Mustafa Kemal Erdemol
İşkence
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
Üzerinden yıllar geçtiği için ayrıntılarını anımsamam zor. Jean Paul Sartre'ın Bulantı adlı kitabında yer alan bir öyküsünde rastlamıştım, yanılmıyorsam. Sorgulandığı odada, yanından tek tek götürülen arkadaşlarının ölümlerine tanık olan öykü kahramanı bir süre sonra öyle bir ruh haline bürünür ki, bir yerde şunları söyler: "İnsanların ölümsüz olduğu duygusunu artık yitirdim".
İnsanların ölümsüz olmadığını elbette o da biliyordu bilmesine ama bunu ancak ölüm çok yakınına geldiğinde kavrayabilmiştir. Öykü kahramanı, aslında insanın "ölümsüz" değil "ölümlü" olduğuna inanıyordu hepimiz gibi. Sorgu odasında yaşadıkları, bu inancının onaylanmasıdır.
Bu tür inanç "yitirişleri"ni sadece öykü kahramanları yaşıyor değiller. Benim de her nedense, insan bedeninin kutsal kabul edildiği, bu nedenle ona zarar verici dokunuşların olamayacağı türünden bir inancım vardı bir zamanlar. Nasıl inanmışsam? Poliste işkence gördüğümde, sorgu odalarına gitmeme yol açan siyasal inançlarımı değil ama insanın insana zarar vermeyeceğine olan bu saf inancımı yitiriverdim. Türkiye'nin "en güzel yetimi" Hrant Dink de öldürülmeden önce "bu ülkede güvercinleri vurmazlar" diye yazmamış mıydı? Onun bu saf inancının yanlış çıktığını anlayacak şansı bile olmadı. O gün bugündür, insan bedeninin, kimilerinin kalbinde ya da vicdanında hiç bir "kıymeti harbiyesi" olmadığına inanırım.
Sadece ben ya da Sartre'ın öykü kahramanı yaşamadık bu tür bir inanç kaybını. Ülke olarak hepimizin bir inanç kaybı var. Çaresize dokunulmayacağına, elleri ayakları bağlı birine vurulmayacağına, kavganın eşit şartlarda yapılması gerektiğine olan inancımızı yitireli çok uzun zaman oluyor.
12 Mart'larda, 12 Eylül'lerde insanın hiç de değerli olmadığını yaşayarak gördük bizler. Darbeci paşa, "asmayıp da besleyelim mi?" diyerek intikamcı duyguların, hiç bir insani duyguyla açıklanamaz bir ruh haline ait olduğunu kanıtlamıştı hepimize. Erdal Eren'in, idam edilebilsin diye yaşının darbecilerce on dokuza yükseltilmesi bundandı. İnsan değerli değildir çünkü.
Engin Ceber'in işkenceden ölümü bu nedenle çok da şaşırtıcı olmadı. Çünkü toplum olarak da, "Türkiye'de işkence olmaz" inancına sahip değiliz artık Hatta öyle ki, dergi sattığı için tutuklanan, suçlu da olsa devlet korumasında olması gereken gencecik Ceber, gardiyanların, herhalde büyük bir zevkle attıkları tekmelerden, tokatlardan ötürü öldüğünde, dayağa dayanamayıp öldüğü için suçlu bile ilan edilebilir.
Türkiye budur. Dergi satmayı neredeyse vatan satmakla eş tutan bir devlet anlayışının yarattığı toplum budur.
İktidarlar güçlerini, en kolay şekilde insan bedenleri üzerinde gösteriyorlar. İktidar, kim ne derse desin, insana egemen olmaktır çünkü. Onun onurunu kırmak, bedenini tümüyle ele geçirip her türlü tasarrufu yapmak, iktidarı tüm anlamıyla bir bedene dayatmak devlet politikasıdır.
İvan İlliç, Okulsuz Toplum adlı kitabında, doktorların, hemşirelerin, çöpçülerin, zabıtaların giydiği üniformaların birer iktidar aksesuvarı olduğunu söyler. Belki aşırı, giderek zorlama bir yorumdur bu ama otoritenin kendisini böyle hissettirdiği de doğrudur. İtaat kültürünün sağlanması üniformaya bazı ayrıcalıklar verilmesiyle mümkün. Bu ayrıcalıkların sınırı çizilmediği ya da esnek çizildiği için, üniformalı gardiyanlar, mahkemeye çıkarılıp muhtemelen serbest bırakılacak olan Engin Ceber'in hayatına kıyabildiler. İktidarın karar mekanizmasında olmadıkları halde, küçük de olsa var olan sorumluluklarından aldıkları yetkiyle yaptılar bunu.
İktidarlar varlıklarını işte bu önemli olmayan sorumlular eliyle sürdürürler. Bir seyyar satıcı için iktidar sürekli kendisini kovalayan zabıtadır. Mahkum için ise gardiyan.
Neden?
Zabıtaya da, gardiyana da küçük sorumluluklarını iktidar sahibiymiş gibi kullanmaları öğretilmiştir de ondan.
Yani gencecik Engin Ceber, "sorumlulukları" küçük, ama iktidarları "büyük" resmi görevlilerce öldürüldü.
Yaşasaydı, gardiyanların iktidar sahibi olmadıkları inancını yitirmiş olacaktı o da.
Sartre'ın öykü kahramanı gibi.