Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Tarihten bir yaprak

Bu dernek, 12 Mart döneminde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin 1 Mayıs 1975’teki yeniden yasallık kazanışını izleyen yılda, partinin merkezi bir kararıyla ve bir grup parti üyesi ile parti dostunun önayak oluşuyla kurulmuştu.

Yayın Tarihi: 19.02.2026 , 22:37 Güncelleme Tarihi: 20.02.2026 , 00:06

Elli yıl önce yazılmışsa o yaprağa, “tarihten” demektir. Bu anlamda bir abartma yok. Somutlaştırırsak, 23 Mart 1976 tarihli haftalık Yürüyüş dergisinin 14. ve 15. sayfalarında yer almış bir haber ile söyleşiden söz etmek niyetindeyim. Söz etme nedenim, geçen pazar günü Özkan Öztaş’ın burada canlı tanıklarıyla, fotoğraflarıyla, yapıp ettiklerinin bazılarıyla gündeme getirdiği İşçi Kültür Derneği. Aradan sadece beş gün geçmişken yeniden konu edinmekteki amacım ise ne kadar uğraşılsa tümünü ortadan kaldırmak mümkün olmasa bile, birkaç eksiği gidermek. 

Kurucuları arasında bulunduğum, bir süre görev aldığım bu dernek, 12 Mart döneminde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin 1 Mayıs 1975’teki yeniden yasallık kazanışını izleyen yılda, partinin merkezi bir kararıyla ve bir grup parti üyesi ile parti dostunun önayak oluşuyla kurulmuştu. Yürüyüş dergisinin yukarıda belirttiğim sayısında çerçeve içinde verilen haberde kurucular arasında Ömer Polat (başkan), Mahmut Tali Öngören (II. Başkan), Sevgi Soysal, Nezih Danyal, Vecdi Sayar, Nevzat Şenol, Çetin Öner, Yalçın Küçük, Uğur Mumcu, Alpaslan Işıklı, Özcan Kesgeç, Zeki Kılıç, Erhan Tezgör, İlhan Akalın, Yener Aydın, Varlık Özmenek, Miraç Çolak, Maksut Göksu, Arif Şentek, Nurhan Karadağ, Uğur Okman, Hasan Özgen, Mesut Odabaşı, Ahmet Çakaloz, Erşen Sansal, Haslet Soyöz, Ünal Büyükokutan, Celal Metin, Mükremin Barut, Gökhan Akçura, Neşe Çulhaoğlu adlarına rastlanıyordu. 

Aynı sayfalarda dernek başkanı, yazar Ömer Polat’la yapılmış bir söyleşi de vardı. Ömer Polat o söyleşide egemen sınıfların işçi sınıfı ile öteki emekçiler üzerindeki çok yönlü sömürü ve baskı biçimlerinin kültür alanında da hüküm sürdüğünü belirterek bu alandaki direnişin ve kendi kültürünü yaratma mücadelesinin çok önemli olduğunu vurguluyordu. Kurdukları derneğin amacının, sözü edilen sömürü ve baskı biçimlerini açığa çıkarmak, bunlara nasıl karşı durulabileceği üzerinde çalışmalar yapmak olduğunu açıklıyor, bu amaçla yürütülecek çalışmaların geliştirilip işçilere ulaştırılmasında sendikalar ve demokratik kitle örgütleriyle iş birliği içinde davranacaklarını anlatıyordu.

Başkan Polat’ın açıklamalarına göre, derneğin, ülkemizde namuslu ve onurlu mücadeleleriyle çeşitli dallarda ürünler veren sanatçıların bir araya getirilerek onların bireysel çalışmaları yanında ortaklaşa ürünler vermeye yönlendirilmesini de önemseyen bir yaklaşım içinde olmasına özen gösterilecekti.

Derneğin tiyatro, sinema, edebiyat, müzik, halk bilimi, fotoğraf, grafik-plastik sanatlar ve eğitim dallarında çalışmalar yapması öngörülmüştü. Polat’ın açıkladığına göre, bu alanlarda “üniteler” oluşturulacak, her birinin bir başkanın sorumluluğunda gönüllü katılımlarla ürünler vermesi sağlanacaktı. Üyeliğin ilk koşulu bu alanların en az birinde çalışma zorunluluğu idi. 

