Cangül Örnek
TESEV’de test edilmiş bir lider: Kemal Kılıçdaroğlu
Yayın Tarihi: 29.05.2026 , 07:48 Güncelleme Tarihi: 29.05.2026 , 08:18
Geçtiğimiz hafta AKP kayyımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin tepesine bir yargı müdahalesiyle yerleştirilmesi ve ardından parti genel merkezine polis operasyonu yapılması, 12 Eylül cuntasının ruhunun aramızda olduğuna işaret ediyordu. Apoletsiz darbe, haliyle, apoletli olanın ruhunu taşıyor.
1980 darbesi Türkiye’yi hızlı bir örgütsüzleştirme sürecine sokmuştu. Cunta iktidardan resmi olarak çekilirken yeni açılan siyasi partilere istediği şekli vermek için elindeki tüm araçları kullandı. Kapatılan partilerin liderleri için siyasi yasak getirildi. Darbecilerin açılmasını istemediği siyasi partilerin kurucuları beğenilmedi ve kuruluşlarına müsaade edilmedi; bu eleme sürecine rağmen kurulabilen siyasi partilerin seçimlerde gösterdikleri adayların üzeri çizildi. 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu ile siyasi partilerin parti liderlerinin küçük dükalıkları olması amaçlandı.
Türkiye’de partili siyaset darbeden sonra uzun süre kendine gelemedi. Tekrar canlanışı 1980’lerin sonunu buldu. Ancak Türkiye emekçilerini siyasi partisizleştirme atağı kesintiye uğramamıştı.
Darbeyi tamamlayan bir diğer örgütsüzleştirme girişimi iki önemli ideolojik tema üzerinde yükseliyordu. Bu girişim, darbecilerden değil ama darbenin örgütlü solu tasfiyesi ile zemin hazırladığı “yeni sol”dan ya da Türkiye’deki adlandırılma biçimiyle “liberal sol”dan geldi. Burada uzun uzadıya yeni sol tanımı yapmayacağım. Konumuz onlar değil.
Ancak bugün geldiğimiz noktayı anlatabilmek için bu solculuğun iki alametifarikasını vurgulamam gerekiyor: Bunlardan biri, sivil toplumculuğun partili siyasetin yerine ikame edilmesi; diğeri ise siyasi iktidarı amaçlayan siyasi program ve faaliyetlerin taşlanmasıydı. Bu yeni sol rüzgar 1980’lerin son yıllarında esmeye başlamışsa da tartışmaları belirlemesi ve bir ideolojik saldırı haline gelmesi 1990’ları buldu. 1990’larda hem ideolojik olarak hem de “örgütsel” olarak yeni sol ile “yeni liberalizm” arasındaki zaten geçişken olan sınırlar tamamen sise bulandı.
Bu iki ideolojik saldırıyı bir arada okuyarak bugün CHP’nin başına gelenleri ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun kayyımlığa uzanan siyasal hayatını yorumlamak mümkün. Önce iktidar sorunundan başlayalım.
AKP iktidarı, siyasi partilere saldırırken aslında neye saldırıyor?
AKP bugünün Türkiye’sinde halk egemenliğini ortadan kaldırmaya çalıştığı için siyasi parti olmanın özüne doğrudan bir saldırıda bulunuyor.
19. yüzyılda partili siyasetin yükselişi kitlelerin siyasete yön vermeye başlamasıyla ve devlet iktidarını farklı siyasi programlar ekseninde dönüştürmeyi amaçlayan örgütlü siyasetin ortaya çıkışıyla başladı. O yüzden hem sistemin egemen sınıfları hem de egemen sınıflarla mücadele edenler açısından siyasal örgütlerin ve onların etrafında örülen siyasi parti formunun ortaya çıkması önemli bir tarihsel aşamaydı. Osmanlı-Türkiye tarihinde de halk egemenliği ile siyasi partiler birlikte yükseldi.
Halk egemenliğine saldırı, iktidar alternatifi olan siyasi partilerin ezilerek iktidar mücadelesinden düşürülmesini gerektiriyor.
Yeniden ifade etmek gerekirse; CHP’nin 38. Kurultayı’nın sonuçlarını sıfırlamaya yönelik mutlak butlan kararı alınması ve ardından kayyım atanmasının nedeni, CHP’nin iktidara gelme olasılığıydı. CHP’nin uzun yıllar yüzde 25 bandından memnun bir partiyken son yıllarda yeni bir rotaya girmesinin, daha doğrusu itilmesinin, nedenlerini burada tartışmayacağım. Sadece bunun lider değişimiyle açıklanmasının çok sığ bir yaklaşım olduğunu vurgulamakla yetineceğim.
AKP’den devam edelim: Şimdilik parti kapatmayan AKP iktidarı, çok partili siyaseti iktidara aday olmayan partilerden müteşekkil bir siyasi curcuna olarak yönetmek istiyor.
