Avrupa Kupası Tarihinden Notlar

29/05/2016 Pazar
Avrupa Kupası Tarihinden Notlar

Avrupa Kupası, eski adıyla Avrupa Uluslar Kupası ya da yeni "marka" adıyla UEFA Euro'nun başlamasına iki haftadan az bir süre kaldı. Bu turnuva hakkındaki yazın, Dünya Kupası ya da Şampiyonlar Ligi'ne kıyasla sınırlı. Bu durumun çeşitli nedenleri olabilir. Belki de Amerika ve Afrika takımlarının yer almadığı, eski sömürgecilerle görece genç bağımsız ülkelerin takımlarının karşılaştığı bir uluslararası turnuva olmadığından, bir Galeano-esk kitaba konu olmamıştır. Bir başka neden, Avrupa futbol takviminini ve seyircinin ilgisini domine eden Şampiyonlar Ligi'nin baskınlığı altında kalması olabilir.

Bununla birlikte Turnuvanın 56 yıllık tarihi boyunca kıtadaki siyasi gelişmelerle etkileşim içerisinde olduğu, oyunun bazı kurallarının değişmesinde dönüm noktası olduğu ve nihayet, seyir zevki açısından akılda kalan bazı anlar sunduğu da muhakkak.

Turnuva 1980'e kadar deplasmanlı/iki ayaklı eleme maçlarıyla yarı finalistlerin ve bir ülkede ve de çoğu zaman aynı statta, dörtlü final usulüyle şampiyonun belirlendiği bir yapıdaydı. İlk şampiyon, birçok ülkenin bağımsızlığını kazanması ve eski usül kolonyalizmin tarihe karışmakta olduğunu göstermesi nedeniyle "Afrika Yılı" olarak da anılan 1960'da, futbol tarihinin en iyi kalecisi ünvanının taşıyan Lev Yaşin'li Sovyetler Birliği'ydi. Bu ilk yıllarda kıtadaki politik ittifaklar ve karşıtlıklar sahaya bariz biçimde yansıyordu. İlk finalde Sovyetler Birliği'nin karşısına çıkan Yugoslavya'nın yöneticileri açısından bu karşılaşma, sıradan bir futbol maçından fazlasıydı. İki ülke arasındaki ittifak, sosyalizmin yorumlanışı ve uluslararası politika ve ittifaklar konularındaki farklılıklar nedeniyle 1948 yılında kopmuş ve her ne kadar sonrasında tansiyon düşürülmüşse de, arada gerilim eksik olmamıştı. Final maçından önce Yugoslav oyunculara maçın önemini hatırlatmak ve zaferi garantilemek amacıyla prim olarak araziler vaad edildiği söylenir. 1964 finali ise politik açıdan daha da yüklüdür. Nazi Almanyasının da desteğiyle kazandığı iç savaşın sonucunda edindiği hükümdarlığında çeyrek asırı geride bırakmakta olan Franco, iç savaşta Cumhuriyet Hükümetini destekleyen Sovyetler Birliği ile olan bir önceki turnuvanın çeyrek final eşleşmesinde, milli takımı sahaya sürmeyerek elenmesine neden olmuşsa da, bu sefer Madrid'de yapılacak finale cevaz verir. Diktatörün beklediği gibi farklı bir galibiyet gelmese de, yüzbini aşkın İspanyolun izlediği çekişmeli bir maçın sonucunda İspanya şampiyon olurken, final maçının Sovyetler Birliği'nde canlı olarak yayınlanması ise, sık sık Franco'yu ekrana getiren İspanyol kameralarının da sayesinde, yenilginin ülkede yarattığı etkiyi arttırmıştır.

Soğuk Savaş dönemindeki turnuvaların, politik olarak bölünmüş kıtanın insanlarını bir araya getiren ender etkinliklerden olduğu söylenegelse de, bu yorumun biraz kestirmeci bir yaklaşımın ürünü olduğu söylenebilir. Sonuç olarak bu dönemde önce dörtlü finaller ve sonrasında sekiz takımın katıldığı turnuvalar, hep kapitalist batıda kalan ülkelerde gerçekleşir. Tek istisnası, 1976'da Yugoslavya'daki dörtlü finaldir.

Belgrad'daki turnuvada bozulmayan beraberliklerin penaltı atışlarıyla çözümlenmesinin ilk örnekleri görülür. Çekoslavakya, Federal Almanya'yı seri atışlar sonucunda mağlup ederken, Antonin Panenka'nın kullandığı son atış, kendi ismiyle anılan özgün bir stile dönüşür. Kalecilerin kısa mesafeden yapılan bu atışlarda, genellikle bir köşeyi seçip atlayarak zaman kazanmaya çalıştığı düşüncesinden hareket eden Panenka, kalenin orta yerine denk gelen aldatıcı kesme vuruşuyla şampiyonluğu getirir. Halen futbol sahalarında bu riskli stile başvuran olduğu görülmektedir. Başarılı olan futbolcu takımına bir gol kazandırmış olmakla kalmaz, aynı zamanda soğukkanlılığını koruyarak zeka gücünü de ortaya koyan havalı bir futbolcu rütbesine kavuşur; kalecinin girişimi fark edip yerinde sakince beklemesi halinde ise aynı futbolcu, gereksiz bir risk almış olan ve pek de akıllı sayılamayacak bir garip mertebesinde bulabilir kendisini.

