge, 1985.) “yakın gelecekte yeni Osmanlı fikrinin Türkiye için muhtemel bir hedef olabileceğini” öne sürmüş. Bir planın yürürlükte olduğunun erken habercisidir. Haziran ayı sonunda DEM eş başkanı Tuncer Bakırhan da bu kuruluşun yolunu tuttu, orada İngiltere’nin Ortadoğu’daki rolünü övdü, partisinin de görev beklediğini duyurdu. Plandır ve yürürlüktedir. 

Tabii arada Turgut Özal ve Ahmet Davutoğlu parantezleri var. Osmanlının yenisini kurmaya pek istekliydiler. Fakat eldeki askeri aygıt ayak sürüyordu. Haliyle ilk sınır ötesi fetih girişimleri “yardım kuruluşu” TİKA, sonra Fethullahçıların okullarıyla başlatıldı. Sonra orduyu da hizaladılar. AKP planın son pratisyenidir.

***

Bu yola girmek için saltanatı ve hilafeti yüceltmek, bunları yıkanları lanetlemeyi gerektiriyordu. Osmanlıcılığın yenisi, doğal olarak laik cumhuriyet düşmanlığı olarak nüksetti. Hıristiyanlar ayrılıp gittiğine göre biraz İslamcılık sosu şarttı. Tabii bir miktar Pantürkizm’le desteklenmesi de gerekiyordu. Neo-Osmanlıcılık Türk-İslam Sentezi kaynaklı yayılmacı-emperyalist bir ideolojidir.

Cumhuriyet’i kuranlar ise silinen gölgenin farkındaydı, güneşe çıkmayı tercih etti, onun bütün kültürel-tarihi mirasını reddetti. Türklerin tarihi Osmanlı ve İslam öncesinden geliyordu. Osmanlı-İslam geleneği onu bozmuştu. Kalkınmacı bir Cumhuriyet için Osmanlı parantezinin silinmesi ve İslam’ın da kişisel-vicdani bir pozisyona itilmesi gerekiyordu. Türk Tarih Kurumu, Orta Asya ve Anadolu merkezli “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş Dil Teorisi” Türkiye Cumhuriyeti’ne güneşli bir yeni yol tarif edecekti. İslam-Arap-İran-Osmanlı kültürünün reddi ve yerine Batıcı-rasyonalist ulusal bir kültürün inşası Cumhuriyet’in kültür özetidir.

Neo-Osmanlıcılığın geri kalan hikayesi karşı devrim tarihi ile paraleldir. 1950-1980 arasında devrimci cumhuriyet silindi ve Osmanlı-İslam geçmişine geri dönme eğilimleri güçlendi. Tarikatlar ve aşiretler geri döndü. Laiklik cami avlusuna terkedildi. Geldik bugüne…

***

Aslında, fetihteki teklemeler dışında, bir Neo-Osmanlı döneminin içindeyiz. Çürümüş bir düzenin ömrünü böyle uzatıyorlar. Gölgesi büyüyor, aşinayız. Mehmet Fatih de İstanbul’u fethederek, çürümüş Bizans’a bir hayat öpücüğü kondurmuştu. “Köhne Bizans” o sayede, papaz cübbesini atıp imam sarığı kuşanarak, hayatta kalmayı başarmıştı. Ama Bizans bakiyesi çürümüşlük boylu boyunca ortadaydı. Gazeteci Refik Ahmet Sevengil, 1927’de, “İstanbul Nasıl Eğleniyordu” adlı kitabında fetihten hemen sonra oluşan sahneyi şöyle anlatıyor; "Fatih’ten sonra Osmanlı sarayı eski Bizans sarayının yerini her bakımdan doldurmak eğilimindeydi. Sarayın çevresinde halkın omuzuna binmiş, halkın hakkını yiyerek geçinen bir efendiler ve zorbalar sınıfı, vicdan sömürüsünü meslek edinen, midesini ve kesesini şişirmek için bir saniyede yüzlerce suçsuzun katline fetva vermekten çekinmeyen bir sarıklılar zümresi, sarayın ve efendilerin yardakçılarından meydana gelmiş bir asalaklar sürüsü oluşmakta gecikmemişti..." Ne kadar tanıdık bir sahne değil mi? Aşağı yukarı bugünküne benzer bir tablodur. Hummalı bir inşaat faaliyeti de vardı yağma dönemlerinin ruhuna uygun olarak. Her yere süslü yalılar, köşkler yaparak başladılar, oradan yayıldılar, Eyüp kıyılarına dayandılar. 

Gerisi de pek tanıdık gelecek biliyorum. Eyüp’e ilk iş bir türbe yaptılar, bu Müslüman mahallesini kutsal ilan ettiler. Halkın ayağı alışınca semti büyük bir kerhane-meyhane merkezine dönüştürdüler. Sultan Süleyman devri açılırken semt tam bir batakhane görünümündeydi. Hoş, şehrin geri kalanının da oradan bir farkı yoktu. Süleyman pek bir sofuydu, tahta çıkar çıkmaz içkiyi yasakladı. İçkiyi yasakladı yasaklamasına ama bu kez de kahve yaygınlaştı şehirde. Hocalar hemen bastı fetvayı “haramdır” diye. Ne yasaklar ne fetvalar İstanbul’un dört bir yanında kahvehaneler açılmasına engel olamadı fakat. Süleyman ölüp tahtına II. Selim oturunca içki yasağı da unutuldu. Selim içmeyi seviyordu, o da fuhşu yasakladı, evleri kapattırdı. Bu sefer de bölgedeki kaymakçılara dadandı istekliler. O tarihte de bütün musibetlerin gavurlardan kaynaklandığına inanılıyordu. Gayrimüslimlerin kaymakçılık yapması yasaklandı. Ancak yasağı koyan zil zurna sarhoş geziyor, fuhuştan başını kaldıramıyordu. 

