Cangül Örnek
Entelektüeller neden göreve çağrıldı?
Yayın Tarihi: 27.08.2026 , 23:20 Güncelleme Tarihi: 28.08.2026 , 00:04
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Bir notla başlayayım: Bu yazıda entelektüel kavramını geniş anlamıyla kullanmakla birlikte, belli bir kurumsal statüye sahip olmadan tartışmaları yönlendiren ve belirleyen kesimleri “okumuş kesimler” olarak adlandıracağım.
2013 yılındaki birinci “çözüm süreci”nde, sürece yönelik toplumsal rızayı artırmak amacıyla “Akil İnsanlar Heyeti” adıyla bir grup oluşturulmuştu. Aralarında yazarların, sanatçıların, akademisyenlerin ve gazetecilerin yer aldığı bu heyet, Türkiye’nin farklı bölgelerine dağılarak birkaç ay süren bir çalışma yürütmüş ve hazırladığı nihai raporu dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir toplantıda paylaşmıştı.
Bugünlerde entelektüellerin yeni “çözüm süreci”ne desteği üzerine yürütülen tartışmaları takip ederken aklıma yine bu heyet geldi. Yaptıkları araştırmanın ya da yazdıkları raporun bir önemi var mıydı? Hiç sanmıyorum. Peki kendilerinin bir önemi var mıydı? İstenen şey; halkın güven duyacağı bazı isimlerin vitrinde boy göstermesiyle kapalı kapılar ardında “iyi şeyler olduğuna” dair bir izlenim yaratmaktı. Dahası, bu grubun çalışmaları AKP’ye karşı yükselen toplumsal öfkenin zirve noktasına, yani Gezi Parkı eylemlerine denk gelmişti. Türkiye’nin pek çok yerinde halk sokaklara dökülmüş, sert polis müdahalesi ölümlere yol açmış; birinci sürecin “entelektüelleri” ise o sırada saha çalışmasına yoğunlaşmıştı.
Bu heyetin dışında, pek çok mecrada çok sayıda entelektüel, süreci destekleyen yazılar kaleme alıyor, konuşmalar yapıyordu. Aralarında İslamcılar, liberaller, sol-liberaller ve Kürt siyasal hareketinin entelektüelleri yer alıyordu.
Sonuç olarak “birinci sürecin” entelektüel desteği her iki taraf açısından da tatminkardı. Ancak halk o dönemde de müzakereler sürerken tarafların ne konuştuğunu, sürecin neden tıkandığını ve masanın niçin devrildiğini öğrenemedi. Ardından çatışmalar yeniden başladı ve Türkiye hızla kanlı bir ortama sürüklendi. Üstelik bu kez Kürt halkı da şehirlerde kazılan hendeklerin hangi stratejik amaca hizmet ettiğini, gençlerin neden sokak çatışmalarına sürüklendiğini ve göz göre göre gelen ağır yenilginin nedenlerini anlayamadı.
Aslında “ilk süreç” yıllarındaki AKP, herhangi bir konuda kritik bir adım atacağı zaman bu adımın etrafında bir hegemonya inşa etmeyi hala önemsiyordu. Toplumu ikna etmeye çalışıyordu demiyorum; çünkü yürütülen strateji iki ayaklıydı: Oy tabanını eritmeyecek biçimde bir kesimin desteğini sağlamak ve ikna edilemeyen kesimlerin etkisini sınırlandırmak. Bu iki ayaklı stratejinin hayata geçmesi için entelektüellerin desteğine ihtiyaç duyuluyordu.
Konumuza dönersek... Hegemonya çoğunlukla -yanlış biçimde- rızayla özdeşleştirilse de rıza ve zorun bir bileşimidir. Hegemonyanın kurulabilmesi için ikna olmayanların susturulmaları, itibarsızlaştırılmaları ya da siyasi olarak mimlenmeleri; yani itirazın etkisizleştirilmesi de gerekir.
