Cangül Örnek
İstanbul 1920, Ankara 2026
Yayın Tarihi: 10.07.2026 , 09:26 Güncelleme Tarihi: 10.07.2026 , 09:26
100 yıl önce İngiltere ve Fransa başta olmak üzere İtilaf Devletleri’nin işgal ettiği İstanbul’da yaşananları anlatan tanıklıkları ve o günün ruhunu canlandıran edebi metinleri pek çoğumuz bilir: Halide Edib’den Türk’ün Ateşle İmtihanı, Yakup Kadri’den Sodom ve Gomore, Mithat Cemal Kuntay’dan Üç İstanbul... Aynı zamanda Bilge Criss’in İstanbul’un İşgali başlıklı kitabı ve daha pek çok akademik araştırma, 1918’den 1923’e kadar İstanbul’a hakim olan karanlık tabloyu, bu tabloyu oluşturan kişileri ve olayları anlatır.
Bütün bu eserlerde anlatılan pek çok sahneyi, başka bir dünyada yaşanmışçasına, inanmakta zorlanarak okumuşuzdur. Örneğin, Halide Edib’in şu tanıklığı, işgal İstanbul’unda yaşananlara dair pek az şey bilenlere ilk okuyuşta gerçeküstü görünür:
"Yalnız şu var ki, Müttefik kuvvetleri, küçük bahanelerle, durmadan Türkleri tevkif ediyor, cezalara çarptırıyor ve bazan da Müttefik merkezlerinde fena halde dövüyorlardı. Evler zorla sahiplerinin ellerinden alınıyor, içerdekiler dışarıya atılıyordu."1
Anadolu’da kurtuluşa giden mücadelenin örüldüğü günlerde, İmparatorluğun başkentinde nasıl olmuş da bu kadar haysiyet kırıcı olaylar yaşanabilmiştir? Bana kalırsa insanı esas dehşete düşüren, işgal kuvvetlerinin tacizleri ve taşkınlıkları değil; işgal yönetiminin işlerini kolaylaştıran, işgali normalleştiren ve ona uyum sağlayan geniş bir işbirlikçi sınıfın varlığıdır. Bu listenin başını hiç kuşkusuz Padişah Vahdettin ve onun kurdurduğu hükümetlerin sorumlu mevkilerinde oturanlar çeker (Bu işgal işbirlikçilerini çok seven Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i de burada analım). Başka bir şekilde ifade edecek olursak; İstanbul’un işgalciyle birlikte hareket eden "yerli ve milli" unsurları vardı.
İşgal İstanbul’u tabii ki sadece teslimiyetten ibaret olmadı: Sultanahmet Meydanı’nda toplanan binlerin ve onları işgale karşı direnişe çağıran Halide Ediblerin öfkesi de şehri sarmıştı. Gizliden gizliye Ankara’ya insan ve silah kaçıran yer altı örgütlerinin faaliyetleri sürüyordu. Greve çıkan tramvay işçilerinin direnişi, işgalcinin keyfini kaçırmıştı. İşgale karşı çıkan ya da çıkacağı düşünülen aydınların payına ise tutuklanmalar ve sürgünler düşmüştü. Bütün bunlara rağmen İstanbul’daki direniş, teslimiyeti gölgede bırakacak kadar görkemli olamadı.
İşte, Kurtuluş Savaşı’nın yürütüldüğü şehir olan Ankara’nın başına, 2026 yılında ev sahipliği yaptırılan NATO Zirvesi vesilesiyle tam olarak bunlar geldi.
2026’da Ankara’yı, 1920 İstanbul’una benzettiler. Öyle ki, 1920 İstanbul’undaki işbirlikçilik manzarasında bir zamanlar gerçeküstü bulduğumuz sahneler, 100 yıl sonra bize de yaşatıldı. Şu farkla: İşgal İstanbul’u, adı üstünde işgal edilmiş, iradesi teslim alınmış, boyun eğerek kurtuluş arayan zavallıların İstanbul’uydu. 2026 Ankara’sı ise sözümona egemen bir devletin başkentiydi.
Yurttaşlarını, 2026 yılının başkentinde 1920’nin İstanbul’undakine benzer uygulamalara tabi tutan, siyasal İslamcı çizgiden gelen AKP iktidarı oldu.
Ankara’nın gecekondularını yol kenarlarına koyulan paravanlarla gizlemek, yurttaşına reva gördüğü yol çukurlarını NATO liderleri arabalarında sarsılmasın diye alelacele onarmak, sokak köpeklerini Batılı liderlerin steril gözlerine görünmesinler diye toplayıp ölüme mahkum etmek, esnafı dükkanından giyimine kuşamına kadar NATO liderleri için hizaya çekmek, Ankaralı yurttaşları apartman kapısından sokağa adımını atar atmaz GBT kontrolüne almak, sağı solu boyayıp parkları NATO liderleri yeşil görsün diye sulamak... Ama belki de en absürdü; uluslararası siyasette hiçbir ağırlığı olmayan, gelip geçici bir siyasetçi olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron sabah koşusuna çıkacak diye Ankara’nın en büyük parklarından birini halka kapatmak...
Sabah saatlerinde kapılarını kırarak bastıkları evlerde NATO’ya karşı çıkacağını düşündükleri insanları yok yere gözaltına almak, hatta tutuklamak gibi hukuksuzluklara imza atmak...
