Cangül Örnek
Zavallı Halk Partisi
Yayın Tarihi: 23.07.2026 , 23:37 Güncelleme Tarihi: 24.07.2026 , 00:03
Mustafa Kemal Atatürk, o günkü adıyla Halk Fırkası’nı Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ve Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Cumhuriyet devrimlerini hayata geçirecek siyasi otorite olarak kurmuştu. Devrimci Meclis olarak adlandırılan II. TBMM, Ağustos 1923’te çalışmalarına başladıktan sonra sonbaharda iki devrimci adım atılır: 1922 yılında saltanat kaldırıldıktan sonra Osmanlı monarşisi ile kopuşun önemli bir adımı olarak İstanbul yerine Ankara’nın başkent yapılması ve nihayet 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilan edilmesi. Yeni Meclis ve yeni fırka, bu önemli adımın örgütsel hazırlığıydı.
1924 yılındaki radikal devrimler ise Cumhuriyet’e laik karakterini verecekti: Hilafetin kaldırılması ve karma eğitimin kabulü bunlardan en önemlileriydi. Halk Fırkası bu sürecin örülmesi için gerekli örgütlü irade olarak düşünülmüştü.
Halk Fırkası’nın “kuruluş kodları” öncelikle bu süreçte ve partiye yüklenen bu görevde aranmalı. Bugün özellikle CHP’nin başına getirilen butlancı ekibin ağzında adeta bir boş gösterene dönüşen “Altı Ok” ifadesini tekrarlayıp durmak yerine, devrimlerin içini dolduran siyasi ruhu özetleyelim: Anti-monarşist bir Cumhuriyetçilik, kamu işlerinin dini temellere dayanmasına karşı laiklik, Hilafete karşı Hilafet yıkıcılığı ve ulusal sınırlar içinde ulusal egemenlik.
CHP, o CHP olarak kalmadı. Türkiye siyasetinin 103 yılına damga vuran bu parti; özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet ilkelerini esneten bir Soğuk Savaş Batıcılığına, daha sonra otoriter iktidara karşı haklardan bahseden bir direniş partisine, 1960’lardan itibaren yükselen sosyalist siyasetin etkisi altında ve onu sınırlamak üzere sosyal demokrasiye yaklaşan bir çizgiye, 1970’lerin sonuna doğru ise büyük sermayenin hedef aldığı bir aktöre dönüştü. Ama CHP gibi bir parti -yani bir yandan devletin kurucu partisi olup bir yandan da 1960’ların ortasından itibaren hızla kitleselleşen bir siyasi yapı olarak- hiçbir dönem sadece bu söylediklerimizden ibaret olmadı. Öncelikle şunu belirtelim: CHP, Cumhuriyet tarihinin önemli bir bölümünde muhalefet partisi olarak kaldı. Toplumsal dinamikler, sınıf mücadeleleri, uluslararası gelişmeler CHP’yi de sürekli olarak sarstı; partinin kendisini yeniden ve yeniden konumlandırmasına yol açtı. 12 Eylül’den sonra da Cumhuriyet’in kurucu partisi falan denilmeden kapısına kilit asıldı. Tekrar açılana kadar CHP’nin boşluğunu dolduran örgütsel açılımlar ilginç siyasal mutabakat örnekleri verdi. Erdal İnönü liderliğindeki SHP ile kısmen sola ve Kürt hareketine açılırken, yeniden kurulmasına izin verildikten sonra Deniz Baykal’ın liderliğinde anti-komünist bir statükoculukla sağa doğru yol aldı.
Bu girişi şu yüzden yapıyorum: İster CHP’li olun ister olmayın, bugünkü tartışmaları anlayabilmemiz için CHP’nin tarihinin Cumhuriyet tarihi ile özdeşleştiğini kabul ederek işe başlamamız gerekiyor.
Yakın tarihe gelirsek...
