Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Pekin zirvesi ve 'sahnede iki şişman kadın'

Küresel hegemonya mücadelesinin iki “prima donna”sını da aynı sahnede gördük. Dünyanın bir finale gittiğinin iddia edebileceğimiz gibi yeni bir döneme girmekte olduğunu da ileri sürebiliriz bu sahneye bakarak.

Yayın Tarihi: 17.05.2026 , 22:59 Güncelleme Tarihi: 18.05.2026 , 13:59

Lütfen buradan kimse yeni nesil hakaret veya cinsiyetçilik çıkartmasın. Birçok dilde bulunan bir deyim bu. Tam olarak şöyle söyleniyor: “Şişman kadın sahneye çıkmadan opera bitmez”. Tahmin etmek güç değil. Kaynağı opera sanatı. Bir yoruma göre Wagner’in Nibelungen Yüzüğü adlı eserinde finale yakın sahneye çıkan ve dolgunca bir kadın olarak betimlenen Brünhild karakterinden esinlenilerek üretilmiş bir deyim.  

Pekin’de bu hafta gerçekleşen Çin Halk Cumhuriyeti – Amerika Birleşik Devletleri zirvesi bana bu sözü hatırlattı. Küresel hegemonya mücadelesinin iki “prima donna”sını da aynı sahnede gördük. Dünyanın bir finale gittiğinin iddia edebileceğimiz gibi yeni bir döneme girmekte olduğunu da ileri sürebiliriz bu sahneye bakarak.

Zirvede görüşülen konulara filan girmeyeceğim. Günlerdir çeşitli izliyor, dinliyoruz. Sadece SoLTV’nin haber bültenini dahi izleseniz yeterli olur fikir edinmek için.

İki ülkenin kapasiteleri, güçlü ve güçsüz yönleri sayısal olarak biliniyor. Bu standart verileri ölçebiliyor, karşılaştırabiliyorsunuz. Ekonomik büyüklük, üretim kapasitesi, doğal kaynaklar gibi. Ancak bir de aynı kolaylıkla ölçülemeyenler güç faktörleri. Örnek olsun, ülkedeki halkın duygu durumu, devlete inancı, bağlılığı böyle unsurlar. Tahmin yürütebilir, kamuoyu yoklamalarıyla bir miktar çözebilir ama tam olarak tespit edemezsiniz. 

Mesleğimden dolayı öznel olabilirim ama diplomatik kapasite de, net olarak ölçülemeyen bir değer. Bir kere diplomasi akıl gerektiriyor. Onu da ölçmek çok güç ama yokluğu miktarından daha kolay anlaşılabiliyor.

Diplomasinin ölçülebilir yönlerinden biri diplomatik temsilcilik sayısı. 2024 verilerine göre dünyada en çok ülkede Büyükelçiliğe sahip olan ülke Çin Halk Cumhuriyeti. ABD de onu çok yakından takip ediyor. Çin’in 173, ABD’nin 168 Büyükelçiliği var. Bu sayılara uluslararası kuruluşlar nezdindeki Daimî Temsilcilikleri, Başkonsoloslukları ve diğer temsilcilikleri de eklediğinizde sıralama değişmiyor.

Diplomasi çok uzun yıllardır salt temsilciliklerle ve diplomatlarla yürütülmüyor. İletişim devrimi o çağı kapattı. Şimdi temaslar da, bilgiler de parmak dokunuşları yakınlığında. Peki diplomasi sadece iletişim ve bilgi derlemekten mi ibaret? Elbette değil. Diplomasinin bugün de önemini koruyan işlevi fikrî hazırlık. Savaştaki lojistik gibi düşünün. Mazot yoksa tank, kerosen yoksa avcı uçağı çalışmıyor. Fikrî hazırlık olmayınca da diplomasi yolda kalıyor. 

