Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Kerem Esenoğlu

Tarihsel hüzün

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:09 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:09

Hassas bir ulusuz tabii. Muhteşem Yüzyıl dizisinin önceki günkü bölümünde Kanuni’nin, oğlu Mustafa’yı boğdururarak katlettirmesinden sonra büyük bir üzüntüye kapıldı neredeyse tüm ülke. Vicdanların bu biçimde (de) harekete geçmesi elbette iyi bir durum. Tahta çıkabilseydi, kendisinin de babası gibi, çok muhtemelen, acımasız bir egemen olacağı tahmin edilen Şehzade Mustafa’nın ölümü, “daha yaşanacak ne yılları vardı” tadında bir hüzünle karşılandı. 

Hüzün, iyi bir uyarandır. Gezi Parkı Direnişi’nde kaybettiğimiz çocuklar “padişah” çocukları olsun isterdim, doğrusu. Çünkü, iktidarda “hüznü” bile yanına çeken bir cazibe var. Batman’da genç kız intiharlarının doruğa çıktığı bir dönemde, bu kızlara pek göz yaşı dökülmemişti, Prenses Diana’nın talihsiz ölümü için döküldüğü kadar. Kişisel olarak, “public figür”lerin ölümüne üzülmeyi ayıplayanlardan değilim, asla, ki, Diana için ben de üzülmüştüm. Duyarlılık bazen “en rahat, en sorumsuz, en mutlu” gibi görünenlerin, aslında, - özellikle ölme biçimleriyle- hiç de öyle olmadıkları ortaya çıktığında daha bir belirgin hale geliyor. Bunda Diana gibi ya da -her ne kadar monarşilerde çok sık rastlanan bir katl olsa da-  Şehzade Mustafa gibi şahsiyetlere ölümün yakıştırılmaması tutumuyla bir ilgisi var. “Ölüm herkes içindir» denilmesine de aldırmayın. Ölüm en çok fukaraya, çulsuza, çapulcuya uygun görülür. Yeşilçam’ın emektarı Yadigar Ejder öldüğünde «ölmekten başka şansı yoktu» demiştir bir arkadaşım ki, hala bu “yakıştırma”nın, yakıştırmayı yapanı gözümde ne kadar küçülttüğünü anımsarım. Elbette “oh olsun” anlamında söylenmemişti bu, ama “su testisi su yolunda kırılır” türü bir kabullenmeyle “kaybı” dolaylı olarak onaylamak (zaman zaman isabetli olsa da)  bana pek bir “rahat” ya da üstten bakışlı bir yaklaşım gibi geliyor.

Elbette korkunç bir ölümdür ama Genç Osman’ın ölümü için türkülerin yakıldığı bir kültürün çocuklarıyız biz. Merhametimizin muhatabının mağdur olması bizim için yetiyor. Mağduriyet, varsa ölenin tüm kusurlarını affettiren bir perdeleme adeta. Teselli için de işe yarar bir tarafı vardır, kimbilir? Acının herkesi bulduğu inancı, böylesine yüksek profillilerin kaybıyla sanki kabulü daha kolay bir hale geliyor. Kendi kayıplarının acısının az paylaşıldığını, dolayısıyla acısında yalnız kaldığını düşünenlerin, “public figür”ün ölümüne duyduğu acı, aynı acıları duyan farklı sınıf mensuplarıyla “acı ortaklığında” birleşme duygusu doğurmuş olamaz mı? İngiltere Kraliçesi Victoria öldüğünde İngiliz yoksulları günlerce ağladılar, denir. Kraliçenin, yoksullar yararına  yaptığı özel bir «iyiliği” olsa bari. Yoksul, eşitliği hiç değilse “ölüm»de arama tutumuyla, acıda yalnız olmadığını, prenses ya da şehzade kayıplarında görerek tatmin de oluyor belli ki. 

Şehzade Mustafa›nın katline, zamanında da halk tarafından üzülünmesinin, Kanuni Sultan Süleyman'ın halk tarafından hiç mi hiç sevilmeyişinin de etkisi var. Zulmünden oğlunun bile pay aldığına, (torun da katlettirmiştir ayrıca) tanık olanlar, en azından zalimin «zulüm”de eşit davrandığını da düşünebilir. Mustafa bu nedenle artık “şehzade» değil, kendi kayıplarının da sembolü olmuş bir figürdür halkın gözünde. Zalime duyduğu nefreti Mustafa’ya mersiyeler, ağıtlar düzerek gösterir haliyle. Biri şudur örneğin “Meded ya meded bu cihanın yıkıldı bir yanı/ Ecel celâlîleri aldı Mustafa Hânı”. Bunun “Celali” tanımlamasıyla Kanuni’ye müthiş bir küfür olduğu açık değil mi? Tamam, hepsi güzel, anladık, iyi de, şimdi tarihi, malzeme çıkaracağı “acılar ambarı” gibi görmesine gerek var mı günümüz insanının? Bu insanların hiç mi kaybettikleri kendi “şehzadeleri» yok? 

Yüreği sızlayanlar elbette az değildi ama çoktan “kalplerimizin sultanı” olan o güzelim çocuklar, henüz hayatlarının başında olma anlamında «şehzadelerimiz»di bizim, ki, bu kadar konuşulmadı ölümleri hakkında, en azından bir haber programında. Kafasına kurşun yiyerek, biber gazı soluyarak, beynine polis copuyla vurularak ölmenin, “şehzade»nin boğdurulması kadar korkunç olduğunu, bir televizyonda konuşarak anlatabilsinler isterdim. Ethem’siz, Mehmet›siz, Ali İsmail’siz, Abdullah›sız,Medeni’siz, İrfan›sızız, hatırlatırım. Berkin’siz kalmayalım diye de dilekler düşmüyor ağzımızdan. Eğer, bu kayıpları anımsatacaksa, Şehzade Mustafa’ya elbette üzülelim. Ama unutturursa yazıklar olsun. 

“Kendi evladını boğduran padişah” ile «emekçinin evladını öldüren modern devlet” arasında bir fark bulunmuyor. Ben Şehzade Mustafa’ya acımanın dozunu ayarlayalım diyorum. Hak etmediğinden değil, bu hüzün gazıyla, bunun sonu, tabii oğlunu katledeceği falan yok ama, Recep beyin yolsuzluk soruşturmasından koruyup, kolladığı oğlu Bilal’e de sahip çıkmaya kadar gider diye korktuğumdan.  Neden olmasın?

Bilal de “şehzade» değil mi bir bakıma?

Kerem Esenoğlu 'ın Son Yazıları