Osmanlının eskisi özetle budur. Bunlar İstanbul’un bol minareli “dini bütün bir şehir” görüntüsüyle tezat içindedir, evet. O gün de bugün de dindarlık halka yapılan bir gösteriden ibarettir. Tenhada dindarlık olmaz.

***

Osmanlı söz konusu olur da tarikat ve aşiret olmaz olur mu. Son günlerde Osmanlı-Kürt Aşiretleri ittifakının hatırlanması boşuna değil. Bu eski ittifak övgüsünün gündeme Abdullah Öcalan ile yaptıkları yeni ittifak vesilesiyle gelmiş olduğunu biliyoruz. Bir yeni İdris-i Bitlisi bulduklarına inanıyorlar. Onun yönetimindeki Sünni Kürtlerle İran sınırına dizilecekler ve Suriye içlerine fethe çıkacaklar. Planın bu olduğunu artık biliyoruz.

İdris’in ilk işi Safevilerle Osmanlı arasında seçim yapmakta zorlanan Kürt beylerini ikna etmek oldu. Sonra Anadolu içlerine Kızılbaş avına çıkıldı. Mısır’a sefer düzenlediler, kendini halife sanan bir zavallıyı İstanbul’a getirip halifeliği Selim’e devretmeye “ikna” ettiler. Şiiliğe karşı duvar örme operasyonudur.

Bu itiş kakışta bir de Kızılbaş-Kürt savaşı var. İran’da, Safevi devletinde, Şiilik devlet dini haline gelince Sünni Kürtlerle Şii-Kızılbaş Şah askerleri arasındaki maddi düşmanlığa bir de din düşmanlığı eklendi. Böylece uçlarda bir Kızılbaş-Kürt savaşı başladı. Yavuz Selim bu savaşın en Türk düşmanı karakterlerinden biridir. Halkına karşı savaşandan kahraman olmaz. 

Nakşilik ve sonraları Halidilik de bu itiş kakışın verimi oldu. Osmanlı Şiilik korkusundan önce Kızılbaşlığa sonra Bektaşiliğe düşman oldu. Nakşilik ve Halidilikle ittifakı bu düşmanlık nedeniyledir. Osmanlı bir ailenin iktidarıdır. Haliyle bu ailenin ne kurucu halka ne müttefiklerine sadakati yoktur. Halkın dişiyle tırnağıyla var ettiği yurduna el koymuş bir çetenin tarihidir bu. 

Cumhuriyet gölgeden çıkarmıştı, laiklik gelince, yurttaşlıkta birleşmiştik. Tarikatları, aşiretleri, çakma İdris-i Bitlisileri, Hamit taklitlerini bu devrimi dağıtması için mezarlarından çıkardılar. Yürüyen ölüler düzenindeyiz. Osmanlının yenisidir. 

***

Öcalan, 2009’da, şöyle demişti: “AKP de hiçbir siyasi irade yok…Yavuz Selim’i bile örnek alsalar bu işi çözebilirler. Yavuz Selim de İdris-i Bitlisi’ye mühürlü boş sayfalar gönderdi. O’na; ‘siz kendi aranızda bir yönetici seçin, iki krallık oluşturalım’ diyordu. Yavuz Selim Kürtlerle ittifak yapmanın önemini çok iyi biliyordu. Kürtlerle ittifak yaptıktan sonra Safevilere karşı savaşa girdi.” Devlet bu, AKP anlamasa MHP anlar. Yeni sürecin şampiyonu İpsiz Devlet, bundan muradı şöyle özetlemişti: “Milli hedefimiz Osmanlı barışına benzer bir Türk barış duvarının kale duvarımız gibi etrafımıza çekilmesidir. İstanbul'un fethi ve Fatih Sultan Mehmet ile sökün eden Türk barışı hedefimizdir. Ecdadımızın ayak izlerini takip ederek Türk barışı devrinde aynısı yaşanacaktır.” Dedik ya, bazı barışların bozulması gerekir. 

Çünkü iyilik barışın doğasında saklı değildir. Bir İngiliz barışı ancak savaş doğurur, tarihinden biliyoruz. Pax Romana, Pax Ottomana veya Pax Americana bozulmalıdır. Barış ancak halkın yararına ise iyidir. Yeni bir Osmanlı barışı, demek ki, savaş olmadan imkansızdır.

Osmanlının yenisine işte bu yüzden karşıyız. Halka yoksulluktan, zulümden, savaştan, cehaletten başka vaat edecekleri hiçbir şey kalmadı. Karanlık ittifaklar kuruyorlar ülkeyi 100 yıl geriye itmek için. İdris-i Bitlisi’ye kırdıracaklar halkımızı, planları bu. Olmadı İngilizler, Yankiler hazır kıta bekliyor. 

Osmanlının yenisini kuracaklarmış! Gölgenin yenisi olur mu? Cumhuriyetin yenisini kuracağız biz de öyleyse. Gölgeden kurtulacağız, güneşe çıkacağız. 

Orhan Gökdemir 'ın Son Yazıları