Mustafa Kemal Erdemol
İngiliz, Acemiliğini Amerikalı'ya Bakarak Atabilir...
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
"İran'ı tehdit etmek için Knesset'i seçmesi, geleneksel İngiliz kibarlığı ya da ince İngiliz diplomasisi ile ne kadar uyuşur?" diyenler de var kuşkusuz. Ama, Blair'in başta Irak olmak üzere, dış politikadaki Amerikan yanlısı tutumunu, başbakanlığı devraldığında, "-herhalde- devam ettirmez" diye umut bağlanan İskoçyalı Gordon Brown'un aslında bir devlet politikasını sürdürdüğünü böyle düşünenler de biliyor. Emperyal politikalar kısa vadede oluşturulmazlar, bundan ötürü de kısa vadede, başkan ya da başbakan değişiklikleri ile de "değişmezler".
Batı medyasının tanımlamalarda, imleme geleneğinin bir yansıması olarak, yönetim ya da temsil merkezlerini, "yerel söylemle" ifade etmesi örneği Knesset için de geçerli. Bunun İsrail parlamentosuna verilen ad olduğunu biliyoruz. "Washington yönetimi"nden çok "Beyaz Saray" denmiş olması gibi bir şey yani. Son İsrail ziyaretinde Knesset'de, Gordon Brown'un, İran'ı şu malum nükleer meseleden ötürü "ayağını denk al" türü bir efelenmeyle alelen tehdit etmesi, "ince İngiliz diplomasi" içindeki kıdemli diplomatların şaşkınlığına yol açtı. "İran'a karşı zaten var olan niyeti, İsrail'in eteğinin altında dile getirmenin ne gereği var?" demeleri biraz da bu yüzden.
Bizce ise bir önemi olmamalı bunun. İsrail'e, dünyanın sanki en çok haksızlığa uğramış devleti gibi arka çıkılması, elbette nazik olmayı gerektirmeyecek kadar önemli bir emperyal devlet tavrıdır. Uzun zamandır zaten, bu "ince diplomasi"den uzaklaşmış bir İngiliz tutumu görüyoruz. Çok utandıran bir örnek de vereyim yeri gelmişken. Zimbabwe'nin -elbette sevimli bulmadığımız- Devlet Başkanı Robert Mugabe ile uluslararası bir toplantıda karşılaşan, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw'ın, Mugabe'nin elini sıkmama gerekçesi olarak, "karanlıktı, Bay Mugabe'yi göremedim" demesi, en hafif kelimeyle "ırkçı" bir tutumdu. Yani "nezaket" hak getire. Üstad Falih Rıfkı Atay, hayatta olsaydı, "kibarlık, İngilizdir" demeden önce bir hayli düşünürdü.
"İnce" ya da "nazik", belki en iyisi, "hedefe canının yandığını bile hissetirmeden zarar verme" politikasının üstadının ABD olduğunu artık öğrendik. Silah sanayiinde kullanacağı gerekçesiyle İran'ın nükleer enerji üretmesine köpüren ABD'nin, bu gerekçeden önce de, bölge ülkeleri için tehlikeli olabileceğine inandığı İran'ı, içeriden, hem de her türlü yoldan çökertme politikalarından söz edelim yine de.
Dünyanın en talihsiz coğrafyasında, dünya kamuoyunun Taliban'ından ya da dini fanatizminden başka ilgisini çekmeyen, bundan ötürü de aslında sessizlik bakımından "dünyamızdaki Mars" dense pek de isabet edilmiş olacak olan Afganistan'a şöyle bir değinelim. Oradan İrana geçebiliriz.
İran'a karşı desteklediği Taliban'ın, uyuşturucu ticaretine göz yuman ABD'nin, Afganistan üretimi uyuşturucunun İran içlerine kadar taşınmasına izin vermiş oluşu şaşırtıcı gelebilir. Kolombiya'daki, uyuşturucu baronlarına karşı, Escobar adlı en önde gelen liderlerini de öldürerek hem de, "başarıyla" mücadele(!) veren Amerika'nın, Afganistan'da uyuşturucu taciri Taliban'a destek vermesi de aynı şaşkınlığa yol açabilir. Ama gerçek bu. ABD'nin göz yummasıyla, dünyadaki uyuşturucunun yüzde 90'ının sağlandığı Afganistan'da, Taliban başta olmak üzere diğer grupların milyon dolarlık servetleri olduğunu Ahmed Raşid'in Taliban, Larry P.Goodson'ın da Afghanistan's Endless War adlı kitaplarında bulabilirsiniz.
Afganistan'da 1992-1995 yılları arasında her yıl 2200-2400 ton afyon üretildi. Bu alanda Afganistan, dünyanın en önde gelen afyon üreticilerinden Burma ile başa baş durumda. 1996 yılında bu rakam 2250 tona çıkıyor. 1980 yılından beri Mücahit gruplar, bu üretimden gelen paralarla hem silahşörlerini hem de liderlerini finanse ediyorlar. Afganistan iel Pakistan'ın uyuşturucu ortaklığı ise ABD ile Pakistan resmi makamlarının da katılımı ya da bilgisi dahilinde sürdürülüyor. Bu uyuşturucuların büyük bir kısmı da İran'a yollanıyor.
Bir kaç gram uyuşturucu bulundurmanın bile ölüm cezasıyla sonuçlandığı en sert narkotik yasalara sahip İran'da resmi makamlar 1.2 milyon civarında uyuşturucu müptelası olduğunu kabul ediyorlar. İran'daki hükümetdışı kimi organizasyonlara göre ise bu rakam aslında 3 milyon. İran, 1980 yılından beri tam 2500 güvenlik görevlisini Afganistan kaynaklı uyuşturucu ticaretine karşı yaptığı mücadelede kaybetti. 1988 Eylül'ünde, İran, Afganistan'la olan sınırını kapattıktan kısa bir süre sonra, İran güvenlik güçleri tam beş ton eroin ele geçirdiler. Sınırın kapanmasından sonra Taliban'ın uyuşturucudan gelen gelirinin kesilmesi nedeniyle ciddi bir mali kriz yaşadığı sır değil. ABD'nin, o dönemlerde İran'a Afganistan'la olan sınırını açması için baskı yapmasının nedeninin ne olabileceğini düşünmek de fayda var.
"İnce" İngiliz diplomasisinden nasibini alamamış Brown ile, rakibi ülkeye karşı her türlü araçla mücadeleyi mübah gören "ince" Amerikan politikası aslında birbiriyle uyum içindeler. Brown aslında, ülkesinin İran karşıtı düşmanca düşüncelerini Knesset'de dile getirmekle acemilik yaptı. Orada İran'a dostluk mesajı göndermesini kimse beklemiyordu ama "barış", "kardeşlik" diyebilir, yine ABD yanında İsrail dostu, İran düşmanı olmaya devam edebilirdi. Amerika buna benzer tutumları alabiliyor pekala.
Nasıl mı?
Afganistan ile Pakistan'da ticaretine göz yumduğu uyuşturucuyla mücadele için, bir yandan da milyon dolarlık bütçe ayırarak.