Herhangi bir ikili toplantı ya da zirveye katılan devletin yöneticilerinin bilmeleri ve söylemeleri gerekenleri hazırlayanlar diplomatlardır. Üstelik bunu ham bir yığın halinde atıp kaçma lüksleri yoktur. Hangi bilginin nerede ve ne miktarda kullanılacağını da belirlemek durumundadırlar. Örneğin, “şu konu açılmaz ise hiç girilmeyecek, açılması halinde şunlar söylenecek ya da bu konuyu karşı taraf açmasa da bizim açmamız ve şu şekilde takdim etmemiz lazım”. 

Zirve veya toplantı iki dünya devi arasındaysa bu çok daha çetin bir iştir. Konuşulacak milyon tane konunun öncelik sıralamasını yapmak, bunların deyim yerindeyse gramajlarını ayarlamak, başka meslekten insanların ya da deneyimsiz kişilerin yapabileceği bir iş değildir. Bunu siyasi liderlere ve onlarla gelip giden geçici kadrolara bırakmak ise genellikle diplomatik anlamda felaketle sonuçlanır. 

Bu çetin hazırlığın en önemli aşaması ülkenizin dünyadaki çeşitli temsilciliklerinden katkı istemektir. Oralardaki Büyükelçileriniz kendilerince önemli gördükleri konuları mesleki deneyimleriyle süzer ve merkeze gönderirler. Elbette her gönderilen dosyaya girmez ama merkezdeki diplomatlar eski deyimle “ehem” ile “mühim”i ayıracak nitelikteyseler neyi seçip yerleştireceklerini bilirler. 

Dedik ya, devir değişti. Yapılan hazırlığa mutlaka dışarıdan da katkı gelir. Ziyareti yapacak ya da zirveye katılacak liderin siyasi kadroları da, hatta kimi zaman lider de bir şeyler ekler. Hazırlık böylece tamamlanır. 

Yukarıda anlattığımız ilk aşama eksik kalırsa, dosya da ortak akıl da eksik kalır. 

Diplomatların monşer diye aşağılanmaları, adam yerine koyulmamaları sandığımızın aksine endemik bir olgu değildir. ABD Başkanı Trump ve yönetimi bu konuda kimilerini kıskandıracak kadar becerikliler. Trump’ın ikinci görev döneminin ilk aylarında ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yüzlerce deneyimli çalışanın kapının öne konulduğu haberlerini okumuştuk. 

Trump yönetimi ayrıca ABD’de eski ve yaygın bir uygulama olan meslekten olmayan büyükelçi atamalarına hız vermiş, yine alışılagelmiş biçimde kampanyasına bağış yapan iş insanlarını, hatta akrabalarını, arkadaşlarını büyükelçi sıfatıyla önemli merkezlere atamıştı. 

Biz bunlardan Barack’ın herze tüketiminden haberdarız ama Paris, Brüksel, Varşova gibi merkezlerde Trump’ı temsil edenler de her ay yeni bir skandala imza atıyorlar. Merak eden internetten ayrıntılarını araştırabilir ama şu kadarını söyleyeyim: Brüksel’deki ABD Büyükelçisi Belçika’daki Yahudilerin sünnet ritüellerinde doktor bulundurulması zorunluluğunu protesto edeyim derken az daha kapı önüne konuluyordu. İsrail’in de elbette “Yahudi düşmanlığı yapılıyor” çığlıklarıyla balıklama atladığı kriz devam ediyor.

New Yorklu müteahhit/emlakçı Donald’ın diplomasiye ve meslekten diplomatlara duyduğu tepkinin bir yansıması da meslektaşı Witkoff’u dünyadaki her kritik konuya özel temsilci ataması, bir de yanına damadı Kushner’i eklemesi olsa gerek. Bunların siyasi düşünceleri, Siyonizme yakınlıkları, gittikleri ülkelerde aynı zamanda ticari girişimler yapmaları filan ayrı bir konu. En vahimi diplomasi konusunda zır cahil olmaları ve ellerine verilen her dosyayı kısa zamanda içinden çıkılamaz hale getirmeleri. Birinci örnek Rusya-Ukrayna dosyası. Sovyet mirası sayesinde gezegenin belki de en iyi diplomatik kadrolarından birine sahip olan Rusya, Witkoff’u birkaç ay içinde pilli oyuncağa çevirdi ve Trump’ın üç haftada çözerim dediği savaş tırmandıkça tırmanıyor. Bir başka örnek ise İran müzakereleri. Witkoff-Kushner ikilisinin savaş öncesinde Cenevre müzakerelerindeki sefaletini ve yanlarında getirdikleri sözde teknik uzmanların yetersizliğini aynı görüşmelere katılan bir Britanyalı diplomattan öğrenmiştik. 

