Gülay Dinçel
'Sermaye barışı'nın Türkiye sermayesi cephesi
Yayın Tarihi: 15.07.2025 , 23:27 Güncelleme Tarihi: 16.07.2025 , 00:01
ABD emperyalizmi öncülüğünde Ortadoğu’ya getirilmek istenen “sermaye barışı”nın Türkiye sermaye sınıfının da iştahını artırdığı, özellikle Irak ve Suriye’ye yönelik emperyal hevesleri körüklediği görülüyor. Düş büyük: Uluslararası tekeller eliyle Çin’e alternatif yeni üretim, sömürü bölgeleri oluşturulurken yeni kâr olanakları yakalamak. İlk örneği İran’a yönelik saldırılarda ortaya çıkan tablo olmak üzere bu projenin hiçbir dirençle, sürtünmeyle karşılaşmadan ilerleme şansı bulunmuyor. Çin’in Ortadoğu’daki etkinliğini basit hamlelerle kırmak kolay değil. Sadece İran, Irak’la ekonomik bağları değil, Çin’in Suudi Arabistan’da, Katar’da, BAE’deki büyük sanayi yatırımları, İsrail ile silah teknolojisi dahil olmak üzere yüksek ticaret hacmi, finans kuruluşları üzerinden akıttığı sermaye, çok boyutlu bir etkinlik söz konusu.
Öte yandan “sermaye barışı” kapsamında uluslararası tekellerin Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez sermayesi, İsrail teknolojisi, Türkiye sanayi sermayesi becerileri diye özetlenebilecek bir işbirliğine dayanarak bir bölgesel ölçek oluşturması öngörülüyor. Genişçe sayılabilecek bir emperyalist koalisyonun üzerinde uzlaştığı bu projenin barındırdığı uluslararası ve bölgesel sıkıntılar, işin sadece Çin’in bölgedeki etkinliğini kırmaktan ibaret olmayan, aynı zamanda Çin’in dünyaya yönelik ticaretinin bir bölümünü ikame edecek üretim üsleri oluşturma hedefinin maliyetini ve taşıdığı zorlukları ayrıca tartışmak gerekir. Daha fazla veriyle yürütülmesi gereken bu tartışmayı bir başka yazıya bırakıp Türkiye sermaye sınıfı cephesine bakalım.
“Sermaye barışı”na Türkiye sermaye sınıfının angaje olduğu aşikâr. Ancak AKP ile CHP arasındaki kavgadan AKP içi itiş kakışa düzen içi siyasi gerilimlerin önemli dayanak noktalarından biri olan sermaye sınıfının yön arayışının sona erdiğini, güçlü bir doğrultunun ortaya çıktığını söylemek mümkün değil. Bu bağlamda sermaye grupları arasında “sermaye barışı”na yüklenen anlam, beklentiler, çekinceler konusunda önemli farkların oluşması, bu farkların yeni gerilim başlıklarına dönüşmesi olası.
Sermaye içi gerilimlerden ne anlıyoruz?
Türkiye sermaye sınıfının iç hiyerarşisinden kaynaklanan ve özellikle 2018 sonrasında sanayi sermayesinin açık bir biçimde kayırılmasıyla güçlenen bir gerilim hattı tanımlanabilir. Bölgesel sermaye ihracına dayalı bir genişlemenin sermaye kompozisyonunda (sanayi sermayesi kompozisyonu da dahil olmak üzere) bir bölümü öngörülmesi güç, önemli değişiklikler yaratacağı ve sözü edilen hattaki gerilimin artacağı söylenebilir. Hatta biraz daha ileri taşıyıp sermaye sınıfı içinde emperyal heveslerin başarıya ulaşmasının yaratacağı büyük dönüşümün sonuçlarına temkinli yaklaşacak kesimler olabilir yani bir tür “statükoculuk” ortaya çıkabilir.
