Kerem Esenoğlu
Pro...
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:57 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:57
Kerem Esenoğlu'nun “Pro...” başlıklı yazısı 07 Haziran 2013 Cuma tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Kendilerini, Recep beyin “zor zaptettiği” yüzde ellinin içinde gören AKP’li bir güruh Rize’de “hükümet istifa” diyerek gösteri yapanları az daha katledecekti. Konuya ilişkin haberleri okudunuz elbette. Ne olup bittiğini, saldırının arkasında kimler olduğunu yazıp çizecek bir çok kalem erbabı. Kendi adıma şaşıracağım bir durum yok ortada, o nedenle o yazılıp çizilenlerle pek ilgili değilim. Bu ülkede doğup büyüyen, ortalama zekaya sahip herkes de anlayabilir aslında Rize’de neler olduğunu, kimsenin yazmasına gerek kalmadan.
Gençliğinin ilk dönemlerinde irili ufaklı cankıyımlarının yanısıra daha büyük çaplı olan Kahramanmaraş katliamlarına, Sivas kıyımına tanıklık etmiş biri olarak, şaşıracağıım ne olabilir artık? O nedenle, memlekette sanki bunlar olmuyormuşçasına, Rize’deki katliam girişiminin önünde arkasında neler olduğunu merak eden, dilerse okusun. Ben hep merak ettiğim bir konudan söz etmek istiyorum bu vesileyle. Rize’deki azgınlık, Sivas katliamını andırır bir hal alıyordu neredeyse. Bir lincin gerçekleşmesi an meselesiymiş kimilerine göre. Merakım bununla ilgili. Sol, protestocu iken, sağ neden linçten yanadır? Protesto kültürü, protestoya yol açan olumsuzluğun düzeltilebilmesine fırsat/şans veren “tahammül” yüklü zihinlere ait bir kültür, malum. Toptancı bakışı reddeden, bireye de önem veren bir davranıştan söz ediyorum yani.
Daha önce de belirttim, sağcılık bir bencillik ideolojisidir. Dolayısıyla başkasını anlayabilmek için “empati” yapmaz sağcı birey. İnsanı çevreleyen koşulların, bireyin (olumsuz da olabilen) davranışlarında önemli olabileceğini aklına getirmez haliyle. Bu nedenle örneğin, hırsızlık solcu için toplumsal bir suçken, sağcıya göre bu sadece ahlaki bir meseledir. Sorun böyle kondu mu, cezanın belirlenmesi de kolaylaşır: Terbiye adı altında baskı uygulamak, nihayet katletmek. Bireyin bu “terbiye” silahıyla yola getirilmesi daha kolay, ama, sağcı için “ahlaksız kitle”nin “terbiye” edilmesinin yolu şöyle ağız tadıyla bir linçten geçer.
Bakın korkunç bir sağcı olarak Fethullah Gülen dün neler söyledi şu Gezi Parkı eylemleri dolayısıyla. Gezi Parkı’ndakileri (de) kastederek “onlara acımak lazım” diyebiliyor. İçinde “iktidar” barındıran bir tutum birilerine acımak. Sağcı birey -yoksul sağcı bile- kendini iktidar görür. Gülen, işte bu tür bir kitlenin “alimi”dir. Park kahramanlarını (da) “karınca” olarak küçümsemesi bencil sağ ideolojiye pek bir uygundur. “Alim” Gülen, “bunlara şefkat göstermeliyiz” derken, “kıyımdan önceki” son çağrıyı vurguluyor. Çünkü bu sözlerinin arkasından “onları terbiye etmeliyiz” cümleleri de geliyor. “Şefkatle terbiye etmek” cümlesi bile sağcının zihin koridorlarının “çeşit çeşit şefkat sunma” biçimleriyle dolu olduğunu gösteriyor. Terbiye ile Şefkat ayrı ayrı kavramlardır, malum, ki biri birini öteler. Şefkat’iniz varsa, Terbiye’de yöntem sorunu çıkar karşınıza. Terbiye için, - dozunun ne kadar olduğu önemli değil- “şiddet”e ihtiyaç vardır çünkü.
Rize’de işte bu Gülen tarzı alimlerin(!) “terbiye” ettiği kalabalıklar, “terbiye” edilmesi gerekenlere , “terbiye” verme fırsatını kaçırmadılar. Zaten başbakanlarının “evde zor zapt edilenler” olarak tanımladığı kesimler arasına sokulmakla, her an göreve koşacaklarına işaret edilmişti. Bunun onuruyla “meydane” atılmaları tabii ki beklenir. Çünkü, tahammülsüzlük üzerine kurulu zihin yapıları nedeniyle protestoya kafaları basmaz bunların. Tarz “kibriti çak, yak” ile “binayı bas, kafa kır” tarzı. Haliyle, doğaldır.
Bunları toplumsal fayda açısından gerekli hiç bir eylemde göremezsiniz. Ağacı korumak için eylem yapmazlar örneğin. Bunu da, o çok bildik “devletle çatışmama” “ahlakı”na getirip bağlarlar. Devlet Bahçeli’nin, taraftarlarına “Gezi Parkı’na gitmeyin” demesinin nedeni budur. Recepgiller sadece dinlerini, Devletgiller de sadece devletlerini severler. İki kesim de “insansız” bir din ile “insansız” bir devlet isterler aslında.
Bunların “dinlerinde”, bunların “devletlerinde” aslında hiçbir kıymeti harbiyeleri olmayan “insanlar” da ne yaparlar?
Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta ne yaptılarsa onu yapar.
Başka ne olabilir?