Cangül Örnek
Siyasi bir cenaze ve bizim Deniz Göktaş
Yayın Tarihi: 03.07.2026 , 11:26 Güncelleme Tarihi: 03.07.2026 , 11:26
Bu hafta Filistinli yönetmen Annemarie Jacir’in Filistin 36 filmi üzerine yazmak üzere bilgisayar başına oturmuştum. Yazıyı biraz ilerletmiştim ki önüme Deniz Göktaş’ın ülkesine dönerken havaalanında gözaltına alındığı haberi düştü.
Günlerden 2 Temmuz’du.
Deniz Göktaş’ın gözaltına alınma gerekçesi “halkın bir kesiminin dini değerlerini aşağıladığı” iddiası. Mizahtan suç çıkar mı, ülkesine dönen insan gözaltına alınır mı sorularını sormanın anlamsızlaştığı bir ülkede yaşıyoruz; kabul.
Ama günlerden 2 Temmuz’du.
2 Temmuz’da, yani dini değerlerinin aşağılandığını ileri süren bir grup gericinin Sivas’ta diri diri insan yaktığı bir katliamın yıldönümünde, Deniz Göktaş mizah yoluyla bir kesimin dini değerlerini aşağılamaktan gözaltına alındı.
2 Temmuz 1993 günü Madımak’ın önüne toplanan gerici güruh da mizah yazarımız Aziz Nesin’i dini değerlerini aşağıladığı gerekçesiyle yakmak istemiş, Nesin son anda yakılmaktan kurtulmuş ancak 33 aydınımız yanarak can vermişti.
Deniz Göktaş’ın gözaltına alınması için bu tarihin bilinçli olarak tercih edildiğini zannetmiyorum. Ancak 2 Temmuz günü Aziz Nesin’in yolundan giden genç bir mizahçıyı, üstelik Alevi olduğu bilindiği halde gözaltına almak, bu toplumun büyük bir kesimine “sizin hassasiyetleriniz bizim için hiç hükmündedir” demek anlamına geliyordu.
Oysaki Deniz Göktaş gösterisini Youtube’a yüklediği günün sabahında gözaltına alınmayınca, AKP iktidarının kalemşörleri bile rotayı şaşırmış, yaşanan gecikmeyi yorumlamaya başlamışlardı. Aslında hepsi aynı şeyi söylüyordu: Deniz Göktaş’ın “başına işler gelecekti”, hemen gelmemişti ancak bir süre sonra mutlaka gelecekti. Zannettikleri kadar uzun beklemeleri gerekmedi.
2 Temmuz günü ülkesine dönen Deniz Göktaş, havaalanında gözaltına alındı, sonra da Emniyet’te ters kelepçeli görüntüleri çekilerek servis edildi. Pek çok kişi “neden” sorusunun anlamsızlaştığını düşünse de bu yapılanların altında yatan dinamikleri hatırlatmadan siyaset yapamayız.
Çok tekrarlandı biliyorum ama düğüm noktası yine aynı: Bu iktidar, artık halkı ikna yoluyla yönetme kabiliyetini kaybetti. Yönetebilmek için halk içindeki farklılıkları düşmanlaştırmaya ihtiyacı var. “Türbanlı bacıma saldırdılar”, “dinimizi aşağıladılar”, “Ekrem İmamoğlu aslında Rum dönmesi”, “Aleviler, kripto Ermeni”, “Çocuk tecavüzcüsü tarikatları hedef alanlar aslında Müslümanlara saldırıyorlar”... Liste uzar gider. Düşmanlaştırmadan konsolidasyon sağlanamıyor. Aslında bugün bu yöntemin bile eskisi kadar etkili olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak ellerinde alternatif araçlar kalmadı.
Nedenini açıklarken tereddüt etmeye gerek yok: AKP’nin davası da hikayesi de bitti.
Gözden kaçtı ancak iktidarın cenazesi, bundan bir hafta önce düzenlenen AKP’nin 33. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda sembolik olarak kaldırıldı.
