Cangül Örnek
Alın size çoğulluk, alın size sivil toplum
Yayın Tarihi: 19.06.2026 , 07:25 Güncelleme Tarihi: 19.06.2026 , 07:26
İsmailağa tarikatına bağlı Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel, 6 yaşındaki kızını müridi Kadir İstekli ile “dini nikah” yoluyla evlendirerek “çocuğun nitelikli cinsel istismarı” suçunu işlediği için 19 yıl hapis cezasına çarptırılmışken yetkililerin araya girmesiyle tahliye edildi. Bu cümleyi yazarken cümlenin anlattıklarından bir kez daha dehşete düştüm. Demek ki babalar, çocuklarının erkekler tarafından istismar edilmesini sağladıktan sonra araya yetkili kişilerin girmesiyle serbest bırakılabiliyorlar. Devletin ismi açıklanmayan yetkilileri ile tarikat bir olup 6 yaşındaki bir kız çocuğunun, bedenine ve ruhuna yapılanlar üzerinde tepinebiliyorlar ve bunu da kendilerine hak görüyorlar.
Nitekim, Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen zat, sosyal medya hesabından “büyük müjde” başlığıyla yaptığı paylaşımda “Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum” diyerek tahliye için bazı makamlardan destek istediğini ulu orta ilan etti. Tahliyede “emeği geçen yetkili, yetkisiz herkese” ve Yeni Şafak camiasına teşekkür etti. İşte, böyle, “yetkililerin” nitelikli cinsel istismar hükümlüsü için harekete geçtiği ve bunun için teşekkür aldığı bir Türkiye tablosuyla karşı karşıyayız.
O zaman 6 yaşında “evlendirilen”, 7 yaşından itibaren tecavüz edilen, yaşadığının tecavüz olduğunu bile bilmeyen 17 yaşında doğum yapan H.K.G.’ler kime güvenip seslerini çıkaracaklar: Devletin polisine mi, mahkemelerine mi, konuyla ilgili bürokratlarına mı?
Gümüşel’i, 6 yaşındaki kız çocuğunu, tecavüz etsin diye 30 yaşında bir erkeğe veren diğer babalardan ayıran tam olarak nedir? Yanıtını hepimiz biliyoruz: Tarikatı tarafından kollanan bir gerici olması. Bu kimliğin Türkiye’de hukuki ayrıcalık yaratmasını nasıl kabullenebiliyoruz?
Tanık olduğumuz bu utanç verici tabloyu daha da karanlıklaştıran, çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan hüküm giymiş bir tarikatçıyı karşılayan cübbeli ve sarıklı tarikat mensubu erkeklerin sevinciydi. Aralarında büyük boy tarikatçılarla aynı şekilde giydirilmiş küçük erkek çocukları da göze çarpıyordu. Ve dehşet verici şekilde onlar bu sevince ortak ediliyordu. Bir çocuk istismarı daha!
Başından beri bu korkunç suçu örtmek için gündeme getirilen iddia, Gümüşel ve tecavüzcü İstekli’nin, tecavüz mağdurunun “iftirası”na uğradığıydı. Kamuoyu önünde dillendirilen buydu. Örneğin Yeni Şafak ve Akit, H.K.G.’nin ifadesi ilk ortaya çıktığı andan itibaren bunun “Müslümanlara saldırmak için uydurulduğu”nu propaganda etmeye başladılar. Gazete büronuz Hiranur Vakfı’nda olsa dahi ses kayıtlarıyla desteklenen bir suçlamayı bu hızla yalanlayamazsınız. Kaldı ki kimse tarikatçı tecavüzcülerin suçunu Müslümanlara atfetmiyordu. Bu demagojinin arkasındaki hakikat, “iftira” iddiasının sadece görünüşteki savunma olmasıydı. Onların kimi zaman yüksek sesle dile getirdikleri ama çoğunlukla kendi aralarında dillendirdikleri “öz savunma”ları ise, küçük yaşta kız çocuklarıyla evlenmeyi kendilerine hak görmelerine dayanıyordu.
Konunun önemli bir diğer boyutunun yeterince vurgulanmadığını düşünüyorum. O da H.K.G.’ye tecavüz edildiğini yıllarca saklamak ve suç ortaya çıkacak gibi olduğunda tecavüzcüleri kurtarmak için yürütülen örgütlü faaliyetti.
Hiranur Vakfı çatısı altında yıllarca süren bir çocuk istismarının fark edilmemiş olması; anne, baba ve tecavüzcü dışında kimsenin “evlilik” denen bu sapıklıktan haberdar olmaması mümkün mü? H.K.G. çocuk yaştayken düğün bile yapılmıştı.