CHP’yi iktidar mücadelesinden düşürmek için bu partinin başına kayyım atanmasına tepki gösterenler arasında, yukarıda yeni sol olarak andığım sivil toplumcu liberal sol isimlerin ve çevrelerin de bulunmasına, herhalde, tarihin bir ironisi demek lazım.
Bir sivil toplumcu olarak Kemal Kılıçdaroğlu
Aslında onların 1990’lar boyunca yükselttikleri sivil toplumculuk esasen bir egemen sınıf projesiydi. Bu yönüyle, solun iktidar hedefinin muğlaklaştırılması, partili siyasetin dağıtılması halkın örgütsüzleştirilmesi projesinin önemli bir ayağıydı. Ancak bundan ibaret değildi.
Zaman içinde sivil toplum adı altında başka mücadeleler de verilir oldu. AKP-Fethullah ortaklığının sermaye ile eşgüdüm halinde rejim değişikliği için etüdler yapabilmek ve bu konuda gündem oluşturmak için ortak platformlara ihtiyaç vardı. Bu platformlardan biri de Türkiye Sosyal ve Ekonomik Etüdler Vakfı (TESEV) oldu.
İşte bu süreci iyi okuyarak kendisine konum yaratan isimlerden biri de Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Kılıçdaroğlu’nun siyasi geçmişini kazıdıkça elde ettiğimiz bazı verileri bir araya getirelim.
Bu zat, Ahmet Kekeç’in tanıklığına göre 1994’te Cem Boyner tarafından kurulan Yeni Demokrasi Hareketi ile birlikte hareket ediyordu. 1999 yılında SSK’dan Genel Müdür olarak emekli oldu ve aynı yıl Bülent Ecevit’in DSP’sinden milletvekili olmak istedi. İddialara göre Ecevit kendisini “meçhul” olarak değerlendirmiş ve Kılıçdaroğlu istediği vizeyi alamamıştı. Bunun üzerine bir sonraki genel seçimde soluğu CHP’de aldı ve 2002 yılında milletvekilliği hayalini gerçekleştirdi.
Ancak küçük bir inceleme, onu CHP genel başkanlığına taşıyacak ilişkileri daha önce kurduğunu gösteriyor. YDH’de Can Paker gibi isimlerle birlikte olan Kılıçdaroğlu, daha sonra da bu çevreyle yol yürüdü.
Büyük sermayenin önemli düşünce kuruluşlarından TESEV’e Nejat Eczacıbaşı’nın istediği üzerine üye olduğunu kendisinden öğreniyoruz. Bu üyeliğin tam olarak ne zaman gerçekleştiğine dair güvenilir bir bilgi yok. Eczacıbaşı tarafından 1961’de kurulan TESEV’in bir vakıf olarak yeniden yapılanması 1994 yılında. TESEV’in Vakıf Senedi’nde 2001 öncesi mütevelli heyeti üyeleri arasında 183. sırada onun ismini görüyoruz. Çok yüksek ihtimalle sivil toplumculuğun zirve yılları olan 1990’ların ikinci yarısında yani henüz SSK’nın başındayken büyük sermaye ile aynı örgütün üyesi olmak istedi.
Ancak TESEV sıradan bir sivil toplum örgütü değildi.
Vakıf senedindeki bilgilere göre yönetiminde Can Paker, İshak Alaton, Osman Kavala, Hüsnü Özyeğin, Ali Sabancı, Ethem Sancak, Faruk Süren, Cüneyd Zapsu, Feyyaz Berker, Bülent Eczacıbaşı gibi büyük sermaye gruplarının önemli isimleri yer alırken az sayıdaki üst düzey bürokrat da TESEV’in mütevelli heyetine üye olmuştu. Vakıf senedinde ismi mütevelli üyesi olarak verilen 300 kişi arasındaki bürokratların kimler olduğunu yapay zekaya sorduğumda bana 13 kişilik bir liste verdi. Listeye emekli diplomatları dahil etmemesini istemiştim. Bu liste incelendiğinde listedeki isimlerin pek çoğunun eski bürokrat olduğu ve bürokrasideki kariyerlerini tamamladıktan sonra uzun yıllar aktif siyasal hayatın içinde oldukları, hatta hükümetlerde üst düzey görevler üstlendikleri görülüyor. Kılıçdaroğlu, hâlâ üst düzey bir bürokrat iken TESEV’e üye olmuş ya da üyeliğinden kısa süre önce üst düzey bürokrasiden emekli olmuş tek isimdi. Açık bilgi olmadığı için tahminde bulunuyoruz.
TESEV’in bir diğer önemli özelliği 2000’lerin ortasından itibaren faaliyetlerinin neredeyse tamamının George Soros Vakfı tarafından finanse edilmesiydi. Bu mali ilişkiyi mümkün kılan ise, AKP iktidarının 2004 yılında yaptığı bir değişiklikle vakıfların uluslararası fonlar almasını kolaylaştırmasıydı.