Ürünlerin emekçi kitlelerine ulaştırılması, başta sendikalar olmak üzere çeşitli kesimlerdeki demokratik kitle örgütleri ile iş birliği içinde sağlanacaktı. Öte yandan, derneğin mali açıdan yaşayabilmesinin üye ödentilerine değil, iş birliği yapılan kitle örgütlerinden alınacak küçük bağışlara dayandırılması öngörülüyordu.

Derneğin çalışmalarının örgütlenmesi ile ilgili olarak Polat şu bilgileri vermişti: “Her ünitenin başkanı çalışacağı arkadaşları seçme özgürlüğüne sahiptir. Bu aynı zamanda o ünitenin ve giderek derneğin sağlıklı çalışması açısından gereklidir. Yalnız ünite başkanı bu seçmeden önce bir ön çalışma yapmak zorunda. Bu ön çalışmayı da sendikalarla, demokratik kitle örgütleriyle yapması gerekli. İşte bunu yaparken kendi dalında çalışabilecek, o dalda kabiliyeti olan işçileri de arayıp bulacak ve çalışmalarına o işçiler de katılacak. Derneğin üyesi olacak. Örneğin saz çalan işçi, şiir yazan işçi, tiyatroya ilgisi olan işçi kendi kültürünün oluşmasında kendi kültürünün emekçisi olarak çalışacak.”

Ömer Polat son sözleri olarak şunları da eklemişti: “Yanlışlarımız olacaktır. Hem de çok olacaktır. Ama bir hatayı iki kere yapmamaya çalışacağız. Üye arkadaşlarımızın başka sorumlulukları ve çalışmaları dışında böyle bir uğraşa girmeyi de kabullenmeleri gerçekten saygıya değer. Eğer ileride İşçi Kültür Derneği, işçi ve tüm emekçilerin kültürlerinin oluşumunda, gelişmesinde başka bir kültüre karşı soylu direnmesinde kendisinin ufak bir katkısının olduğunu görürse bu bizi mutlu etmeye yetecektir.”

Olmuş mudur öyle bir katkı? Şimdi, kendi başıma, yol arkadaşlarımın çoğu aramızdan göçüp gitmişken değerlendirebilecek durumda değilim; doğru da bulmam ayrıca. Çok kısa bir zamanı olabildi o deneyin ve tarihimizin bugünlere kadar uzanan en yabanıl saldırısının başlangıcı ile sona erdirildi. Bu kısa ömrünü dikkate almayan bir değerlendirme nesnelliğin çok uzağında kalır. Ama gidenlerin yardımından yoksun kaldığı için büsbütün güçsüzleşmiş belleğimde neler var diye düşünmeye uğraştığımda, bir kez, yönetim kurulu toplantılarında ve başka çalışmalardaki disiplini ve heyecanı ile hepimizi şaşırtan Sevgi Soysal’ı sayabilirim; ikincisi, gitgide pek çok insanın gözlerinin ve kulaklarının aradığı bir gelişkinliğe ulaşmış “İşçi Kültür Korosu”nu sayabilirim; herkese obuayı sevdiren ustalığının yanı sıra parti seçiminde uyguladığı kendine özgü yaklaşımını çok yerde anlattığım Can’ı sayabilirim; Ömer’den sonra başkan olduğunda orada ve birçok yerde benden başka herkesle kavga ettiğini sandığım İlhan abiyi sayabilirim…

Bu kadar yeter. Bana sorulursa, demek istiyorum.    


Küba için çağrı

“meğerse ne kadar çok ne kadar güzel ve de hemencecik söylenecek

  sözleri varmış sosyalist devrim mimarlarının Küba’da işçilere köylülere aydınlara

 

işçilere rastlıyorum 

hiç kimse onlar gibi böylesine geçmedi sokaklarından Havana Havana olalı beri

ve ben her gün biraz daha gencim Havana’da 

her gün biraz daha yitiriyor ağzım dünyanın acılığını”

Böyle bitirmiş “Havana Röportajı” şiirini Nâzım 1961’de. Şimdiyse on yıllardır süren dünyanın en gözü dönmüş haydutluğunun yeni bir aşamasıyla karşı karşıya Kübalılar. Yenilmeyecekler; çünkü emekçi insanlık yanlarındadır. 

Mesut Odman 'ın Son Yazıları