Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Ananas sarısı bir inat, banyo küvetinden atölye: İşçi Kültür'ün yarım asırlık yankısı

1970’lerin gri ve puslu Ankarası’nda, matbaa makineleri yokken banyo küvetlerini serigrafi atölyesine çeviren, "obua"yı hiç görmeden sesine aşık olan ve düşmanın karşısına sadece bir marşla dikilen bir avuç gencin hikayesi... Ceplerinde harçlıkları yoktu ama arkalarında Behice Boran, yanlarında Sevgi Soysal ve yüreklerinde sosyalizmi getireceklerine dair, kendi ifadeleriyle "sarsılmaz bir inanç" vardı.

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 15.02.2026 , 00:03 Güncelleme Tarihi: 16.02.2026 , 13:53

Dışkapı’da, bugün artık yerinde yeller esen o iki katlı binanın önünden geçenler, bir zamanlar içeriden yükselen "El Pueblo Unido" seslerini duymasa da bugüne devrettiği ezgilerle koca bir tarihin filizlendiği yerdi bu mekan. 1975 ile 1980 arasındaki o kısa ama fırtınalı beş yılda, İşçi Kültür Derneği, Türkiye solunun en naif, en üretken ve en inatçı "okulu"ydu. 

Mimarından işçisine, öğrencisinden memuruna kadar herkesin "yoldaş" olduğu bu hikaye, imkansızlığın yaratıcılığa dönüştüğü yerde, tam da "yoktan var etmenin" kıyısında başlıyordu.

Banyo küvetindeki matbaa ve 'ananas sarısı' bir inat

Her şey, bir parti binasının banyosunda başladı. Dönemin teknolojisi kısıtlı, matbaa pahalı, fotokopi ise lükstü. 

Ancak devrimci heyecan, teknolojik imkansızlık tanımadı. Mükremin Barut, o günleri anlatırken burnuna hala tiner ve serigrafi lakı kokusunun geldiğini söylüyor gülerek. Çıkrıkçılar Yokuşu’ndan alınan metre işi "organza" tüller, kadınların çiçekli elbiselerine astar yaptığı o incecik kumaşlar, devrimin pankartlarına dönüşüyordu.

Gündüzleri ODTÜ Mimarlık amfisinde dirsek çürüten gençler, geceleri o banyoyu bir fabrikaya çeviriyordu. Mükremin Barut, yarı saydam aydınger kağıtlarına, rapido kalemleriyle geleceğin dünyasını çiziyordu. Sabahın ilk ışıklarına kadar süren bu mesaide, "uyku" duydukları heyecandan çok uzakta bir kavramdı.

Dönemin sol örgütlerinin "Kırmızı üzerine Beyaz" renk ezberini bozan da yine bu imkansızlıklar içindeki estetik arayıştı. 

Mükremin Barut, klasik kırmızının üzerine limon sarısının cılız kaldığını, "sakil durduğunu" fark ettiğinde, bir plastik boyacısında keşfettiği o özel tonu, "Ananas Sarısı"nı afişlere taşıdı. "Galatasaray forması mı yapıyorsunuz?" eleştirilerine, "Bu Üçüncü Enternasyonal'in renkleridir" yanıtı verilince, Ankara sokaklarındaki İşçi Kültür pankartları, güneş gibi parlayan o sarısıyla hafızalara kazındı.

Mükremin Barut

'Obua nasıl bir şeydir?' 

Bu dernek, sadece pankart boyanan bir atölye değil, işçi sınıfının estetikle tanıştığı bir akademiydi adeta. 

Bu tanışma, bazen komik, bazen de öğretici anlara sahne oluyordu. Bir konser öncesi Can abilerinin (Can Polat Özer) "Obua çalacağı" duyurulduğunda, dernekteki herkesin kafasında devasa bir enstrüman canlanmıştı. Mükremin Barut o anı gülümseyerek hatırlıyor: 

"Kimimiz kafasında kocaman bir boru hayal ediyor, kimimiz başka bir şey. Can abi geldi, bir baktık ki obua şu kadarcık, küçücük bir aletmiş."

Bu naiflik, Tamer Levent'in tiyatro örgütlenmesinde ter döktüğü, Yılmaz Onay’ın Brechtyen estetiği anlattığı koridorlarda, hiyerarşisiz bir öğrenme aşkına dönüşüyordu. "Hoca" ile "öğrenci"nin, "sanatçı" ile "işçi"nin eşitlendiği bir yerdi İşçi Kültür Dernekleri.