H.K.G.’nin anlattıklarını kamuoyuna duyuran gazeteci Timur Soykan’ın haberlerinde dikkat çeken bir detay daha vardı: 14 yaşındaki H.K.G.’yi muayene ederken çocuğun cinsel istismara uğradığını fark eden hekimin yaptığı suç duyurusunun ardından yaşananlar. Suç duyurusu üzerine H.K.G.’nin kemik yaşının tespiti için devlet hastanesinde kemik testi yapılması istenince tarikat bağlantıları kullanılarak röntgene 22 yaşında başka bir kadının sokulması sağlanmıştı. Bu da örgütlü olarak işlenen bir suçtu ancak üzerine yeterince gidilmedi. Sağlık personeli de dahil olmak üzere olaya karışanların İsmailağa bağlantıları hiçbir zaman araştırılmadı.
Özellikle son bir haftada Gümüşel’in tahliye edilmesi için örgütlü bir kampanya yürütüldüğü fark ediliyordu. Aynı anda pek çok sosyal medya hesabı Gümüşel’in iftiraya uğramış masum bir alim olduğunu savunuyor, mahkemeye hakaret ediyor ve yetkilileri göreve çağırıyordu. Eş zamanlı olarak Yeni Şafak ve Akit benzer içerikle haberler yaparak yetkilileri Gümüşel’in tahliye edilmesi için devreye girmeye çağıran kampanyanın medya ayağını oluşturdular.
Bu ayrıntıların işaret ettiği gerçek, çocuğa karşı cinsel istismar suçunun örgütlü olarak işlendiği ve örtbas edilmeye çalışıldığıydı. Gazeteci Timur Soykan, H.K.G.’nin elindeki delillere rağmen savcılığın iki yıl boyunca dava açmadığını da haberleştirdi. Neden?
Bu soruların yanıtları bizi hep tarikata götürüyor. Öyleyse kamuoyunun, bu davayı, Gümüşel ve İstekli’nin bireysel suçlarının yargılandığı bir dava olmaktan öteye götürmesi gerekirdi. Bu, tarikat suçunun ifşa olduğu bir davaya dönüştürülmeliydi.
Burada İsmailağa’ya özel bir parantez açmak gerekir. Bu tarikatın ve onun uzantılarının, devlet içindeki gücü 15 Temmuz’da sokaktaki çatışmalarda iktidarın para-militer gücü olarak hareket etmesiyle arttı.
Yani bugünkü Türkiye’de tarikat derken sadece siyasi ve ekonomik güçle desteklenen örgütlü gericiliğe değil, gerektiğinde sokakta kullanılan para-militer bir şebekeye de işaret ediyoruz.
Şimdi hepimizin önündeki ödev, bu şebekenin gayrımeşruiyetini siyasi olarak işlemek ve tarikatların dağıtılmasını tereddütsüz biçimde talep etmek. Elimizde önemli bir başlangıç noktası, 677 sayılı kanun var.
Bilindiği gibi, 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen bu devrim kanunu tekke, zaviye ve türbeleri kapatarak örgütlü dini cemaat ve tarikat faaliyetini durdurmayı hedeflemişti. Bu kanun, toplumsal ve hukuki yapının laikleştirilmesi açısından büyük öneme sahipti.
Tarikatçıların saldırdıkları bu kanun, 12 Eylül liberalizminin ve sol liberalizminin eleştirileriyle yıpratıldı. Devletin örgütlü dini kriminalize ederek yer altına ittiği, dini inancın bu toplumsal kaynaklardan uzaklaştırılarak merkezden resmi inanç olarak dayatıldığı, dinsel alanda çoğulluğun boy vermesine engel olduğu söylendi.
Burada şu kurnazlığa da işaret etmem lazım: Devletin resmi dini kurumları aracılığıyla İslam’ın “Sünni” yorumunu tek inanç olarak dayatması eleştirilirmiş gibi yapılarak aslında 677 gibi devrimci düzenlemelerin meşruiyetine saldırıldı. Tarikatların 1940’lardan itibaren Türkiye’nin düzeninin bir parçası olduğu, siyaset kurumundan orduya devlet bürokrasisiyle bütünleştiği bilinmesin istendi.
Kürt milliyetçiliğinin yeni tarih anlatısı da tam zamanında yetişti. Tarikatlar, Cumhuriyet tarihi boyunca asimilasyona ve yok saymaya karşı Kürtlüğün, Kürt dilinin yaşatıldığı direniş odakları olarak olumlandı.
Feminist hareket ise aynı süreçte Kemalist kadın haklarına karşı İslamcı kadınlarla yan yana gelişi gölgeleyebilecek bir gericilik karşıtlığından, tarikat eleştirisinden uzak durdu.
Çoğulculuk mitiyle, kadınların ve çocukların geleceği yendi.
Cemaat ve tarikatlara onların örgütlediği toplantılarda “sivil toplum örgütleri” muamelesi yapılırken onların o sırada ordu içinde darbe hazırlığında olması kadar büyük bir ahmaklığa tanık olmamızın üzerinden şunun şurasında ne kadar zaman geçti ki. Velhasıl, liberallerden ve Kürt milliyetçiliğinden bir beklentim yok.
Ancak kadın örgütlerinin “tarikatlar dağıtılmalı; kadınlar ve çocuklar özgürleştirilmeli” kampanyaları açmalarına, 677 sayılı Devrim Kanunu'nun uygulanmasını talep etmesine engel nedir?