Özellikle 2000’li yıllarda CHP, “demokratikleşme” paradigmasına tutunarak iktidarını konsolide eden siyasal İslamcılık, milli sınırlar dışına açılmak isteyen sermaye ile ABD (ve AB) eliyle yürütülen Cumhuriyet’in yıkılma sürecine büyük ölçüde yedeklendi. Bu tespiti, parti örgütünün tamamı ya da CHP’yi destekleyen yurttaşlar için yapmıyorum. Partinin yönetici kademeleri; Cumhuriyet’in kodları olarak görebileceğimiz ulusal egemenlik, ulusal sınırlar ve laiklik başlıklarının her birine yönelik olarak başlatılan saldırının muhalefetteki kolaylaştırıcısı olarak rol üstlendiler. Bu rol, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir lider olarak ihanetiyle açıklanmaya çalışılırsa yaşanan gelişmelerin ne kadar köklü ve yapısal olduğunu anlamaktan uzaklaşırız. Ancak şu kadarını açıkça söyleyebileceğimizi düşünüyorum: Kemal Kılıçdaroğlu, tam da bu rolün gereği olarak teknik olarak Fethullahçıların yürüttüğü; ancak arkasında büyük sermayenin ve ABD’nin -ve hatta İngiltere ile Almanya’nın da- durduğu bir sürecin sonunda "Yeni CHP"nin liderliğine getirildi.
2000’lere gelene kadar CHP, hiçbir zaman aynı parti olarak kalmasa da kuruluş dönemi değerlerini az ya da çok ama bir şekilde temsil etme iddiasındaydı.
2000’lerin başından itibaren yürütülen süreç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerinin tasfiyesini amaçlayınca, onun değerlerinin siyasi sahada temsilcisi olarak konumlanan CHP de tasfiye sürecine sokuldu. Bunun için hırslı ancak ilkeleri olmayan ve Cumhuriyet’in tasfiye sürecini durduracak bir siyaset izlemeyeceği düşünülen bir kadroya ihtiyaç duyulduğundan kuşku duymamak gerekir.
Kılıçdaroğlu, her şeyden önce kendisini CHP’nin başına geçmeye ikna ettiği söylenen büyük sermaye temsilcilerinin vesayeti altında hareket eden bir siyasi aktördü. Faik Öztrak gibi isimlerin CHP’de uzun yıllar milletvekili yapılması ve parti politikalarının belirlenmesine doğrudan müdahale etmesi, bu vesayet ilişkisinin nasıl işlediğine dair bazı ipuçları veriyor. Ancak ileride CHP’nin 2000 sonrası tarihi yazılırken bu bağlantıların daha detaylı ve somut göstergeleri üzerinde çalışmak gerekir.
Kılıçdaroğlu CHP’sinin, AKP’nin sermayenin yayılma arzusuyla örtüşen dış açılımları başta olmak üzere kritik dönüşümlere itiraz etmesinin önündeki en büyük engelin bu vesayet ilişkisinden kaynaklandığını düşünüyorum. AKP iktidarının yeni açılımlar önünde takoz olarak gördüğü “eski ordu”yu tasfiye sürecinde ordu ve güvenlik konusunda gündemi sarsan raporlar yazan TESEV’le Kılıçdaroğlu’nun yolları boşuna kesişmedi.
Kılıçdaroğlu ve ekibinin AKP tarafından “butlan yönetimi” olarak CHP’nin başına yerleştirilmesi sonrası Kılıçdaroğlu’nun rejim değişikliğinin kritik uğraklarındaki “sorun çıkarmayan” tavrıyla ilgili çok şey konuşuldu. Zaten sorun çıkarması için çok fazla odakla kavga etmesi gerekirdi: AKP’yle ve onun devlet bürokrasisiyle, büyük sermayeyle, ABD ve AB’yle.
