Kerem Esenoğlu
Kutsal yalan
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:10
Fransa’nın Dijon kentinde 1950’li yıllarda yaşandı bu olay. Kent kilisesi, büyükçe bir Noel Baba maketini törenle yaktı. Öyküsü Claude Levi-Strauss’un Metis yayınlarından çıkan Hepimiz Yamyamız adlı kitabında vardır. Sözkonusu kilise Hıristiyanlığın en önemli ritüellerinden biri olan Noel bayramının, Noel Baba figürüyle, sıradan bir eğlenceye dönüştürülüp, aşırı tüketim için gerekçe yapılmasına daha fazla tahammül edememiştir. Mesele bu.
Ben olsam Noel Baba’yı elbette yakıp, ocukların ruhundaki bir “güzel figürü” yok etmezdim. En fazla Noel Baba’nın bir dini figür olmadığını söyleyip, onun aslında ahlak denen güzel insan davranışına sahip, bunu da yardımlaşmayla gösteren bir figür olduğunu anlatırdım.
Herkes bilirki Noel Baba, büyüklerden çok, çocuklar için bir anlam ifade eder. Çok ama çok eskiden Hıristiyanlığın yardımseverliği de, çocuk sevgisi de bu figür üzerinden verilmek istendiğinden dini bir tarafı da var sanılır. Elbette ilgisi yoktur. Ama böyle sanılmasında başta kilise olmak üzere Hıristiyan kurumları bir sakınca da görmezler aslına bakarsanız. İşlerine de gelmiştir bu çünkü Hıristiyanlığın güzel yüzünü göstermek için bir hayli de yararlanmışlardır Noel Baba’dan. Bir çok kilisede Noel Baba giysili büyükler çocuklara hediye dağıtırlar günümüzde de.
Bu nedenle her kilise, maket yakan Dijon’daki o kilise gibi davranmamıştır. Dijon kilisesinin, -asla dinlere bakışımı olumlu hale getirmez ama-, bu maket yakma eyleminde çok yerinde bulduğum bir gerekçesi vardır: “Çocuklarda din duygusu yalanla uyandırılamaz”.
Sonuçta öyle ya da böyle dine yöneltmiyor mu çocukları Noel Baba? Dijon kilisesinin bundan memnun kalması gerekir haliyle. Hayır, memnun kalmaz. Yalan’ın kutsalının bile savunulamayacağı gibi bir etik tutuma sahiptir bu konuda kilise. Doğru olduğuna inananların yalana başvurmalarına gerek yoktur ayrıca. Kilise, dini öğretilerden çok, dinler yokken de var olan “ahlak”ı anımsayarak almıştır bu tutumu. Demek ki, ahlakın toplumda dinden çok daha yararlı bir işlevi vardır. Kilisenin tutumu bunun örneğidir.
Sadece çocuklarda değil her yaştan insanda ne “din duyusu” ne de kabulünü istediğimiz herhangi bir “veri”ye bağlılık “yalanla” gerçekleştirilemez. Gerçekleştirilmemeli daha doğrusu. Ama ülkemizde, “dindarlığa bulanmış bir toplumsal kültürün ne kadar yalan ürettiğini” başta Recep bey olmak üzere kimi dindarların yalana, hem de sıkça başvurmalarından anlayabiliyoruz. Bu kültür, “kutsal yalan” üretme konusunda pervasızdır. Başbakanından, “başörtülü bacısı”na kadar çok sayıda kimi “dindar” sürekli “mağduriyet” üzerinden kendi dindarlıkları hanesine yazılacak “haksızlığa uğramış imanlı” figürler yaratma çabasında olmuştur çünkü. “Sahte mağduriyet” için yalan uydurmanın, mağdur edilmiş imanlıya sempati doğuracağı kurnazlığı, fantazi dünyasının bir hayli geniş olduğu yaptığı açıklamalarla belli olan “Kabataş Kurbanı” “başörtülü bacı”da tezahür etmiştir. “Bacı”, sadece “başörtülü”, dolayısıyla da “dindar” olduğu için dinsizlerin saldırısına uğramış bir mağdure (!) olarak “dini vicdanın” bağrına sığınmakla kalmayıp, dindara yönelik “tehlike”nin ne kadar yanıbaşında olduğunu da göstermiştir diğer dindara sözümona. Bu bir kere gösterildi mi, dinsize karşı önlem adına alınan her tutum “mücahit” bir tutum olur çıkar. Ki, iman cephesi bu “tutum”a bayılır. Recep bey de “askeri vesayet”in “başörtülü bacı”ya saldırıyla sürekliliğine vurgu yapmaya devam eder. Bu din cephesinden bakılırsa, müthiş bir vurgudur. İşe de yarar. Bu vurgunun/vurguların yapılabilmesi için yalana gerek vardır. Yani daha çok yalan duyacağız demektir bu.
Yalandan nemalanmanın, “doğru/sahih” bir din için olacaksa bir sakıncasının olmadığını söylemeye elbette gerek yok. Yanıltılmış beyinlerin üzerine üzerine dini temalarla gidilmesi için “yalan”ın üretilmesi gerekir. “Başörtülü bacısı”na saldırıldığına inandırılmış sıradan imanlının gerçek bir “mücahid”e dönüşmesi, bu “saldırıya” itiraz etmezse dolaşacak sokak kalmadığına inandırılmasıyla mümkün. Gerisi “sokakları kazanmak için” insan katletmeye kadar gider. Yalanın doğurmayacağı vahşet yoktur.
Peki tüm baskılara rağmen “hayır, gençler camiide bira içmedi” diyen o imamı unutuyor muyum peki? Tabii ki hayır.
Ahlak, en olmadık zamanlarda ortaya çıkan, vicdan kaynaklı inatçı bir duygudur.
Nasıl unuturum?