Koroyu yöneten Ünal Büyükokutan. Sazlar Kubilay Çalıkoğlu (sırtı dönük), Semih Kavaklı ve K. Mükremin Barut.
Parti Gecesi’nde hem koro hem de halk oyunları gösterisi sırasında

Yağmurlu bir gece, kapıda Sevgi Soysal

Mükremin Barut’un hafızasında, o yağmurlu gece hâlâ ıslaklığını koruyor. 

Kapı çaldığında karşısında sırılsıklam bir halde Sevgi Soysal duruyordu. Türk edebiyatının o güçlü kalemi, cezaevinde Behice Boran ile ranza arkadaşlığı yapmış bu dev yazar, "Bugün tiyatro çalışması var mı?" diye soracak kadar mütevazıydı. Nöbetçi Mükremin’den "Yok" cevabını alınca, içeri girip ısınmayı bile teklif etmeden, "Ben gideyim o zaman" deyip karanlığa karışacak kadar da mahcuptu. 

Kanser onu aralarından çok erken alsa da, İşçi Kültür’ün o mütevazı kapısını aşındıran adımları, bir dönemin dayanışma ruhunun simgesi olmuş.

Ve Behice Boran... 

Türkiye İşçi Partisi’nin lideri. Sabaha kadar pankart boyayıp, akşama kadar kapıda nöbet tutan, yorgunluktan bacakları titreyerek sahneye çıkıp "uzun hava" okuyan Mükremin’i, kuliste bizzat tebrik etmeye gelen o zarif devrimci. Mükremin Barut, o anı Stalinger'in sözüyle özetliyor: 

"Küçük insanlar büyük hikayelerde ölümü göze alırken, büyük insanlar mütevazı bir işin emekçisi olmayı seçer."

Tuzluçayır’da bir 'koro' barikatı

İşçi Kültür Derneği, sanatın sadece salonlara sıkışan bir şey olmadığını, bizzat bir "mücadele aracı" olduğunu kanıtlıyordu. Tuzluçayır’da bir kahvehanede, başka bir grubun "Biz size bu etkinliği yaptırmayız" tehdidiyle karşılaştıkları o an, tarihe geçecek bir direniş örneğiydi.

Ellerinde sopa yoktu, silah yoktu. 9-10 kişilik koro ekibi, Azmi Toğuzata’nın da içinde bulunduğu o grup, kol kola girdi ve bir anda Partizan marşını söylemeye başladı. Öyle gür, öyle inançlı ve öyle profesyonelce söylediler ki; kahvehanedeki o gergin hava dağıldı. Okey oynayan vatandaşların şaşkın bakışları arasında, tehditler yerini sessizliğe ve derin bir saygıya bıraktı. Azmi Toğuzata o anı şöyle tarif ediyor: 

"Adamların gardı düştü. Sanatın bir başka gücünü orada gördük. Arkalarına baka baka gittiler."*

Azmi Toğuzata

Grev çadırında halay, Selim Sırrı’da 'episkop' mucizesi

Sadece Ankara’nın mahalleleri değil, Anadolu’nun tozlu yolları, grev çadırları da onların sahnesiydi. Şereflikoçhisar’daki tuz fabrikasından, Layne Bowler grevine kadar nerede bir hak arayışı varsa, İşçi Kültür oradaydı. Mükremin, "İtfaiye eri gibiydik, nerede yangın varsa oraya koşuyorduk" diyor gülerek. 

Ellerinde bağlamalar, sırtlarında boya kutularıyla, işçilerin dolaplarının önünde halay çekiyor, moralleri yükseltiyorlardı.

Bu "yoktan var etme" kültürü, teknolojiyi de alt ediyordu. 

Ekim Devrimi’nin 60. yılı kutlamalarında, Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu’nun o devasa duvarlarını süslemek için paraları yoktu ama yaratıcılıkları vardı. Güzel Sanatlar öğrencileri, halojen lambalar, kutular ve merceklerden kendi "Episkop" cihazlarını yaptılar. Küçücük bir resmi duvarda devasa boyutlara ulaştırıp, sabahlara kadar boyadılar.