İşte son bir ayda; 1920 İstanbul’unda işgal kuvvetlerinin memnuniyeti için canını dişine takan zihniyet de, hatta 1949’da Amerikan Missouri gemisinin demirlediği İstanbul’un genelev sokaklarını boyamayı bir fikir olarak ortaya atan ve uygulayan zihniyet de tarihin utanç sayfalarından çıkıp yeniden aramızda dolaşmaya başladı.
2026’nın Ali Kemalleri de vazifelerini haya duygusundan arınmışçasına icra ettiler. Peyam-ı Sabah’ın uğursuz kalemi Ali Kemal, işbirlikçiliğin basındaki en ünlü numunesi olarak parmakla gösterilen düşük bir tipti. Bağımsızlık peşindeki Ankara’yı aşağılayan, İngiltere’nin gücüne boyun eğmeyeni gerçekçi olmamakla suçlayıp hakir gören Ali Kemal’in 2026 sürümlerini de utanarak izledik.
ABD Başkanı Donald Trump’a yapılan atlı karşılamada atların disiplinini öveni mi dersiniz, Saray’ın şatafatını "liderlerin ağzı açık kaldı" diye anlatanı mı, yoksa tören kıtasında mehter takımı yer aldığı için İmparatorluk günlerine geri döndük diye nara atanı mı... Ali Kemal’in bedenlerinde yeniden dirildiği yandaş kalemlerin taklalarını öfkeyle izledik.
Konuklar kimdi? ABD Başkanı, Alman Şansölyesi, AB Komisyonu Başkanı... Yani 80 bine yakın Filistinlinin öldürüldüğü soykırıma her türlü desteği verenler, İran’da okul bombalayarak 160 kız çocuğunu acımadan katledenler...
Filistin için, İranlı masumlar için tek kelime etmeden bu debdebeden başı dönmüşçesine ekranlarda Trump’ın uçağının Ankara’ya inişini, Macron’un sabah koşusunu uzun uzun anlattılar.
Ankara’nın sokak hayvanları NATO liderleri için toplanıp ölüme gönderilirken, minik Ankara kedisi yavrularını yabancı delegasyona şirinlik olsun diye zirvenin yapıldığı alana bizzat bunlar salıverdi.
Hiç kuşku yok ki Türkiye tarihinin en onur kırıcı sayfalarından birine tanıklık ettik.
Peki ama bu ülkenin onuruna, bağımsızlık duygusuna ne oldu?
Uzun uzadıya tahlil yapmaya bu aşamada gerek duymuyorum: Bağımsızlığın ve başı dikliğin düşmanı, siyasal İslamcılar ve farklı partileriyle sağ milliyetçilerdir. Saadet Partisi’ni ve Filistin direnişinin az sayıdaki savunucusunu bu kitlenin dışında tuttuğumu belirtmek istiyorum.
Aslında bunu hep söyledik: Türkiye’de siyasal İslamcıların ve sağ milliyetçilerin tarihi, Batılı devletlerle içli dışlı ilişkilerin tarihidir. Sadece Kemalistleri ya da bu ülkede laikliği benimseyen yurttaşları gördüklerinde akıllarına gelen kültürel Batı karşıtlıklarının, emperyalizme karşıtlıkla hiçbir alakası olmadığını defalarca söyledik, çokça yazdık. Tanık olduğumuz bu onur kırıcı tablo, o tarihin güncel bir sürümüdür.
Siyasal İslamcı çizgiden gelen ancak bugün ideolojik yakıtını kişi kültüne bulanmış monarşist hayallerden ve Cumhuriyet düşmanlığından alan AKP, bu zirveyi Türkiye toplumunu içine aldığı cendereye meşruiyet sağlamak için çok önemsedi. Batılı devletler ve NATO liderliği, AKP’ye içeride kurduğu yarı-monarşist, yarı-İslamcı, baskıcı rejim için aradığı meşruiyeti bir kez daha verdiler. AKP iktidarı için Ankara’nın esir edilmesinin meyvesi buydu.
Bu iş birlikteliğinde bize düşen ders, bağımsızlık ve özgürlüğün birbirinden ayrı kazanılamayacağını bir kez daha anlamak oldu.
Peki, NATO Ankara’da neden toplandı? Zirve, Batı'nın zayıflayan dünya hegemonyasını ayağa kaldırmak için daha fazla silahlanma ve daha fazla militarizasyon hedefiyle toplandı. Amaç dünya barışı değil, yaklaşmakta olduğuna dair belirtilerin arttığı dünya savaşının hazırlıklarını görüşmekti. Emperyalizm bir kez daha dünya savaşına hazırlanırken, 1920’ler İstanbul’unu 2026 Ankara’sında canlandırmak emperyalizm tarihine de pek uygun düştü.
Son sözü de her türlü yasak ve baskıyı yok sayarak sokağa çıkan komünistler, sosyalistler ve tüm ilericiler için söyleyelim: Bu ülkenin bağımsızlığına düşkün, savaş örgütlerine “defol” diyen sesi olarak tarihe onlar geçti.
Tanıklık ettik ki; yavru Ankara kedilerini bile o kirli ellerden bu siyaset kurtaracak.
- 1
Halide Edib Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Yenigün, 1998, s. 13.