Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Orhan Gökdemir

Orhan Gökdemir

Ayaktakımı cumhuriyeti!

Öfkemizi yitirdik ve korkutmayı unuttuk. Yeni bir cumhuriyet tarihi için hatırlamamız şarttır. Alt sınıfların, ayak takımının, sınıfımızın mucizesidir cumhuriyet. Korkuyla başlıyor ve ışıkla sonlanıyor. Devrim diyoruz.

Yayın Tarihi: 24.10.2025 , 23:40 Güncelleme Tarihi: 25.10.2025 , 09:13

Demokrasi korkudan türedi. İşçi sınıfından ve Sovyetler Birliği’nden çok korkuyorlardı. Çok korktukları için sınıfa saldırmak yerine küçük tavizler verdiler. İlk demokrasi denemeleridir. Sovyetlerin yıkılması için bütün enerjilerini harcamaları korkudan kurtulmak içindi. Sovyetler yıkılınca ve işçi sınıfı örgütsel olarak dağılınca demokrasi denemeleri de sona erdi. İşçi sınıfından ve sosyalizmden korku yoksa demokrasi de yoktur.

Cumhuriyet ise kaza ürünüdür. Aydınlanma çağında, satır aralarında, bir fikir yeşeriyordu. Ama yine de dinle desteklenmiş monarşiyi yıkmayı düşünmek neredeyse imkansızdı. Fransız Devrimi'nde ayaklananların monarşiyi yıkmakta tereddüt ettiklerini biliyoruz. Yeni Osmanlılar hiç düşünmemişlerdir. Biraz meşrutiyet istiyorlardı, monarka şart koşmakla yetindiler. Anayasa yaptılar, meclis açtılar ve yetkiler gerçekte monarkta kaldı. Despot ve zalim Abdülhamit’i devirdiklerinde bile saltanatına dokunmaya yeltenmediler. Yerine ailesinden birini getirip oturttular.

Mustafa Kemal’in de ilk ne zaman düşündüğünü bilmiyoruz. Monark kaçınca, o boşlukta cumhuriyet fikri filizlendi. Monark kaçmışsa yerine halkın iktidarını kurmaktan veya yeni iktidarı halka-ulusa dayamaktan başka yol yoktur. Hikayesi muamma ve tarihi pek kısadır. Kazaya ve korkuya dayalı kısa bir tarihin peşindeyiz.

***

Aydınlanma Çağı düşünürleri bir “aydınlanmış despotizm” peşindeydi. Fransızlar da iktidarı radikal bir şekilde değiştirmek istemediler. Daha iyi bir yönetim peşindeydiler ve bu, pekâlâ, bir meşruti monarşi ile başarılabilirdi. Anayasal bir monarşi en iyisiydi. Güçlü bir kral, güçlü bir kilise ve ülkenin önde gelenlerinden oluşan güçlü bir meclis istiyorlardı. Bu duruşları sayısız nedenden dolayı yavaş yavaş aşındı. Bu nedenlerin başında iktidara çöreklenmiş Bourbonlara karşı duyulan derin nefret geliyordu. Devrimci kaynaşma kralı ürkütmüştü. Halkın kendisine ve ailesine karşı derin bir kin beslendiğinin farkındaydı. Korkuyordu, karısını ve çocuklarını alarak kaçmaktan başka çare görmüyordu. Bir kasabada yakalandılar ve Paris’e geri getirildiler. Ulusal Kurucu Meclis o halde bile kralı kaçırılmış gibi gösterip itibarını korumaya çalışmıştı. Ancak artık çok geçti, krala duyulan öfke geri dönüş için yolu kapatmıştı.

Bu çöküş bile Jakoben Kulübü’nün cumhuriyetçiler ve anayasal monarşistler olarak bölünmesini engelleyemedi. Daha makul hükümet etme yöntemleri başarısız olduktan sonra, deyim yerindeyse, bir cumhuriyete itildiler. Robespierre gibi adanmış adamlar bile, ancak tek seçenek olarak kaldıktan sonra cumhuriyet konusundaki ikircikli tutumlarından vazgeçebildiler. 

***

Kurtuluş Savaşı’nın içinde hayat bulan TBMM hükumeti 1 Kasım 1922'de hilâfet ile saltanatın ayrıldığını, saltanatın kaldırıldığını ilan etti. Bu kadarı bile korkutmaya yetmişti, Vahdeddin iki hafta sonra Boğaziçi'nde demirlemiş olan HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile bıraktı ve kaçtı. İktidar sahipsiz kalmıştı. Tarihin bağıra çağıra cumhuriyeti çağırdığı bu geç tarihte bile cumhuriyet henüz telaffuz edilmemişti. 

Mustafa Kemal bir Avusturya gazetesi muhabirinin sorusu üzerine, 22 Eylül 1923'te, demek ki ilanından ancak bir ay önce “cumhuriyet” diyebildi. İçeride ve dışarıda şaşkınlıkla karşılandığını biliyoruz. Saltanatı ayırdılar ve dayanağına, hilafet, dokunmadılar. Yıkmayı düşünmediklerine işarettir. 

***

Ancak korku yıkar. Korkunun izini sürmede sarayı ölçü alabiliriz. Abdülhamit bir darbeyle tahta oturtulduktan sonra Dolmabahçe’den kaçtı. Orada tanık olduğu darbelerden korkuyordu. O darbelerden birinin sonucu tahta oturunca Yıldız Sarayına sığındı. Hayatı boyunca devrilme korkusuyla yaşadı. Çok korktu ve çok korkuttu. Halkın öfkesi korku ve dalavere merkezine dönüşen Yıldız Sarayı’na yönelmişti. 31 Mart gerici ayaklanmasından sonra, 1909’da, tahttan indirildi. Yıldız halk tarafından yağmalandı ve yakıldı. 

Dolmabahçe’ye veya Yıldız’a bakarak söylüyorum Çankaya Köşkü iri bir evdir. Saraylar yıkılmıştı ve egemenliği halk adına kullananın sarayda oturması mümkün değildi. Şimdi değişmiştir. 12 sarayı ve sayısız köşkü olan, hepsini kullanan bir monark hatırlamıyoruz. Bu sınırsız bir iktidar hırsının mekânsal karşılığıdır ve ancak sınırsız kâr hırsıyla kasılan bir sermaye düzeninde mümkündür. Köşkten saraya geçişte korkudan kurtulmanın büyük payı var. 

***

Kapitalizmde demokrasi ve cumhuriyet birer sapmadır. Bizi eziyorlar, öfkeleniyoruz ve harekete geçiyoruz, korkutuyoruz. Korkunca geri çekiliyorlar ve paylaşmaya rıza gösteriyorlar.

Yolumuzun başında Ludizm var; yaşamlarını makinenin bir parçası haline getiren yeni fabrika teknikleri karşısında öfkeye kapılmış 19. yüzyıl tekstil işçilerinin hareketidir. İşçiler, İngiltere’nin her yerindeki dokuma tezgahlarını yakıp yıktı. Bu isyanların ardından makine kırmak büyük bir suç sayıldı, 17 işçi makine kırıcılıktan idam edildi. İngiliz şair Lord Byron bu isyanı şöyle dillendiriyordu; “Dövüşerek öleceğiz ya da özgür yaşayacağız / Kral Ludd dışındaki tüm kralları devireceğiz…” 

Öfke kral devirmenin biricik yoludur. Öfkesiz deviremediğimizi biliyoruz. Öfkeleniyoruz ve otokratları cezalandırmak istiyoruz. Çok korkuyorlar ve korkudan felç oluyorlar. O boşlukta halkın yönetimi ortaya çıkıyor.

Ancak, cumhuriyetin ve demokrasinin ömürleri pek kısadır çünkü öfkemizi yitiriyoruz, duruyoruz, biz durunca korkuları hızla dağılıyor. Demokrasiden faşizme geçiyorlar ve yeni krallar yaratıyorlar. Demek ki çok korkutmamız ve korkuyu sürekli harlamamız gerekiyor. Örgütlenmek ve eyleme geçmekten başka yolu yoktur.

***

Peki, eyleme geçip ne yapacağız? Biliyoruz, sadece korkutarak sonuca ulaşmak mümkün değildir. Cumhuriyet ve demokrasiden önce diktatörlük var. Bir daha doğrulmasınlar diye diktatörlük kurulması şarttır. Büyük Fransız Devrimi’nin esası Jakoben devrimci diktatörlüğüdür. Bu aynı zamanda fiili cumhuriyettir. Monarşi eski sınıfın diktatörlüğünden, cumhuriyet alt sınıfların diktatörlüğünden doğar.

Burjuvazi Fransız devriminin öngünlerinde alt sınıfların içindeydi. Sonra iktidarı ele geçirdi ve üst sınıfa terfi etti. İktidarının başında ve sonunda diktatörlük var. İlkinde eski düzenin egemen sınıflarına karşı bir terör rejimi kurdu, Jakoben terörüdür. İkincisi, üzerine gelen yeni bir düzene kapıyı kapatmak içindir, faşizm diyoruz. Yurttaşlığı Jakoben terörü ortaya çıkarmıştı, Faşist terör silmiştir. Haliyle sermaye sınıfının egemen olduğu bir düzende eşitliği de yurttaşlığı da var edemeyiz. Eşitlik ve yurttaşlık yoksa cumhuriyet ve demokrasi imkansızdır. Demek ki cumhuriyet ve demokrasi için bize yeni-ilerici bir diktatörlük gerekmektedir. 

***

Demokrasi, halkın yasaların yapımına katılma ve yasal düzenlemelere karar verme yetkisi demek. Doğrudan veya temsili, bir halk yönetimini varsayıyor özetle. Kökenleri cumhuriyetle ortaktır.

Bu tür modern icatların kökenini antik Yunanistan’da arama alışkanlığını biliyoruz. Orada ortaya çıktığı varsayılıyor ama üst sınıflar tarafından “ayaktakımının yönetimi” diye aşağılanmış. Öyledir, demokrasi ve cumhuriyet, ayaktakımı yönetimidir. Mümkün olduğunda ayaklar baş olmuş demektir. Demokrasinin ortaya çıkması için halk ülkeyi, öğrenciler üniversiteyi, işçiler fabrikayı yönetmelidir. Bu durumda demokrasinin ortaya çıkması için halk ve işçi meclisleri, Sovyetler, olmalı veya kurulmalıdır. Ülkeyi ve devleti bu meclislerin temsilcileri yönetmelidir. Demek ki önce ülke halkın, fabrika işçinin, üniversite öğrencinin olacak. Haliyle tek başına temsilcilerin seçimini demokrasinin işareti sayamayız.

Bu durumda yerleşik tanımıyla demokrasiyi 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bir “sapma” sayabiliriz. “Liberal demokrasi”, kapitalist devletin bir gevşeme halidir. Sosyalizmin yayılmasından çok korktular ve gevşediler. İşçi sınıfından çok korktular ve el koyduklarının bir kısmını paylaşmaya razı oldular. Bu gevşek kapitalist devletten bir demokrasi türettiler. Çok konjonktüreldir.

***

Cumhuriyet ve demokrasi kısa bir parlamadan sonra sönüp gitti. Ömürleri pek kısadır çünkü öfkemizi yitiriyoruz, duruyoruz ve durunca korkuları dağılıyor. Demokrasiden faşizme geçiyorlar ve yeni sultanlar yaratıyorlar. Demek ki çok korkutmamız ve korkuyu sürekli harlamamız gerekiyor.

Öfkemizi yitirdik ve korkutmayı unuttuk. Yeni bir cumhuriyet tarihi için hatırlamamız şarttır. Alt sınıfların, ayak takımının, sınıfımızın mucizesidir cumhuriyet. Korkuyla başlıyor ve ışıkla sonlanıyor. Devrim diyoruz.

Orhan Gökdemir 'ın Son Yazıları