Mustafa Kemal Erdemol
Bizden
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
Yaşar Alptekin'i izledim bir televizyon programında. Adıgeçen, geniş bir çevrede manken olarak bilindiği için akla magazin programı gelebilir ama hemen belirteyim son dönemlerin popüler din adamlarından birinin sunduğu, izleyenlerin maneviyata ilişkin sorunlarına dini çözümlerin önerildiği programlardan biriydi bu.
Yaşar Alptekin, dini yaşamı seçmiş, gittiği hac dönüşünü, mankenlikten kalma bir alışkanlık olsa gerek, şova dönüştürmesiyle de adından söz ettirmiş magazin dünyasının figürlerinden biri. Programda, eski yaşantısını terk etme süreci sözkonusu ediliyor, Alptekin "büyük dönüşümünü" anlatıyordu.
Yaşar Alptekin'den, komünistlikten cayıp islama geçen bir Roger Garaudy tavrı beklenemez elbette ama "yeni hayat tarzı"nın, -belki şimdilik- bu eski mankeni mütevazılık konusunda pek de "dönüştüremediği" çok ortada. İzlemeniz gerekirdi. Görseniz, "yeni" dediği hayat tarzına sanki yıllar önce geçmiş, bu "tarz"ın çilesini çekmiş, bu çilenin olgunlaştırdığı bir ulu kişi olup çıkmış sanırdınız. Namaz kılmak için gittiği bir camide, yaşlı bir adamın, bir genci, "orada namaza durma, orası benim yerim" diyerek saf tuttuğu yerden kaldırdığını, bunun üzerine o yaşlı adama nasıl ders verdiğini anlattı ki, hani kötü niyetli olmasam, bir hayli etkilenecektim. "Amca dedim" diye devam etmişti, "o genci kaldırdığın yer sana cenneti garantilemez".
Nasıl buldunuz?
Yaşlı cemaat mensubu o adama, bunca yıl gittiği camide tek bir allahın kulu, böyle bir ders vermemiştir herhalde. O cemaatin içinde Alptekin gibi biri olmamış demek ki o güne kadar. Cemaat için ne büyük bir ayıp.
Daha, dün bir, bugün iki. İnsan bir yaşam biçiminden diğerine geçerken, mütevazılık duraklarında biraz soluklanmaz mı? Herkesin, düzeyi ne olursa olsun bir başkasına vereceği dersler elbette vardır ama bu dersi verirken hiç değilse gözleri hınzırca oynamaz kişinin. Gözler insanı ele veren yegane organımızdır.
Rüzgara kapılıp gitmek bugünün olgusu değil. O nedenle her dönemde benzerleri vardır bu zatların. Solun yükselme döneminde, -merkezdışı bir çizgi olduğu için- zor bir seçim olan solculuğun gereğini yerine getiremeyeceğini gayet iyi bilen, ama toplumsal eğilimin de, nedense, gerisinde kalmak istemeyen kişiler bolcaydı. Sol safları ilk terk edenler bunlar oldu. Aynı süreci İslami çevreler yaşıyor bugün. Birden bire müslümanlığı keşfeden Alptekin'ler, Umre diye bir ziyaret olduğunu keşfeden Mazhar Alanson'lar, televizyon programında, üstelik sapasağlam bir adamken, bastonuna yaslanarak yavaş yavaş konuşan Münip Engin Noyan'larla dolu ortalık. Nasıl bilgece laflar dökülüyor ağızlarından, İslamı ne de iyi bilirlermiş, tanık oldukça hayretler içinde kalıyorsunuz. Olamaz mı? Bunca yıl yanlış saydıkları yaşam biçimlerini terk edip, doğru yolu bulmuş olamazlar mı? Samimi değiller diye, İslami çevreler dışlasınlar mı hepsini? Tüm bu zatların samimi olduklarını tayin etmek bana mı düşer ayrıca?
Bu sorular doğrudur. Bunlardan ancak bana ilişkin olanına yanıt verebilirim. Evet, samimi bulmuyorum bunların hiç birini. Ama her bu değişiklik içinde olanlara böyle yaklaşmam. Kudret Şandra adını bilen var mıdır? Ben de gençlik çağımda yetiştim. Sahneye kadın kılığında çıkar, bir kadını kıskançlıktan delirtecek kadar güzel (öyle derlerdi) göbek atardı. İslami yükselişin daha ufukta bile görünmediği dönemlerde, 70'lerin sonu gibi hatırlıyorum, kendini tamamen dine verdi. Dinibütün bir hanımla evlilik de yaptı. Ortaya çıkmaması geçmişinden utanmasıyla ilgili değildi. Sadece kendisini ilgilendiren bir seçim yapmasının başkalarınca değerlendirilecek oluşuna zerre kadar önem vermemesine bağlıydı meydana çıkmaması. Müslümanlığı seçmeden önce, belki kuvvetli dini inancı yoktu ama mütevazılığı vardı. İnsan karakterinin en kudretli mayası yani.
Leyla Sayar, Şandra'dan daha kolay anımsanabilir. Türk sinemasının en muhteşem kadınlarından biriydi. Bacaklarının güzelliğiyle maruf. Uzun zaman önce o da dine döndü. Şimdi çarşafla dolaşır, gören Leyla Sayar olduğunu fark edemez. Bir başka manken Gülay Pınarbaşı, mayo reklamlarının aranılan adıyken, o da kapandı. Milli Gazete'de zaman zaman yazıları çıkıyor. Tüm bu adıgeçenlerin ortak noktaları, bence, seçimlerini esen rüzgara kapılıp yapmamış olmalarıdır.
Hiç bu şahısları takdir edeceğim aklıma gelmezdi. Dini bir hayat, bana uygun değil. Samimi olsunlar ya da olmasınlar, bu zatların seçimlerini çok da takdir ettiğimi söyleyerek iki yüzlülük yapmaya niyetim yok. Zaten onlar da herhalde benden çok inandıkları ilahi gücün takdirine önem veriyorlardır. Çok doğal. Şu herkesin, aslında bambaşka rollere büründüğü, "gibi"ymiş yaptığı toplumumuzda, seçimlerini yüzlerine, gözlerine bulaştırmadan yaşamış olmalarıdır takdir ettiğim tarafları. Birden bire dini keşfeden, bu keşiflerini dünya aleme duyurmak için neredeyse bir halkla ilişkiler şirketiyle çalışacak olan Alptekinleri, Alansonları görünce, daha da fazla böyle düşünüyorum. Bunlar, bu samimiyetsizlikleriyle, ait oldukları her toplum için yük olabilecek battallıkta şahsiyetler. Bunların yanında, Şandıra, Sayar, Pınarbaşı birer "mütevazılık" anıtı gibi duruyorlar.
"Bizdenmiş" gibi görünenlerden korkmak lazım. O kadar çabuk "bizden" oluyorlar ki, siz kendinizden kuşkulanıyorsunuz, "acaba ben bizden miyim"? diye.
Yaşar Alptekin'in kıkırdayarak anlattığı "dönüşümünü" dinlerken karşısındaki ilahiyatçı profesörü görseydiniz, bu dediğime hak verirdiniz.
"Bu bizdense, peki ben kimdenim?" der gibiydi, koca profesör.