Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

Siyasetin hukuku çiğneme ilkesi

Türkiye’de yasa tanımazlık, artık yeni hukuktur. Böyle bir ortamda hukuki mücadele kayyımı sıkıştırmak ve zaten zayıf olan toplumsal meşruiyetini daha da zayıflatmak için kullanılabilir. Ancak bu yöntem mücadelenin esasıysa, seçilmiş yönetime şimdiden geçmiş olsun.

Yayın Tarihi: 12.06.2026 , 12:30 Güncelleme Tarihi: 12.06.2026 , 12:31

Türkiye'nin yakın tarihinde kırılma üzerine kırılma yaşıyoruz. CHP’nin hukuksuz bir biçimde Asliye Hukuk Mahkemesi eliyle esir alınmaya çalışılması bu kırılmaların son halkası. Neden tarih bu kadar hızlandı ve yolcularını bu derece sarsıyor? İki nedenle: Çokça söylendiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodları ortadan kaldırılıyor. Birincinin de nedeni olarak ikincisi, Türkiye kapitalizmi içeride eşitsizliği çok hızlı bir şekilde derinleştirirken elde ettiği muazzam sermaye birikimiyle dışarıya yayılmak istiyor. Biriken karlarla tetiklenen bu kabına sığmazlık, siyasi aktörünü AKP’de buldu. Birbirlerini tamamlamalarının arkasında bu hakikat var.

Her yıkılma ve yeniden kurulma momenti en fazla hukuk kurumunu vurur. Çünkü hukuk; hayatın hızla akan siyasal, sosyal ve iktisadi gerçekleri karşısında işlevsel ve prosedürel olarak muhafazakardır. Bugün otoriterliği ve keyfi iktidarı açıklamak için en sık referans verilen isimlerden biri olan Carl Schmitt, sağcı bir hukuk ve siyaset teorisyeniydi. Bu iki alanı güç temerküzünü gerekçelendirmek üzere bir araya getiren bu ismin son yıllarda daha fazla okunması ve tartışılması tesadüf olmasa gerek. Yalnız, onun tutuculuğu değişim alerjisinden değil karşı-devrimciliğinden geliyordu.

Bugünün Türkiye’sine baktığımızda da değişim arzusu ile statükoculuğun eş zamanlı olarak işlediğini görüyoruz. Bir yandan, yayılmacılık ve Cumhuriyet yıkıcılığı tüm yerleşik normlara ve kaidelere takılmaksızın yol alsın isteniyor. Diğer yandan ise, bu dönüşümün, sınıf ilişkilerinde ve Türkiye’nin emperyalist sistemdeki yerinde radikal bir altüst oluşa yol açmaması için tedbir alınıyor. Bu nedenle, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu bu süreçte sınıfsal bir statükoculuk güçlü bir damar olarak var olabiliyor.

Bunun gibi hızlı akan karşı-devrimci yıkılma ve yeniden kurulma momentlerinde eski düzene temelini veren hukuki kaidelerin üzerinden silindirle geçilir. Çünkü böyle bir momentte, yani siyasi iktidar ile sermayenin eş zamanlı diktatörlük arayışında olduğu dönemlerde eskiyi yıkmak kanun dışına çıkmayı gerektirir. Aslında yaşadığımız tam olarak budur.

Bakmayın, her şeyin siyasi otoriterleşme ile açıklanmaya çalışılmasına. Siyasi otoriterleşme, biraz kestirme biçimde ifade etmem mazur görülürse, bir araç ve sonuçtur. Açıklamaya oradan başlayamayız.

Türkiye’nin yaşadığı bu dönüşüm sürecini durdurabilecek ya da yüzde 90’ın lehine işleyen bambaşka bir rotaya sokabilecek olan tek etken, halkın siyasete müdahalesidir. Muğlak bir şekilde de olsa halk egemenliği bilincini ve sınıfsal talepleri içinde barındıran bu tür bir müdahale her şeyi değiştirebilir.

Halkın siyasete müdahalesinin bizzat kayyım Kemal Kılıçdaroğlu tarafından kriminalize edilmesi ve egemenlere ihbar edilmesi de bundan. Kayyım da kendisine bu görevi verenler gibi kaide kaide üstünde kalmasın ama halk da yerinden kalkmasın istiyor.

Tabloyu böyle okuduğumuzda daha iyi anlıyoruz ki son 25 yılda siyasi sorunları yargıya havale eden tüm politik çıkışlar bu nedenle de yenilgiye mahkumdu. Yukarıda da belirttiğim gibi bu tür momentlerde eski paradigmayı muhafaza etmeye adanmış hukuk, eninde sonunda çiğnenir.