Meğerse mesele bunlarla sınırlı değilmiş. ABD’nin dünyadaki 168 Büyükelçiliğinden en az 100 tanesinde Büyükelçi yokmuş. Meslekten filan değil, hiç yokmuş. Afrika kıtasındaki 51 Büyükelçiliğinden 37’sinde durum böyleymiş. Diyelim ki, Trump zaten Afrika’ya pek önem vermiyor. Geçen yılın sonunda yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nden de bu anlaşılıyordu. 

Dünyanın halihazırda en karışık bölgesi neresi diye sorsak herhalde çoğunluk Ortadoğu yanıtı verir. Nitekim Şi Cinping ile Trump arasında yapılan görüşmelere ilişkin açıklamalarda değinilen iki jeopolitik konu başlığından biri Tayvan, diğeri ise Ortadoğu’ydu. İşte o bölgede, şu an durmuş gözükse de, savaşın kollarının sıkça yokladığı Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Irak ve Kuveyt’te ABD’nin Büyükelçisi yokmuş!

ABD büyük ve güçlü bir ülke. Böyle bir hazırlık zaafı başka ülkelerle ilişkilerinde büyük sorunlar yaratmayabilir ama hegemonya mücadelesinde soluğunu ensende hissettiğin Çin’in karşısına dersini hiç çalışmadan çıkmanın telafisi olacağı çok şüpheli.

Çok erken konuşuyor olabilirim. Belki de iş hayatındaki en büyük başarısı Atlantic City kumarhanelerini kalkındırmak olan Trump’ın kolunda sakladığı kozlar var ve ABD’yi olduğundan da aptal ve zayıf göstererek Çin’i kandırmaya çalışıyor.

Yine de bu satırları yazarken gözüme ilişen Trump’ın Tayvan konusundaki sözleri, ABD’nin İran yenilgisine bir de Çin’e karşı diplomatik yenilgi eklediği izlenimini güçlendiriyor diye düşünüyorum.

ABD’nin Çin zirvesi sonrasında İran’a yeni bir saldırı başlatacağı ve bu kez İran halkına yönelik daha güçlü silahlar kullanacağı, daha ağır bir yıkım yaratacağı söyleniyor. Pentagon’un bölgeye yığdığı güç bunun için fazlasıyla yeterli. 

Trump buradan yine bir sonuç elde edemezse, bir tür teselli ikramiyesi için Küba’ya yönelebilir. Küba halkının ve dünya halklarının şiddetli direnişini bile göze alabilir.

Yalnız açık olan bir şey var. ABD geriliyor. Gerileme elbette dünya için daha ABD’yi daha tehlikeli hale getiriyor. ABD devrilirken gezegeni de devirmeye kalkışabilir ama bence artık devrileceği kesin. Bir noktada yanılmayalım. Trump’un “idiocratic” ve pervasız yönetimi bu gerilemenin sebebi değil sonucu. 

Ne demiştik en başta? Dünyanın bir finale gittiğini iddia edebileceğimiz gibi yeni bir döneme girmekte olduğunu da ileri sürebiliriz. Bir hegemonyanın yerini bir başkasının aldığı, iki şişman kadından birinin yere yığılıp sahnede kalanın tek başına şarkı söylediği bir dünya mı istiyoruz yoksa örgütlenip o sahnede hep birlikte şarkı söylemek mi?

Karar bize, dünya halklarına ait...

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları