Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Mustafa Kemal Erdemol

Deniz Feneri MUSTAFA KEMAL ERDEMOL

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

Bizim, deniz feneriyle tanışıklığımız öyle pek de yeni sayılmaz. Dünyanın en eski deniz fenerine ev sahipliği yapmış bir ülkeyiz biz. Çanakkale dolaylarında eski adı Sigeon, yeni adı Kumkale olan yerde yapılmıştır denir bu fener için. Milad'dan Önce 7. yüzyıla tarihlerler. Şimdi, kalıntısı olsun var mıdır orada, biliyor değilim.

Yurdumuzun bizden önceki sahiplerinin, gece karanlığında gelip kayalara vurup hem can, hem de mal kaybına yol açmasın diye gemilere yol göstermek amacıyla kullandığı bu pek yararlı buluşun adını, "yol gösteren", "kılavuz" anlamını öne çıkararak bir yardım kuruluşuna amblem yapmak, deniz fenerinin kendisini icat etmek kadar zeki bir buluş bence.

Bir yardım kuruluşu, amacını, simgesel düzeyde ancak bu kadar iyi ifade edebilirdi. Millerce uzaklıktaki derin sulardan gelen geminin, önünü göremeyip sığ sularda kayalara vurma tehlikesini ışığıyla uzaklaştıran feneri, anlamını biraz değiştirerek, bu kez, mağduriyet içindekilere yol gösterici olan sembolik bir yardım aracına dönüştürmek gerçekten zeka işi. İşin içine "din kardeşliği" de girince, özellikle yardım edenin kendisine, bu yardımı karşılığı sevap kazandırarak, iman yolculuğunda ona "ışığıyla" rehberlik etmek çok ama çok etkileyici değil mi sizce de? Deniz Feneri, sadece inşaa edildiği kıyılara değil, bu tür organizasyonlara da hem işlev hem de sembol olarak çok uygun bir araçmış meğer.

Ama olanları biliyoruz. Malum fenerin ışığının sadece kendisini kullananların yollarını (geleceklerini de) aydınlattığı Alman makamları sayesinde ortaya çıkarılmış bulunuyor. Ki, Türkiye'yi kelimenin tüm anlamıyla sallayan bir skandaldır bu.

Gözünün önünde, kapısının eşiğinde, yolunun üstüne desteğe, bağışa muhtaç onca kişi ya da kurum varken, bağışlarını, bağış olmaktan çıkarıp adeta "toplu eyleme" dönüştüren bir "yardımlaşma" zihniyeti nasıl bir zihniyettir anlamam zor. Yardımın, bireysel olarak yaşatacağı manevi hazzı da, yapılan yardımın yerine gittiğini somut olarak görebilme olanağını da bir kenara bırakıp, aracı tefeci kurumlara para yatırmak, sadece yardımlaşma duygusuyla açıklanacak bir şey değil bence. Bir "toplumsal proje"nin yan etkinlikleri bunlar. Deniz Feneri Derneği'ne bağış yapan yardımseverin, bireysel yardıma elbette aklı kesiyor. Ama sözünü ettiğim "toplumsal proje"nin bir parçası haline gelmekte, o projenin gerçekleşmesi açısından yarar umuyor. Bu yüzden gizli yapılırsa daha şık olacak bağışını, aslında "toplu bir gösteriye" dönüştüren bu kurumlar aracılığıyla yapmakta bir sakınca görmüyor. Hatta bunu "sevap" beklentisinin yanında bir "görev" duygusuyla yapıyor. Parçası olduğu o "toplumsal proje"ye Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Darülaceze gibi kurumları, bugünkü halleriyle uygun görmediğinden "cemaat" tabanlı hayır kurumlarına yöneliyor. Ülke gerçeğinden haberdar olan herkes bunun böyle olduğunu bilir.

Üzerinde rahat konuşulamayan, uzmanının da bileninin de pek bol olduğu din gibi bir olgunun kullanılarak, para toplanıyor oluşu, yardım etmekten çok, "yardım almaya" yönelik bir inanışın sonucudur. Edilen her yardımda, sevap defterine yeni sayfalar ekleneceği inancını göz ardı etmeyelim. Bu tür bir beklenti içinde olan iman sahibinin, bu beklentisinde garipsenecek bir şey yok. Yardımı, sadece yardım amacıyla yapmak gerekir diye inanmış biri olarak, sadece cennete gitmeyi kolaylaştıracak bir yardım anlayışına pek sıcak bakmasam da, böyle düşünen iman sahibini anlayabilirim yine de.

Her muhtaç olanın değil, sadece inandığı cemaatin belirlediği muhtacın yardımına koşması, Deniz Feneri yardımlaşmasını bir kesimin "toplu eylemi"ne dönüştürmüş. Kötü mü bu? Değildir belki, ama dayanışmanın daha kapsayıcı olması gerekmez miydi? Bir sürü Hristiyan yardım kuruluşunun, Irak'lı müslümanlar için yardım topladığına tanığım. Yardımseverin bu "toplu eylem"e katkıda bulunmasında elbette bir hatası yok. Ancak sevap kazanmayı, sıradan bir "terapi"ye dönüştürme tehlikesinin de farkında olmalı bağışta bulunan. "Yardım ettim, huzurluyum" inanışı, sorumluluktan kurtarmamalı kişiyi. Edilen bağışın, eğer gittiyse, nerelere, nasıl, kimler aracılığıyla gittiğini merak etmez mi insan?

Sadece bugün değil, her zaman, egemen ya da etkili olduğu her dönemde dinin bu işlerde kullanıldığı olmuştur. Büyük Ortaçağ tarihçisi Huizinga,1581 yılında, Danimarka'nın Bergen kentinde düzenlenen bir piyangoda katılımcılara "günah bağış belgesi" verildiğini yazar. Bunun benzerini, açık açık söylemese de, vağışçıya sevabı anımsatarak, Deniz Feneri de yapmış olmadı mı? Yoksullar için para toplanacaksa, sevabı anımsatarak bunu yapmanın yanlış olduğunu söylediğim yok. Bu anımsatma yapılarak toplanan paranın buharlaştığı ortaya çıktığında, "günah bağış belgesi" veren o kilise ile Deniz feneri arasında bir fark yok benim açımdan. Söylediğim bu.

İnanmışın, akıbetini öğrendiği ana kadar, "Bağış"ın manevi ikliminde huzur bulma hakkı yoktur. Olmamalıdır. "Sorumluluk aracılık edendedir" demek, laik hukukta sorumluluktan kurtarır kişiyi ama şeri hukukta herhalde bunun yaptırımları vardır. İman sahibi bunu bilemez mi?

Bilir herhalde. Ama "iman" kökenli dayanışma o "toplumsal proje"nin önkoşulu olduğundan hem duruma itiraz etmez hem de parası batsa da "sevabı" açısından kaybolan bir şeyi olmadığına inanır.

Kilisenin "günah bağış belgesi" inanmış Hıristiyan'ın işine yaradı mı bilgimiz yok. Ama Deniz Feneri'nin ışığı kimlerin gözünü kör etti hepsinden haberdarız.

Mustafa Kemal Erdemol 'ın Son Yazıları