Orhan Gökdemir
Ezilen gazeteciler, birleşin!
Yayın Tarihi: 06.02.2026 , 21:42 Güncelleme Tarihi: 07.02.2026 , 00:00
Üzülerek yazıyorum, gazetecilik artık bir meslek değildir. Ölümü Turgut Özallı yıllarda TV kanallarının özelleştirilmesi ile başladı. Özel TV kanalları ve gazetelerin holdinglere rehin bırakılması ile devam etti. Yakın tarihi yavaş ve uzun bir can çekişmeden ibarettir. Kamu yayıncılığını adım adım bitirdiler. Özel yayıncılık ise daha yolun başında birer holding bültenine dönüştü. Sonra tersinden bir kamulaştırmaya girişildi. Bütün özel medya kuruluşları, tabii TRT ve AA, bir parti yayınına dönüştürüldü. Basın artık bir AKP ve Holdingler konsorsiyumu faaliyetidir. Ölmüştür ve içinde gazetecilik kalmamıştır.
AKP’nin doğrudan kontrol ettikleri ve üzerinde dolaylı kontrol kurdukları ile birlikte tamamı sermayenin acımasız sansürü altındadır. Haliyle artık bir “muhalif medya”dan söz edemeyiz. Adını koyalım, Now, Sözcü ve Halk TV türü sermaye girişimlerini de basından sayamayız. “Fıtratları uygun değildir” demek istiyorum!
Basın olmayanda gazeteci bulamayız. Beyaz yakalı plaza erbabı sayabiliriz, yerindedir. Sermaye güvenliği için gündelik kayıt tutmaktadırlar. Negahan-Nevşin türünü, halkına-ülkesine-insanına düşman bu yeni türü, ancak böyle açıklayabiliriz. Meslek olmaktan çıkmış bir mesleğin son icracılarıdır.
***
Çürümeyle, karşıdevrimle, gericilikle gazetecilik arasında ters orantı var. Bunlar çoğaldığında gazetecilik azalır. Tersi de doğrudur; gazetecilik, basın, ancak devrimle birlikte ortaya çıkar, devrimle hayat bulur.
Matbaanın icadından sonra ortaya çıktı. Başlangıçta kişisel bültenlerden ibaretti. İlk gazeteciler de, Journalist, haber verirdi. Temeli muhabirliktir; kaynakları kullanarak bilgi araştıran, yazan ve raporlayan bir meslek türüdür. Haberi kendisi bulur, kendisi yazar, kendisi basar veya bastırır, kendisi dağıtırdı. 1970’li yıllarda İstanbul’da “destancılar” vardı, aynı yolu izlerlerdi. Kollarının altına sıkıştırdıkları tek yaprak üzerine basılmış bir destanı, kalabalıkta yüksek sesle okuyarak etrafında toplaşan meraklılara satarlardı. Destandaki haber, genellikle trajik bir cinayetten ibaret olurdu. Haberci olayı kaleme alır, destanlaştırır, basar, sonra sokaklarda dağıtırdı. Gezgin gazete satıcılığının öncüleridir. Mesleğimizin saf halidir.
Kökleri 16. yüzyıldadır. 18. yüzyılda bugünkü şekline yaklaştı. Ama bu sansürü de beraberinde getirmişti. Devlet ve Katolik kilisesi yeni mesleği pek sakıncalı buluyordu. Kilise, Katolik inancına ters düşecek yayınların basımının önlenmesi için kilisenin matbaaların üzerinde tam bir sansür yetkisi olması gerektiğini inanıyordu. Tanrı ve devlet gazetecilerden korunmalıydı!
Basın özgürlüğü ise 1789 Büyük Fransız Devrimi ile gelmiştir. Devrim bir matbuat patlamasına neden olmuştu. Devrimci basın, yeni siyasi kültürün halka iletilmesinde aracı görevi görüyordu. Basının her yerde bulunması ve ikna gücü, devrimin halka aktarılmasına yardımcı oldu. Devrimci dönemde gazete, resmi olmayan bir kamu temsilcisi görevi görerek, hükümet işlemlerine şeffaflık sağladı ve işleyişi hakkında halka bilinç kazandırdı. Gazeteciliğe kamusal niteliğini devrim vermiştir.
***
Bizdeki başlangıcında da sert bir sansür var. Abdülhamit basını sevmezdi. Hafiyelerle, jurnalleriyle, sürgünlerle sızdırmaz bir istibdat rejimi kurmuştu. Aşırı kuşkuculuğu devrilme ve öldürülme korkusuyla birleşince 33 yıllık saltanatı büyük bir sansür faaliyetine dönüştü. Bakanları, orduyu, öğrencileri, ulemayı ve tüm sistemi çok sıkı biçimde kontrol etmeye çalışıyordu. Yetkiyi paylaşmıyordu. Koca devleti saraydan yönetmeye çalışıyordu. Nazırlar göstermelikti. Atamaları haberleri olmadan yapılır, liyakate göre değil, sadakate göre belirlenirdi. Kendisine sadık olanlara yalılar, konaklar ve çiftlikler ihsan ederdi. Kendisine muhalif olanları parayla, olmadı memuriyet vererek satın almaya çalışırdı. Kontrol edip satın alamadığı tehlikeli kişileri sürgün ederdi. Sorunlar sarayda çözülürdü. Yabancı elçiler önemli işleri sarayla görüşürdü. Çok tanıdık geleceğini bilerek yazıyorum.