Kılıçdaroğlu, CHP genel başkanlığı süresince TESEV üyeliğini gizli tuttu. Çünkü 2000’lerin ortasından itibaren TESEV, rejim kavgasında orduyu sıkıştırmak isteyen Fethullahçılara demokratikleştirme, güvenlik reformları, asker-sivil ilişkileri gibi konularda tartışma yaratan raporlar yazdırmaktaydı. Fethullahçılar TESEV’de rapor yazarken Ergenekon süreci sürmekteydi. Kılıçdaroğlu ise bu dönem boyunca TESEV üyeliğini sonlandırmamıştı.
Şimdi Kılıçdaroğlu’nun TESEV üyeliğinin nasıl ortaya çıktığını hatırlatmak istiyorum ki Türkiye siyasetinin nasıl bir bataklığa dönüştüğü anlaşılsın.
Kılıçdaroğlu’nun bahsini geçirmediği TESEV üyeliğini o zamanlar başında bulunduğu Gerçek Gündem’de belgeli olarak haberleştiren kişi, şimdi Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak atanmasını kutlamak için CHP’nin kapısında davul çalan Barış Yarkadaş’tı. Belgeyi Yarkadaş’a Gürsel Tekin’in verdiği ileri sürülüyordu ancak bu iddianın doğruluğu bilinmiyor. Kesin olan, Yarkadaş’ın 13 Kasım 2011 tarihli Gerçek Gündem köşe yazısında Kılıçdaroğlu’nu ideolojik olarak TESEV etkisinde olmakla eleştirdiği bir yazı yazmış olduğudur. Yazı, muhtemelen Yarkadaş’ın CHP milletvekili olması üzerine silindiği halde farklı yollardan yazıya ulaşmak mümkün. Bu bilgi ortaya çıkar çıkmaz o günkü CHP tarafından hızla yalanlanmış ve ardından Kılıçdaroğlu bizzat itiraf edene kadar çeşitli tartışma ve spekülasyonlara konu olmuştu. O sırada Fethullahçıların önde gelen savunucularından Nagehan Alçı, Kılıçdaroğlu ile Açık Toplum Enstitüsü Türkiye temsilcisi Hakan Altınay’ın çok yakın dost olduklarını, TESEV üyeliğinde de bir gariplik olmadığını savunuyordu.



TESEV’cilerin iki siyasetçisi: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu
Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu söyleniyor. Sancak’la aynı anda TESEV yönetiminde yer alan Cüneyd Zapsu ise Recep Tayyip Erdoğan’ı ABD yönetimine ve AB’ye lanse eden sermayedar olarak biliniyor. Yani TESEV Yüksek Danışma Kurulu’nda Kılıçdaroğlu’nun referansı ile Erdoğan’ın referansı birlikte görev üstleniyordu. Ancak bana kalırsa Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye önerilmesinde onu TESEV’e davet eden Eczacıbaşı’nın da bir rolü olmalı; dolaylı olarak Koçların da. Koçlar her zamanki gibi ortada kendi soyadlarıyla görünmüyorlar. Soyadlarını perde arkasında tutmak için işlerini Eczacıbaşılara, Feyyaz Berkerlere ya da İnan Kıraç’a yaptırıyorlar.
Hayatın her alanında olduğu gibi, hatta belki tüm alanlardan daha fazla siyasette ilişkilerin, doğru ilişki ağlarıyla donanmış olmanın ne kadar önemli olduğunu belirtmeye gerek yok. Bilindiği gibi, geçmişte bu tür sivil toplum örgütlerinin iktidar mücadelelerindeki rolüne işaret etmek “komploculuk” olarak yaftalanırdı. Yeni sol, ağ analizi yapmayı sevdiği için “buyurun, size ağ analizi” diyelim.
Sonuç olarak, Fethullahçılar Deniz Baykal’ı kaset komplosuyla CHP’nin başından alırken onun yerine iyi tanıdıkları birini geçirmek istediklerinde, büyük sermayenin de onay vereceği bir isim olarak Kılıçdaroğlu’nu gözlerine kestirmeleri hiç de zor olmamış olmalı.
Şimdi, bürokrasiden sivil toplumculuğa oradan genel başkanlığa ve son olarak kayyımlığa uzanan bir siyasi portre önümüzde duruyor. Bu hikaye, hem dermansız bir muhterisin, pragmatik bir Brutüs’ün yükseliş ve düşüş öyküsü hem de sermayenin sivil toplumculuğu bir iktidar ağı örmek için nasıl kullandığını, buralardan geçirerek test ettiği muhterisleri nasıl siyasete kadro olarak ihraç ettiğini anlamak için önemli ipuçları sunuyor. Bu ipuçlarını daha çok birleştirmemiz lazım.
Lazım ki “Kılışdarlar” nasıl yaratılıyor; uyanalım.