Şili Halkıyla Dayanışma Konseri'nden

Şilili Sanatçılar ve yarım kalan şarkı

1976 yılında, Pinochet faşizmine karşı mücadele eden Şilili müzisyenler Türkiye’ye geldiğinde, onlara eşlik edecek koro yine İşçi Kültür Derneği korosuydu. Repertuarlarındaki "El Pueblo Unido" marşını o kadar yürekten söylediler ki, Şilili sanatçılar kuliste efsanevi grup Quilapayún'un geldiğini sandılar. "O gece pestilimiz çıkmıştı ama mutluyduk" diyor Mükremin Barut. Ancak devletin "uyanması" gecikmemiş; sanatçılar sınır dışı edilmiş, konser yarım kalmış. Sanatçılar İzmir ve İstanbul konserlerinden sonra Ankara'ya geldiklerinde çeşitli bahanelerle konser iptal edilmiş ve yurt dışına gönderilmişti.

Söyledikleri şarkılar ise hafızalarda asılı duruyor hâlâ.

İzmir ve İstanbul konserlerini gerçekleştiren Şilili sanatçıların yapacağı üçüncü konser Ankara'da olacaktı. Şili Halkıyla Dayanışma Etkinliği 17 Kasım 1976'da, Küçükesat’ta Karınca Sineması’nda gerçekleştirdi. Ancak Şilili sanatçılar Ankara’ya gelişlerinde gözaltına alınarak zorla yurtdışına çıkartıldıkları için geceye katılamadılar.

Eti Sanat'ın dönüşümü ve Ankara'nın kayıp sinemaları

İsmail Murşil’in anlatımında mekan hafızası çok güçlü bir yer tutuyor. Özellikle Eti Sanat Merkezi’nin hikayesi oldukça çarpıcı. İşçi Kültür Derneği’nin merkezi olarak kullanılan bu mekan (Maltepe’de, Nokta Durağı’nın karşısı, demir köprüden inerken soldaki bina), devralınmadan önce "erotik filmler" gösteren atıl bir sinemaymış. İşçi Kültür Derneği ekibi, bu mekanı devralıp temizleyerek, adeta yeniden yaratarak bir kültür merkezine dönüştürmüş.

Murşil ayrıca Ankara’nın o dönemki sinema haritasını da çıkarıyor. Birçoğu apartman altlarında olan bu "cep sinemaları" dönemin sosyalleşme alanlarıymış:

Karınca Sineması, Arı Sineması, Dedeman Sineması ve diğerleri: Yıldız, Başkent, Burç, As, Derya, Bulvar, Büyük Sinema ve yazlık sinemalar.

Ankara'nın bir dönemine damgasını vuran "apartman sinemaları" birçok apartmanın alt katında yer alır ve kültürel etkinlikler buralarda yapılırdı. Küçükesat'ta Karınca Apartmanı da onlardan biri. Şili Halkıyla Dayanışma gecesi dahil birçok etkinlik bu ve benzeri salonlarda gerçekleşmiş, emekçiler etkinliklerde bir araya gelmişti. Şimdilerde pasajlara ve iş yerlerine dönüştürülen bu apartmanların sinema bölümleri kapalı ya da depo olarak kullanılıyor.

Sansürü aşma kılavuzu: 'Şiiri düz yazıya çevirmek'

İsmail Murşil, tiyatro kolunun Karadeniz turnesine çıkarken uyguladığı yaratıcı bir çözümü anlatıyor. 

O dönem sıkıyönetim var ve metinlerin emniyet tarafından onaylanması gerekiyor. Ellerindeki metin Nâzım Hikmet şiirlerinden oluşuyor. Eğer "şiir" formatında, mısra mısra götürürlerse veya "Nâzım" adını geçirirlerse izin çıkmayacağını biliyorlar.

Çözüm olarak şiirleri "nesir" (düz yazı) formatına getiriyorlar. Metin, bir şiir kitabı gibi değil, sıradan bir düz yazı paragrafı gibi görünüyor. Polis/Emniyet yetkilileri metni okuyor, "sakıncalı" şiir formatını görmedikleri için onaylıyorlar. Ekip bu sayede Karadeniz’de Nâzım oynuyor.