1876 Kanuni Esasisi’nin, anayasa, 12. maddesinde “Basın, kanun dairesinde hürdür” deniliyordu. Ancak sözde kalan bir hürriyetti bu. 1877’de çıkarılan İdare-i Örfiye Kararnamesi ile hükümete, gerekli gördüğünde, gazeteleri tatil etme ve hatta kapatma yetkisi verildi. Hamit sansürünün dayanağıdır. Bir yıl sonra sarayın adamlarından bir sansür heyeti kurularak, RTÜK-İletişim Başkanlığı, Matbuat Müdürlüğü’ne bağlandı. Gazeteler basılmadan önce sansür heyetince kontrol edilecekti. Kitaplar da sansüre tabiydi, izin alınmadan eser yayımlamak yasaktı.
Özelleştirme ve TMSF henüz akıl edilememişti. Abdülhamit basını kontrol etmek için gazetelere aylık ödenek bağlamıştı. Bu ödeneğin miktarı gazete sahiplerinin saraya bağlılıklarına göre değişiyordu. Övenlere rütbe ve nişanlar dağıtılıyordu, serin duranların kapısına kilit vuruluyordu. Ramazanlarda saraya giden gazetecilere önemlerine göre “diş kirası” verilirdi. Başlangıçta sadaka olan bu uygulama zamanla bir tür rüşvete dönüşmüştü. Abdülhamit kontrol etmek istediği yabancı basına da hediyeler verir, ihsanlarda bulunurdu.
Yasaklanan birçok kitap toplanıp Çemberlitaş Hamamı’nda yakıldı. 1902’de kapatılan Matbaayı Amire, devlet matbaası, Meşrutiyet’in ilanına kadar kapalı kaldı. Sansür ve baskı nedeniyle birçok aydın ve gazeteci yurtdışına kaçtı. Avrupa’da Jön Türk basını böyle doğdu. Hürriyet baskıdan doğmuştur.
***
Bizim basınımız da 1908 devriminin paltosundan çıktı. Kökeninde devrim var.
II. Meşrutiyet 23 Temmuz 1908’de ilan edildi. Esası anayasanın raftan indirilerek yürürlüğe konulmasıdır. İçinde hürriyet var. Ertesi gün, hep olduğu gibi gazeteleri basılmadan önce sansürlemeye gelen memurlar içeri alınmadı. İşte bu nedenle 24 Temmuz “Basın Bayramı” oldu. Basın basın özgürlüğünden ayrılamaz çünkü. Özgürlük yoksa basın da yoktur. Ve özgürlük her durumda bayramımızdır.
İttihat ve Terakkiydi, tehcirdi, Talat’tı falan derken gözden kaçıyor, bizde matbuat patlaması da 1908’le birliktedir. Basın hürriyetle basın olmuştur. Bilim o kapıdan girmiştir, üniversitelerimizin kökeninde o hürriyet var. Bu topraklara, basın özgürlüğü devrimle gelmiştir! Ve bizim bu tarihe, devrimlere, hürriyete ve cumhuriyete borcumuz var.
***
Karşıdevrim ve gericilik dönemindeyiz. Abdülhamit sansürünü hortlattılar; ortalık sansür kurulundan geçilmiyor. Basını kontrol eden patronlar göbeğinden iktidara bağlı. Basın özgürlüğü artık imkansızdır. Üzülerek yazıyorum, gazetecilik artık bir meslek değildir.
İçeride halimiz böyle. Kurtuluşu dışarıda, ABD ve AB fonlarında arayanlar var. Fonla özgürlük olur mu? Özgür basın fonla değil, devrimle, devrimci mücadeleyle mümkündür, tarihinin gösterdiği bu. Karşıdevrimde özgürlük de basın da bulamayız.
Bakın ABD’ye, süper zengin Jeff Bezos ölü ele geçirdiği Washington Post'u yok etmek için düğmeye bastı. Çünkü onun sorunu basın özgürlüğü falan değil, kârlarının artarak sürmesi. Bunun için basından çok Trump yaratığına ihtiyacı var. Bizde Hürriyet’in, Milliyet’in başına gelenler farklı mı? Hepsi ölü ele geçirilmiş matbuatımızdır.
Basın olmayınca gazeteci de bulamayız. Kapıkulu, beyaz yakalı plaza erbabı, sermayenin gece bekçisi, İsrail Savunma Bakanlığı veya Pentagon gönüllü neferi sayabiliriz, yerindedir. Sermaye güvenliği için gündelik kayıt tutmaktadırlar. Halk düşmanı Nagehan veya İsrail Savunma Bakanlığı kankası Nevşin türünü, halkına-ülkesine-insana düşman bu yeni türü, ancak böyle açıklayabiliriz. Meslek olmaktan çıkmış bir mesleğin son icracılarıdır.
Demek ki bizim de mesleğimizin de kurtuluşu devrime bağlıdır. Yeni bir basına, yeni bir hürriyete, yeni bir cumhuriyete ihtiyacımız var. Yol belli: Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen gazeteciler, birleşin!