Bugüne gelirsek şunu söyleyebiliriz: Yakın geçmişimizdeki tüm önemli göstergelere rağmen Kılıçdaroğlu yönetiminin Cumhuriyet’in ve CHP’nin tasfiyesi başlıklarında ne kadar kritik bir rol üstlendiği hiçbir zaman bugünkü kadar berrak olmadı. Butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi’nin polis zoruyla zaptı sonrası yaptığı ilk konuşmadan itibaren seçilmiş genel başkan Özgür Özel ve ekibini “halkı ayaklanmaya teşvik etmekle” suçlaması, devletin genişlemesi gerektiği yönündeki sözleri, Osmanlı coğrafyasına yaptığı vurgular; bu yeni rejime politik olarak da ne derece angaje olduğunu gösterdi. Güçlü devlet övgüsü, Türkiye’nin bölgesine yayılması gerektiği vurgusu; AKP’nin Cumhuriyet’in kodlarını ortadan kaldırma politikası olarak da yorumlayabileceğimiz “Yeni Osmanlıcılık” açılımına verilen desteğin ifadesi oldu.
Butlan yönetimi böylece Cumhuriyet’in ulusal sınırlar içinde ulusal egemenlik ilkesine de laiklik ilkesine de anti-monarşizmine de açıktan ya da örtük olarak mesafe koyduğunu ilan etti. Anlatmaya çalıştığım gibi bu mesafe yeni ortaya çıkmış değil; ancak siyasi itiraf düzeyinde açıkça dile getirilmesi yeni.
Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak CHP’nin içine sokulduğu son tasfiye süreci başka ilginç yönler de barındırıyor. Belki de en çarpıcı olanı; Adalet Bakanlığı ile koordinasyon halinde hareket ederek tutuklamaların ve davaların gölgesinde CHP içinde bir tehdit ve tasfiye süreci yürüten ekibin, böylece devletin CHP’yi yutmasının da yolunu açması.
Bugüne kadar tek parti yılları CHP’si, 1936 yılından itibaren somutlaşan parti-devlet bütünleşmesi nedeniyle çok eleştirilirdi. 1936’da yapılmaya çalışılan, partinin ideolojisinin yeni devlete giydirilmeye çalışılmasıydı. İyi miydi kötü müydü, onu tartışmıyorum. Şimdiki parti-devlet bütünleşmesi ise AKP kontrolündeki devlet aygıtının CHP’yi ele geçirmesi olarak yaşanıyor. Yani bir parti olarak CHP öldürülüyor.
Bu tasfiyeye imza atan kadroların neredeyse tamamının vasat altı siyasetçiler olması, yaşanan sürecin bir gereği. Türk Dil Kurumu’nu kuran önderin fotoğrafını boş binaya asıp altına Türkçeyi katlederek slogan yazmak gibi “kalitesizlikler” de sürece çok uygun.
12 Eylül’den sonra ikinci büyük darbeyi alan CHP, bu kez kendi kadroları eliyle Yeni Osmanlıcı siyasal İslamcıların vesayetine veriliyor. Bu kirli işi üstlenenlerin yeteneklerinin ve niteliklerinin yerlerde sürünmesi, sürdürülen operasyonun gereği diye düşünülmeli.
Yine de Cumhuriyet’le birlikte tasfiye edilen CHP’nin hazin durumuna bakıp da “zavallı Halk Partisi” dememek elde değil.
“Zavallı Halk Partisi” ifadesini, 1950 seçimlerinin ardından ilkelerini kaybedip bir de üstüne seçim kaybeden CHP’yi eleştirmek için Yaprak dergisinde kaleme aldığı yazıda kullanan ünlü şairimiz Orhan Veli’yi de burada analım. Bir bilse; 1950’lerde açılan o yol nereye çıktı, neler yazardı kim bilir.
Ama kabul edelim; CHP’yi sevsek de sevmesek de hiçbirimizin aklına bu kadar trajik bir son gelmedi.