Kupanın tarihinde, dört yılda bir düzenlenen Dünya Kupalarında formsuzluk, şansızlık ya da herhangi bir maçta kötü gününde olması nedeniyle büyük başarılardan olan parlak takımların, iyi oyunlarının karşılığını kıta turnuvasında bulmasının örnekleri de görülmektedir. 1982 Dünya Kupasında F. Almanya karşısında avuçlarının içinde olan maçı dakikalar içerisinde kaptırarak finalden olan Fransa, iki yıl sonra evsahipliği yaptığı Avrupa Şampiyonasında kupayı kazanır ve bu yetenekli Fransız kuşağı tarihe bir kupayla geçmiş olur. Benzer biçimde, bir önceki on yılın kupasız harika takımı Hollanda, sağlam bir defans, dinamik bir orta saha ve elbette zarif forvetleri Van Basten'in finalde kaydettiği Kupa tarihinin en güzel gollerinden birisiyle, Sovyetler Birliği'ni mağlup ederek ilk büyük kupasını kazanır. İki yıl sonra F. Almanya'ya elenen bu kuşağın ve sonrasında da çok iyi oyuncular yetiştirmiş ve iyi takımlar kurmuş olan Hollanda'nın halen tek kupası budur. Sovyetler Birliği ise, iki yıl önce Meksika'da ofsayt kokan gollerle elendiği Dünya Kupasından sonra, finale ulaşmayı başarır ve böylece, futbolda istatistiği etkin biçimde kullanan belki de ilk hocalardan olan Lobanovsky, disiplinli takım oyunuyla göze hoş gelen akıcı oyunu birleştirmeyi başardığını gösterir ( Bu finalin hüznünü halen yaşayan belli bir yaşın üzerindeki sol okurlarına, bardağın dolu tarafına bakmak için, İngiltere'ye karşı alınan 3-1'lik galibiyeti ve özellikle ikinci golü izlemelerini öneririm).

Avrupa Kupası, sürpriz şampiyonlar konusunda da Dünya Kupasına kıyasla oldukça zengindir. 1992'de iç savaşın başlamış bulunduğu Yugoslavya'nın yerine çağrılan Danimarka, plaj terliklerini çıkarıp kramponlarını ayaklarına geçiren futbolcularıyla Almanya, Hollanda ve ev sahibi İsveç gibi iddialı takımları geçerek kupayı alır. 2004 ise, savunma ağırlıklı futbolla bazı maçların kazanabileceği ancak uzun sürece yayılan ligleri ve turnuvaları kazanmak için, daha fazlasına ihtiyaç duyulduğu yönündeki yaygın kabulün darbe aldığı bir yıldır. Savunma ağırlıklı İtalyan sistemi olan "Catenaccio"nun bir türevini uygulayan Otto Rehhagel yönetimindeki Yunanistan, birbirinden sıkıcı geçen 7 maçın ardından finalde ev sahibi Portekiz'i yenerek şampiyon olur. Aslında hem 1992/Danimarka, hem 2004/Yunanistanı sıkıcı takımlar olmakla eleştirilmiştir. Hatta Danimarka'nın bir maçta kalecisi Schmeichel'a 36 tane geri pas yuvarlamış olması, bir dönüm noktası olur ve hemen izleyen sezonda, kalecilere ayakla atılan pasların elle tutulmasını yasaklayan geri pas kuralı getirilir. Günümüzde en az ofsayt kuralı kadar futbola içkin hale gelmiş bir kuraldır.

Gerek Dünya Kupası gerek kıta turnuvalarının bir özelliği de, yeni hakemlik tekniklerinin denendiği mecralar olmalarıdır. Türkiye'nin, son anlarda maçların gidişatını değiştiren takım olmakla gerçek bir uluslararası prestij edindiği 2008 Avrupa Kupası, hakem dörtlüsünün kablosuz iletişimi kullandığı birinci turnuva olmasa da, ilklerden birisiydi. Sonraki yıllarda yerleşen ve ülke liglerinde de benimsenen bu uygulamanın örneklerini ve genel olarak, hakemlerin yaşadıkları heyecanları, sıkıntıları birinci elden anlatan "kill the referee" belgeseli ilgi çekici bir çalışma. Kazasız belasız maçın sonunu getirmenin ve o maçın sonunda huzurla içilecek bir biranın dışında bir beklentisi olmayan insanların hikayesi. Kupaya hazırlanırken farklı bir bakış açısı edinmek için ev ödevi niteliğinde, özellikle hakemlerin çok tartışıldığı bizimki gibi ülkelerin futbolseverleri için.