Ve ekliyor Murşil:

"Bu mücadelenin ve sanatsal üretimin içinde adı geçen her bir isim, aslında o dönemden bugüne taşınan kültürel birikimin birer parçası. Yılmaz Onay’ın tiyatroya kattığı derinlikten, Maksut Göksu’nun bestelerine, opera sanatçısı Kırılmış kardeşlere, özellikle de Mehmet Kırılmış’a kadar her emek çok kıymetli. Şenol Tiryaki’nin sahnelerdeki izi, Kadir ve Serap Karadağ çiftinin hem sanattaki hem de spor geçmişlerindeki azmi, Metin Coşkun gibi yoldaş sanatçıların duruşu ve Rahmi Saltuk’un Şili Dayanışma Korosu'ndaki sesi, bu geleneğin ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını gösteriyor. Dikmen sırtlarından maden ocaklarına kadar uzanan bu işçi kültürü, tüm bu isimlerin omuzlarında yükselmeye devam ediyor."

 

İsmail Murşil

Bir dönüşüm hikayesi

İşçi Kültür Derneği'nin yarattığı etkinin en somut kanıtı, binalar ya da fotoğraflar değil, bizzat o tornadan geçmiş insanların hikayeleri. O dönem derneğin kapısından girenler, sadece sanatsal bir faaliyete değil, hayatlarını değiştirecek bir okula adım atıyorlardı.

İsmail Murşil, 1977 yılında EGO’da işe başladığında kendisine "Sen İşçi Kültür’de çalışma yapacaksın" denildiğini anlatıyor. Murşil’in, "Ben hayatımda bu yaşıma kadar tek bir oyun izlemedim, tiyatronun T'sinden dahi anlamam" itirazına verilen yanıt, İşçi Kültür'ün özünü özetler nitelikte: "Sen git, onlar öğretirler."

"Gerçekten de öğrettiler" diye anlatıyor Murşil. Kendisinin deyimiyle "İşçi Kültür bir ve TİP "okul"du bizim için. Bu okul devamında ise "TKP  bir üniversiteydi" diyor. 

İşçi Kültür Dernekleri'nin hazırladığı pankartlarından.

Ve sahne: 'Behice Boran karşısında titreyen bacak'

Gülümseyerek anlatıyor İsmail Murşil. 

Sahnede yaşadığı en büyük heyecanın polis baskısı değil, parti lideri Behice Boran karşısında oynamak olduğunu anlatıyor. Çankaya İlçe Kongresi'nde, "İşimiz İşsizlik" oyununu oynarken Boran en önde oturuyor. Murşil, sağ bacağının istemsizce "pıt pıt" attığını, titremesine engel olamadığını, ancak oyun başlayınca bu heyecanın geçtiğini belirtiyor. 

"Koskoca Behice Hanım'ın karşısında sahne alıyordum. Kolay iş değildi. Ama her seferinde cesaretlendiren bir tavır yolumuzu açtı" diye anlatıyor.

Kömürün karası, türkünün sesi: Grev çadırlarında sanat

Derneğin koro çalışmalarında yer alan Azmi Toğuzata’nın anlattıkları ise İşçi Kültür Dernekleri'nin salonlara hapsolmayan, sokağa ve grev çadırına taşan ruhunu gözler önüne seriyor. Devlet memuru bir bürokratken koro sayesinde sınıf bilinciyle tanıştığını ifade eden Toğuzata, Ruhi Su ve Rahmi Saltuk gibi ustaların tedrisatından geçtiklerini belirtiyor.

Azmi Toğuzata’nın Yeni Çeltek grevi (TKİ - Türkiye Kömür İşletmeleri) ziyaretiyle ilgili aktardığı veri, sınıf mücadelesinin ne meşakkatli ne büyük emeklerle büyütüldüğünü tek bir karede özetliyor.

Koro, maden sahasına gidiyor. TKİ Genel Müdürlüğü binasına girdiklerinde içerisinin sıcacık olduğunu fark ediyorlar. Öğreniyorlar ki, kömür işletmesinin genel müdürlüğü, kömürle değil fuel-oil (akaryakıt) ile ısınıyor. Oysa dışarıda grev yapan, kömürü çıkaran işçiler soğukta donuyor. 

İşçi Kültür Korosu’nu asıl "korist" yapan, Ruhi Su’nun disiplini kadar, gittikleri grev alanlarındaki atmosfer olduğunun altını çiziyor. Toğuzata, "filinta gibi ama biraz pasaklı" (kömür karasından dolayı) madencilerin karşısında "Hey Gökler"i söylerken, madencilerin Ankara havası oynayarak karşılık verişini, o tezatlığı unutamadığını anlatıyor gülümseyerek.