Bir başka gerilim hattı AB’den kopmama refleksi olabilir. Türkiye kapitalizmi açısından son 30 yılda sermaye içi rekabette “regülatör” fonksiyonunu üstlenen Avrupa Birliği’nin yeni perspektifte nereye oturacağı, nasıl bir yer kaplayacağı sermaye sınıfı içinde önemli bir tartışma başlığı olmaya aday. Ki 2008 krizinden bu yana düşük tonda süren bir tartışmanın şiddetlenmesi olarak da okunabilir. “AB çıpası”ndan kopmama ya da yeni perspektife AB entegrasyonunu taşıma eğilimi ağır basan, bunu zorlayan sermaye grupları olacaktır. En Amerikancı, bölgede en fazla açılım şansı olanların bir bölümünün güçlü bağları nedeniyle bölgeye Avrupa kostümüyle çıkma arayışları göstermesi mümkün, yadırgatıcı da değil. Bir yanıyla ABD’nin Avrupa sermayesine daha doğrusu AB hantallığına kılıç darbesi olarak da değerlendirilebilecek bir projeye AB konfigürasyonuyla girmenin ne kadar sıcak karşılanacağı tabii bir muamma.
Bu bağlamda akla gelen bir başka gerilim başlığı ise “eldekini kaybetme korkusu” olarak formüle edilebilir. Türkiye kapitalizmi, son 20 yılda önemli sayılabilecek düzeyde sermaye ihraç etti. Bir bölümü Avrupa ve ABD pazarlarında bırakılan alanlara yönelik yatırımlar, bir bölümü Ortadoğu, Afrika gibi coğrafyalarda açılan yeni alanlardaki faaliyetlerdi. Kendi iç pazarını ikame etmeye yönelik olmayan, pazar garantisi yüksek, düşük riskli yatırımlar söz konusuydu. Ancak sermaye sınıfının şu önünde duran proje aynı zamanda yeni rakiplerin yaratılması anlamına geliyor, bir bölümü de bizzat sermaye sınıfının bazı alanlardaki üretimini bölgeye kaydırmasının sonucu olmak üzere. “Bir koyup üç alma” hesapları kadar “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” da mümkün.
Yukarıda işaret edilen gerilim başlıkları çoğaltılabilir elbette. Ama bu gerilimleri hafifletecek mekanizmalar da tabii ki mevcut. Öncelikle sıralanan başlıklar, Türkiye sermaye sınıfının “sermaye barışı”na güçlü imalat sanayi kasıyla ve kolektif becerileriyle katılması ön şartını dikkate alarak formüle ediliyor. Antep’ten halıcıların, Mersin’den gıdacıların halihazırdaki ticari bağlantılarını da kullanarak Irak’ta, Suriye’de yeni yatırımlar yapması veya bunun biraz daha genişlemiş haline tekabül eden bir hamleden çok daha ötesinin söz konusu olduğu düşünülüyor. Bu bağlamda yukarıdaki belirsizlikleri azaltacak, sermaye sınıfına, özellikle de büyük sermayeye güven verecek olan hiç kuşkusuz devletin, kamunun daha fazla işin içinde olduğu modeller olabilir. Nitekim geçtiğimiz hafta sermaye sınıfı adına Suriye’ye yapılan ziyarette dile getirilen formülasyon da böyle bir modele işaret ediyor.
Türkiye Odalar Borsalar Birliği (TOBB) bünyesindeki sermayedarlardan oluşan bir heyet 11 Temmuz Cuma günü Şam’daydı. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu başkanlığındaki heyette Bursa Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı, Gaziantep Ticaret Odası Başkanı, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı, Reyhanlı Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı, Sanko Holding Yönetim Kurulu başkanı ve bir dizi sermayedar yer aldı. Heyet HTŞ yönetiminin lideri Ahmet Şara başta olmak üzere bir dizi görüşme yaptı.
Hisarcıklıoğlu ziyarete ilişkin değerlendirmesinde görüşmeler kapsamında Suriye’nin yeniden imarına nasıl destek verilebileceğinin ele alındığını söylerken altyapı, inşaat, enerji, gıda, lojistik gibi birçok sektörde Türk firmalarının önemli roller üstlenebileceğine işaret etti. Lojistik avantajlara dikkat çeken Hisarcıklıoğlu Türkiye’de özellikle imalat sanayiinde faaliyet gösteren Suriyeli patronları da hatırlattı. Türkiye sermayesinin Suriye’ye yönelik iddialarının ölçeğini geçtiğimiz aylarda Kalyon ve Cengiz gruplarının dahil olduğu ABD ve BAE ortaklığındaki, yedi milyar dolarlık büyük bir enerji yatırımı için yapılan niyet anlaşması ortaya koymuştu.1 Hisarcıklıoğlu çıtayı biraz daha yukarı taşıyarak Türkiye’nin OSB tecrübesini Suriye’ye aktarabileceğini söyledi.2 Sektör ya da tesis bazında yatırım arayışlarının ötesine geçerek Suriye’nin sanayi altyapısının ayağa kaldırılması, yeni kapasite yaratılmasına yönelik daha kapsamlı bir role aday olunduğu görülüyor.
