Kerem Esenoğlu
Seçim sonrası
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:12 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:12
İktidar - Cemaat kapışması olmasaydı AKP yerel seçimlerden bu kadar güçlü çıkmazdı. Başından beri bu kavgadan iktidarın karlı çıkacağını düşünmüş biri olarak seçim sonuçlarının benim için bir sürpriz olmadığını söylemeliyim öncelikle. Bunu herhalde bir böbürlenme gerekçesi yapacağım düşünülemez, çünkü “görünen köy” karşımızda duruyordu hepimizin. Gerçekçi bakan görebilirdi.
Kavgayı izleyip, bunun seçimlerde iktidar zararına bir sonuca yol açacağına inanmış olanların hayal kırıklığı çok büyük haliyle. Doğru bir politik hattan yoksunluğun, “kaygan zemin” üzerinde siyaset yapmanın hayal kırıklığına yol açması normal tabii. Bu çatışma ortamında “biz de aradan sıyrılırız” diyenlerin hali pek acıklıdır bana sorarsanız. İktidar - cemaat kapışmasının taraflarının her ikisi de “halktan yana” değildiler. Bu kapışma halkın hangi sorunu üzerinden sürdürüldü, bunu düşünmedi bile “aradan sıyrılırız”cılar. Aylardır, siyasi rantın üzerinde oturanla (yani iktidarla) ticari rantın üzerinde oturanların (yani cemaatin), karşılıklı olarak birbirlerinin rant alanında da etkili olma kavgasıydı bu. İktidar ticaretin, cemaat siyasetin rantına göz dikti. Sosyalistler başından beri bunun farkındaydılar. O nedenle bu kavgadan, iktidar ya da cemaat aleyhine kimi sonuçlar çıktığında sevindirik olmadılar. Yani, “Silivri zindanını deldik, geliyoruz” garabetine pirim vermediler. İki gerici odağın kapışması olmasaydı, bu kapışmada taraflar birbirlerini, birbirlerinin hassas olduğu konularda vurmasaydı, o zindanın da “yıkılacağı” yoktu. Zindanın kapılarını açan, iki odağın “inatlaşması”dır. Silivri kapılarında günlerce direnenleri, bekleşenleri elbette saygıyla anıyorum. Ama bu kadar. Silivri, halkın gündemi olmadı hiç, darılmaca yok. “Silivri zindanını yıkan” halkın, iktidara seçimlerde “fiske” bile vurmayışını “halkın zindanları yıktığına” inananların nasıl açıklayabilecekleri merak konusudur.
Bu kapışma, iki odağın birbirlerine karşı son kozları gibi anlaşıldı. O nedenle yine birbirlerine kıyasıya vurdular. Bu aynı zamanda özellikle iktidar tabanının, iktidara daha sıkı sarılmasını da beraberinde getirdi. Çünkü iktidarın, cemaat dışındaki siyasi yapılar, laik/modernist kesimler karşısındaki seçim kaybı, sonradan toparlanabileceği bir kayıp olabilirdi. Ancak dini bir yapı karşısında kaybetmenin sonuçlarını hazmetmek kolay olmazdı. Aynı mahallenin iki rakibinin kazananı, seslenilen aynı taban açısından çok da önemli değildi. Dincilerin birbirlerine karşı kullanacakları “rakip dini bir retorik” yoktur çünkü. Burada genel olarak “dini rant”ın da iktidarca korunması, cemaatçe kazanılması çabası hakim olmuştur. İktidarın nimetlerinden doyasıya yararlanan AKP seçmeninin cemaat karşısında, aslında zaman zaman memnuniyetsizliğini de belirttiği AKP’de “sıkı sıkı kenetlenmesi”nin nedeni budur.
Malum çatışma olmasaydı, iktidarın, - özellikle Gezi Parkı süreciyle somutlanan bir “çöküş süreci”ne girdiği de hatırlanarak belirtiyorum- işi zordu. Yerel seçimler öncesi Ankara’da Melih Gökçek’in, İstanbul’da Kadir Topbaş’ın üstünü çizerek aday göstermeyeceği kesin olan Başbakan’ın, cemaat karşısındaki cepheyi genişletmeme kaygısıyla bu iki ismi yeniden aday göstermesi cemaatten ciddi anlamda ürktüğünü de kanıtıdır.
Cemaatin, değerler sistemimizde pekala “kalleşlik” olarak adlandırılacak olan mücadele(!) yöntemi de AKP tabanı ile seçmeni gözünde değer bulmamıştır. Ortalığa saçılan tapelerde, görüntülerde yer alan vahim iddiaları “din/millet yararına” zamanında açıklaması cemaati samimi kılabilirdi. Ancak “ticari rant”ın kesilmesi üzerine bu tür salvolar yaptığı inancı seçmen üzerinde etkili oldu.
Cemaat de iktidar da etkili oldukları devlet kurumları üzerinden mücadele ettiler birbirleriyle. Silivri’nin boşaltılması cemaat yargısının kararlarının iktidarca da reddedilmesi fırsatını doğurdu. Bunun iktidarın cemaatten “kurtarılmış” yargıyla yapıldığını da unutmamak gerekir.
Gezi Parkı Direnişi’nin, toplumda bu kadar da karşılık bulmuşken, sanki hiç yaşanmamış gibi görülmesinin nedenleri arasında “erken patlamış” bu kavganın büyük etkisi olmuştur.
CHP de, İP gibi yapılar da bu süreci doğru okuyamadıkları gibi, bu çatışma üzerine “taktik” inşa ettiler. Sosyalist sol, TKP’siyle, ÖDP’siyle bu kavgadan halk ya da sosyalistler yararına bir şey çıkmayacağını bilerek asıldılar seçime. Ovacık ile Mazgit’i başarı sayarım bu nedenle. Ama Hopa’daki rezaletin sorumlusu olan yapı da kendini herhalde eleştirecektir.
HDP projesinin çöktüğü, buna benzer projelerin ileride benzeri projelerin yaşama geçirilmesinin de önünü tıkadığını belirtmek şart oldu. Sadece seçim için “parti” kuran, kurduğu partiyle kendisi bile Kürt bölgelerinde seçime girmeyen BDP şahsındaki Kürt hareketi AKP ile ortaklık yapmıştır. Lamı cimi yok. Bu işbirliğinden BDP’nin kendisinin de zarar gördüğüne kanıt isteyenler Sırrı Sakık’ın Ağrı belediye başkanlığını AKP adayı karşısında sadece on oyla “kazandığını” görerek bulabilirler.
Cemaatin başlattığı kavga üzerinden giderek politika yapanlar ne yaparlar bilmem, ama TKP’siyle ÖDP’siyle sosyalist sol doğru olanı yine yapmaya devam edeceklerdir.
Önümüzde zorlu bir süreç var çünkü.