"O an hayallerimizdeki proleterya resimlerine düşen, biraz pasaklı ama dimdik madenciler... Biz 'Hey gökler, hey dağlar' diye Köroğlu'nu söylerken, o kömür isi içindeki insanların Ankara havası oynayışını, o coşkuyu unutmak mümkün değil."

İşçi grevlerine ziyaretler ve işçilere yapılan sunumlar, gösteriler ve dinletiler İşçi Kültür Dernekleri'nin rutinleri arasında yer alıyor. Alttaki fotoğrafta Mükremin Barut ile birlikte halay çeken Azmi Toğuzata görülüyor.

Misket'ten Enternasyonal'e: Bir halkın repertuvarı

Bu "okul", yerel ile evrenseli aynı potada eritmeyi başarmıştı. Toğuzata’nın aktardığına göre; koro bir yandan Ankara’nın misketini, ağıtlarını çalışıyor, diğer yandan İspanyolca, İtalyanca işçi marşlarını ve Enternasyonal’i seslendiriyordu. Şili Halkıyla Dayanışma Gecesi’nde Spor ve Sergi Sarayı’nı dolduran binlerce kişiyle tek bir ağızdan söylenen şarkılar, sadece bir konser değil, 1970’lerin enternasyonalist dayanışma ruhunun zirvesiydi.

İsmail Murşil’in anlattığı, sahneye çıkarken bacaklarının titrediği ama oyuna başlayınca devleştiği o anlar ile Toğuzata’nın "Protokole değil, kale arkasındaki halka şarkı söyleme" ısrarı, aslında aynı hikayenin iki yüzüydü: Sanatın, onu üreten ve tüketen arasındaki duvarları yıkarak, doğrudan emekçinin kendisine dönüşmesi.

Ruhi Su'dan teknik ders: 'Tril yapma çocuk!'

Azmi Toğuzata, müzikal çalışmalara dair çok teknik ve insani bir detay veriyor. Ruhi Su ile çalışmanın zorluğunu değil, "öğreticiliğini" vurguluyor. Ruhi Su’nun koro üyelerine en sık yaptığı uyarı "Tril yapma!" (Sesi titretme, name yapma).

Ruhi Su, türkülerin bir çoban sadeliğinde, "yalın ve düz" okunmasını istiyor. Türk Sanat Müziği’nden veya piyasadan gelen ağız alışkanlıklarına (sesi dalgalandırma, süsleme) kızıyor. "Trillere önem verenler hemen yapmıyoruz biz burada değil mi arkadaşlar?" diyerek ince bir fırça atıyor. Bu, İşçi Kültür korosunun neden o kadar tok ve gür çıktığının da teknik açıklaması.

Sonuç: İnanç ve yıkılamayan miras

Dışkapı’daki o bina bombalandı, yıkıldı. Yerine yenisi yapılmadı. Esat'taki Karınca Sineması bir kuruyemişçi oldu. Ama İşçi Kültür Derneği’nin yarattığı o "okul", mezunlarını çoktan verdi.

Bugün geriye dönüp baktığında Mükremin Barut, o günleri "inanç" kelimesiyle özetliyor. Azmi Toğuzata ile yıllar sonra konuştuklarında vardıkları ortak nokta bu: "Biz bu işi yapacağımıza inanıyorduk." 

Onlar, sosyalizm mücadelesinin insanın kendi potansiyelini nasıl aşabileceğinin, bir banyo küvetinde dünyayı değiştirecek matbaayı nasıl kurabileceğinin ve en önemlisi; yoksul emekçilerin, öğrencilerin nasıl "büyük" olunabileceğinin hikayesini tarihe not düştüler.

Şubat 1976 yılında kurulan İşçi Kültür Derneği'nin bu uzun öyküsü bu sene 50. yılında. 

50 yıl önce sahnede, sergide ya da grevde işçi sınıfı için üreten bu sanatçılar yoktan var etmenin öyküsünü fısıldıyor kulaklara.

50 yıl önce yarın kalan Şili'yle dayanışma konserlerinin şarkılara iliştirilmiş sloganları hala yankılanıyor kulaklarda. Hem Azmi, hem İsmail hem de Mükremin aynı şeyi işaret ediyorlar. O gün o sahnede yarım kalan "El Pueblo Unido"yu tamamlamak için mücadele devam ediyor. 

Çünkü biliyorlar ki; "Örgütlü bir halkı hiç bir kuvvet yenemez"

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.