Biri söz konusu ziyarette heyette yer alan, biri de TOBB ile doğrudan ilişkili iki isim bir süredir “sermaye barışı”nın bölgesel hedeflerine yönelik çerçeveyi belirgin bir şekilde tartışıyor. Heyette yer alan isim TOBB bünyesindeki TEPAV’ın yöneticisi Güven Sak. Diğer isim ise TOBB Üniversitesi öğretim üyesi ve TEPAV’da danışmanlık görevleriyle yine TOBB ile bağlantılı Fatih Özatay. İki isim de bürokrasi kökenli, Sak’ın mesleki yaşamı SPK’da başlamış, Özatay ise Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı’na kadar gelmiş bir eski Merkez Bankası bürokratı. TEPAV ve akademik kariyerleri boyunca da hem güçlü uluslararası ilişkiler hem de devlet bağlantılarıyla sermaye sınıfına akıl verme, yol gösterme konusunda hafife alınmayacak bir yer kapladıkları söylenebilir.
Özatay, Haziran başında yayımlanan bir yazısında3 asgari ücret düzeyine itiraz ederken esas olarak sermaye sınıfına Türkiye kapitalizminin altyapısını “ziyan etmeme” çağrısında bulundu: “Açlık sınırının altında bir asgari ücrete karşın, dışarıya mal satmakta zorlanmak şikâyetinden ‘fabrikamı Mısır’a (ya da Bangladeş’e) taşıyacağım’ uç noktasına geçenler, gelişmiş ülkelerde ücretlerin çok daha yüksek olduğunu görmek istemiyorlar. Ancak Mısır ya da Bangladeş düzeyinde ücret ödeyerek dışarıyla rekabet ediyorlarsa, alsınlar fabrikalarını taşısınlar oralara. Demek ki çok verimsizler ve düşük teknolojili üretim yapıyorlar. Türkiye’nin enerji, haberleşme, insan gücü, lojistik, toprakaltı zenginliklerini ve benzeri kaynaklarını verimsiz ve dolayısıyla ancak düşük ücret vererek ayakta kalan üretim yapılarıyla harcamaya hakları yok. Giderlerse, hem aynı sektörlerde yüksek verimlilikle çalışanlar daha fazla serpilirler hem de kaynaklarımız israf olmaz.” Özatay rekabetçi kur yerine esas talep edilmesi gerekenin enflasyonla mücadele ediliyorken ithal girdi kullanımının azaltılması, dövizle borçlanmanın asgariye indirilmesi ve verimliliği artırıcı politikalara destek olunması gerektiğini söylerken bir yandan “üretimin bir bölümünün taşınması”nı içeren bir sanayi politikasına işaret etti.
Güven Sak ise son dönemde Çin rekabetini konu edinen yazılar kaleme alıyor. Sak, -biraz abartarak- Türkiye’nin hem bölgedeki pazarlarında irtifa kaybettiğine hem de Çin’in BAE’deki Cebel Ali Serbest Bölgesi gibi yatırımlarla tehdidini artırdığına işaret ederek Irak ve Suriye başta olmak üzere yeni bir dış ticaret politikası tasarımına ihtiyaç olduğunu söylüyor.4
Sak, Özatay gibi isimlerin “ısınma turları” attığı tartışmanın önümüzdeki dönemde hem genişlemesi hem derinleşmesi beklenir. Her iki ismin de emperyal heveslerin estetize edilmesi konusunda hayli gayretli olduğu görülüyor. Sermaye sınıfının sömürü olanaklarını ölçek genişleterek artırmasından Türkiye işçi sınıfının payına daha fazla sömürü başta olmak üzere çok büyük kayıplar düşeceği çok açık. “Sermaye barışı”ndan emekçilere refah geleceğini öne sürenlerin sermayeye hizmet ettiği de…
| Kemal Okuyan'dan 'süreç' değerlendirmesi: Cumhuriyetle dertleri var |
|