Ne yazık ki sadece ana akım siyaset değil, toplumsal mücadeleler de bu yolu izleyerek zayıfladı. Mücadele işyerlerinden, meydanlardan, okullardan mahkeme salonlarına taşındı; ilk zamanlarda kazanımlar böylece korunabildi ancak yıkım, yargı mekanizmasını dağıtmaya başlayınca önce bu yol tıkanmaya başladı, daha sonra ise yeni fiili “hukuk”, yukarıda bahsettiğim yıkım ve yeniden kuruluş sürecinde çok sert kullanılan bir araca dönüştü.

Toplumsal mücadelelerin hukuka sıkıştırılmasının sonuçlarına iki başlıkta örnek vereyim: Grev yasakları ve kadın hakları.

Türkiye tarihinde grev hakkını kullandırmamak için yasa dışına çıkmayan hiçbir iktidar yoktur. O yüzden önemli grevlerin yasaklanması bu ülkede bir siyaset kanunudur. Önceki yıllarda sendikalar, iktidarların grev yasağı kararlarını Danıştay’a götürüp kararları bozabiliyor ve böylece grevleri sürdürebiliyorlardı. Sonra ne oldu? AKP önce 2010 referandumuyla sonra 2015’te yargıya yaptığı örgütlü bir müdahaleyle Danıştay’ın yapısını değiştirdi ve Danıştay’dan işçi sınıfı lehine karar çıkmasını olabildiğince zorlaştırdı. Bugünün Türkiye’sinde kazanımla sonuçlanan işçi eylemlerinin, meşruiyetlerini topluma kabul ettirebilen ve toplumsal desteği arkasına alabilen eylemler olması, mahkeme koridorları yerine yürünmesi gereken yola dair derslerle dolu.

Kadın mücadelesine bakalım. Kadın örgütleri; taciz, şiddet ve cinayet davalarında mücadelenin toplumsal meşruiyetini artırdıkça ve konuya dair toplumsal bilinci yükselttikçe sınırlı da olsa sonuç alabiliyorlar. Ancak eldeki imkanların da sınırlılığı nedeniyle mahkemelere daralan mücadele, hak kayıplarına engel olamıyor. Bu nedenledir ki iktidarın hakları geri alan saldırısının önüne geçilemiyor. İstanbul Sözleşmesi ile yeni bir aşama kaydeden kadınların hukuki güvencelerden arındırılması süreci, Anayasa Mahkemesi kararıyla nafaka hakkının kadınların elinden alınmasına kadar uzandı. Bunu durdurabilecek tek şey, büyük bir toplumsal tepki ve hareketlilikti.

Bunları söylerken gelmeye çalıştığım bir nokta da şu: Bugün iktidarın doğrudan el attığı CHP’de de kayyım yönetimi ile seçilmiş yönetim arasında özellikle CHP parti tüzüğüne ve TBMM içtüzüğüne dayanan bir düelloya tanık oluyoruz. Kayyım, tüzüğü açık olarak çiğnerken kendisini oraya getirip oturtan yetkisiz mahkemeden çıkan karara yaslanıyor. Çünkü Türkiye’de yasa tanımazlık, artık yeni hukuktur. Böyle bir ortamda hukuki mücadele kayyımı sıkıştırmak ve zaten zayıf olan toplumsal meşruiyetini daha da zayıflatmak için kullanılabilir. Ancak bu yöntem mücadelenin esasıysa, seçilmiş yönetime şimdiden geçmiş olsun.

Tekrar edelim: Türkiye’de artık yasalar yok; fiili hukuk çok sert bir yıkım ve yeniden kuruluş aracına dönüşmüş bulunuyor. Dikkat ederseniz bir kez bile “hukuk devleti” kavramını kullanmadım. Gerek yok.

Yukarıda açmaya çalıştım: Bu tabloyu değiştirecek tek faktör halkın siyasetteki ağırlığı olduğu için CHP kayyımı Genel Merkez’deki alternatif grup konuşmasında “halk ayaklanması” iddiasıyla ihbarcılık yaptı. Dahası, kayyım, bu sürecin esas dinamiğinin siyasi ve iktisadi yayılma olduğunu iyi bildiği için, Cumhuriyet'in irredentizmi reddeden kuruluş ilkesini terk ederek Türkiye’nin Osmanlı coğrafyasında yeniden var olmasını bir siyasi hedef olarak dile getirdi. Yani kayyım Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında bu yıkım ve yeniden yapım sürecinin kodları vardı. Yasaların yok sayılması da zaten bu sürecin bir gereği.

Siyasetle yakından ilgilenen insanlar olarak ne yazık ki CHP tüzüğünün bize hiç lazım olmayan maddelerini bile öğrendik ama CHP’nin seçilmiş yönetiminin bu başlıklarda kararlı bir siyasi tavır aldığını görmedik. Son olarak Özgür Özel gazetecilere “Benim ve ekibimin suçu, ABD ve İsrail’in planladığı nizama uyum gösterecek bir aktör olmayı reddetmek” dedi. O halde, Newsweek’e yazı yazıp NATO’nun güvenliğini en iyi kendinizin sağlayacağını neden vadettiniz?

Cangül Örnek 'ın Son Yazıları