AKP’nin eski ve yeni ağır toplarının katıldığı toplantıda, Recep Tayyip Erdoğan kürsüdeyken AKP’nin 25. kuruluş yıldönümü için hazırlanan “Efsane Büyük Başkan” şarkısı ilk kez çalındı. Katılımcılar şarkıyı ayakta dinlediler dinlemesine ama alkışla tempo tutarken sergiledikleri isteksizlik ve heyecansızlık salonu tükenmişlik hissiyle doldurmuştu. Şarkının klibinde AKP’nin artık koflaşmış siyaseti, Erdoğan’ın gençlik yıllarına ait görüntüleri ve mahkeme görüntüleri bol bol kullanılarak giderilmeye çalışılmıştı. Gelecek sunamadıkları oranda geçmişe sarılan ama artık o geçmişi de tüketen bir hareketten bahsediyoruz. Görüntülerini klibe serpiştirdikleri yargılamaların daha büyüklerini ve daha hukuksuzlarını sürdürüyorken kim neden eski görüntülerden etkilensin? Klibin kimsede bir heyecan uyandırdığını zannetmiyorum. Çünkü artık siyasette bıraktıkları büyük boşlukları lider kültü ile doldurma dönemini de kapatmış görünüyorlar. 25. yıllarında artık Erdoğan’ın varlığı da eskisi kadar etkili bir uyarıcı değil.
“Efsane Büyük Başkan” şarkısı çok kötüydü. 25 yıllık iktidarlarında kendilerine de ülkeye de hiçbir estetik katkısı olmamış bir hareketin, şarkı bile üretemeyecek noktaya geldiğini izledik. Ben şarkıyı bir tür cenaze marşı gibi dinledim.
Salonda güzel bir şarkı dinliyormuş gibi rol yapan, ayakta tempo tutanların akıllarından da, muhtemelen, Erdoğan sonrasına oynayanların birbirlerine karşı başlattıkları ayak oyunlarında hangi pozisyonu tutacaklarına dair sorular dönüyordu. AKP kurucularının suratları ise alabildiğine asıktı. Herkes yorgun görünüyordu. Tüm ayrıntılar bu hareketin ruhunun çoktan uçup gittiğine işaret ediyordu.
Artık AKP derken ülkeye vereceği bir gelecek perspektifi olmayan ve kendi yönünü de kaybetmiş bir hareketten bahsediyoruz. Bir süredir parti örgütünün bıraktığı boşluğu da Erdoğan’a bağlılıkla telafi etmeye çalışıyorlardı. Artık onun da sınırlarına gelindi. Kritik kademelere kadroları yerleştirilen ve böylece Bilal Erdoğan’a bağlı kılınmaya çalışılan bir parti örgütü de ne kadar yol alır, bilinmez.
Üstelik bir süredir ülkede gündemi onlar kuramıyor. CHP’nin kavgalı da olsa oluşturduğu gündemin peşinden sürükleniyorlar. İşçi eylemleri, direnişler, davalar bile gündemi daha fazla belirleyebiliyor.
AKP’nin bitmiş ömrüyle, Erdoğan’ın karizmasının sınırlarına gelinmesiyle birlikte yapabilecekleri tek şey var: Zor aygıtını sonuna kadar zorlayarak kullanmak ve bu sırada emperyalist merkezlerin AKP’den vazgeçmesinin önüne geçmek. Ankara’daki NATO zirvesine bu kadar önem vermeleri bundan. Kemalistleri “Batı hayranlığı” nedeniyle suçlarken NATO liderlerine yaranmak için en banal işlere girişmeleri bundan. 75 yaşındaki bir öğretmeni yasadışı örgüt bahanesiyle şafak baskınıyla gözaltına alıp tutuklamaları bundan.
İşte Deniz Göktaş’ın mizahı, AKP iktidarını böyle bir anında yakaladı: Siyasi olarak tükenmiş, ABD’nin kendilerinden vazgeçmemesi için her şeyi yapmaya hazır halde. Karizması eskisi kadar güçlü olmayan liderlerine mizah oklarının saplanmasına seyirci kalamazlardı. Lider kültünü iyi kötü ayakta tutmaya ihtiyaçları var. Deniz de zeki bir adam olduğu için bunu fark etmiş ve gözaltına alınmadan önce yaptığı son paylaşımda gösterisinin karşı tarafın ısrarla konuşmadığı Erdoğan’la ilgili bölümüne dikkat çekerek “şah” demişti.
Zannediyorsunuz ki Deniz’i gözaltına alarak “mat” dediler. Hayır, diyemediler. Deniz, “şah” diyerek bu toplumu korkmamaya çağırdı. Korku duvarının zayıfladığını hissetmeyen olmasa gerek. İhtiyacımız olan bundan sonrasını doğru siyasetle yürümek. Toplum korkusunu aşabilir ama yönsüzlükle yol alamaz.
Şimdilik son sözümüzü şöyle söyleyelim: Kimsenin hakkını yememiş, emekçi, solcu bir ailenin yetiştirdiği, kendini bu topluma karşı sorumlu hisseden tertemiz bir genç adam; onları zor anında yakaladın. İyi ki varsın!