Başka bir şekilde ifade edersek: Hegemonyanın inşa edilmesi için tartışmalı bir iktidar girişiminin iktidarın işine gelen bir çerçevede formüle edilerek kamuoyunun önüne konulması ve tarafların tasnifinde AKP’nin arzu ettiği kutuplaşmanın/taraflaşmanın yaratılması gerekiyordu. Söz konusu entelektüel grup tam da bu noktada işlev görüyordu. Örneğin, AKP’nin adım atmak istediği başlık tarikatlara alan açmaksa bu durum bir “özgürlük sorunu” olarak gündeme getiriliyor; itiraz edenler “dinsel özgürlüklerin düşmanı” ya da “Müslüman Anadolu’nun merkeze yerleşmesini çekemeyen bir azınlık” olarak nitelendiriliyordu. Türkiye’nin egemenlik haklarından taviz vermesi söz konusuysa konu “dünyayla bütünleşme” olarak gündeme taşınıyor, karşı çıkanlar “Türkiye’yi dışa kapatmayı arzulayanlar” ya da “küreselleşmeye direnen ulusalcılar” olarak suçlanıyordu. AKP’nin yargıyı ele geçirmek üzere anayasa değişikliğine gitmesi ise “12 Eylül Anayasası’nı değiştirmek” olarak formüle ediliyor, karşı çıkanlar “darbe sevdalısı” ilan ediliyordu.
Entelektüellerin çok konuştuğu geçmiş dönemde de halk, Türkiye’nin nereye gittiği konusunda yanlış yönlendiriliyordu. Örneğin; gerek siyasal İslamcılığın tarihini ve ideolojisini dikkate alarak gerekse atılan adımların niteliğine bakarak AKP’nin nihai hedeflerinin açıklananlardan farklı olduğuna dair en küçük bir kuşku beyanı bile suç ilan ediliyordu. Nitekim Nuray Mert, gazete köşesinde adeta mahkeme kurup kuşkucuları “niyet okumakla” itham ediyordu. Beyanın arkasındaki niyeti okumak, görünenin ötesine bakmak, tarih ve ideolojiyi analize dahil etmek gibi eleştirel düşüncenin en temel ögeleri, bizzat bu entelektüeller tarafından suç sayılmıştı.
Bu geçmiş deneyimden daha genel bir ders çıkarmak gerekirse şu iki noktayı dile getirebiliriz:
Birincisi, liberallerin kendinden menkul bir değer atfettikleri “serbest tartışma” ortamı hiçbir zaman gerçekten serbest bir tartışma olarak gerçekleşmez. Başka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye misali radikal siyasi dönüşümlerden geçen bir ülkede de her tartışma bir güç mücadelesi denkleminde cereyan eder.
İkincisi, entelektüel kimi zaman iktidar kliklerinin ve güç odaklarının hegemonya inşasında doğrudan rol üstlenir.
İkinci 'çözüm süreci'nde entelektüeller
Neyse ki AKP iktidarı devlete hakim oldukça ve olağan yollarla iktidarını korumakta zorlandıkça hegemonyayla falan uğraşamaz oldu. Bu açıdan bakıldığında, “Siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek” diyen zatın siyasi kariyerinin yakın geçmişte bitmesi çok daha anlamlı bir yere oturuyor.
Bugün AKP’nin artık hegemonya kurmaya ihtiyaç duymamasından da bahsedebiliriz; hegemonya kurmak için gereken asgari dolayımları imkansız kılan bir zor gücüyle yönettiğini de söyleyebiliriz. Hatta her ikisinin birden işlediğini de ileri sürebiliriz; bir noktadan sonra fark etmez. Açık olan şu ki, bugün artık entelektüellerden beklenen şey konuşmaları değil; AKP’nin politikalarına fiilen olduğu kadar zihnen de teslim olmalarıdır. İkinci “çözüm süreci”nde entelektüellere bir alan açılacaksa o alan bununla sınırlı olacaktır.
Bunun aksi, sürecin ruhuna da sürecin halktan kaçırılması için gösterilen çabaya da ters düşerdi.
Halkın önemsenmediği yerde entelektüelin önemsenmesi söz konusu olamaz. Çünkü hegemonyanın kurulmasında entelektüellere önemli bir görev düşse de hegemonya öncelikle entelektüeller için kurulmaz. Asıl muhatabı siyasette, ekonomide, kültürel hayatta ağırlık taşıyan toplumsal kesimler ile eski deyimle “efkâr-ı umumiye”, bugünkü ifadesiyle geniş toplumsal kamuoyudur.
Sürecin başından bu yana halkın bu sürecin içeriğini ana hatlarıyla dahi olsa bilmesi istenmedi. Silahlı mücadeleye son verilmesinin hiçbir ülkede kolay bir süreç olmadığı, devlet ile örgüt arasındaki görüşmelerde topluma karşı tamamen şeffaf olunmasının imkansızlığı aklı başında herkesçe kabul görür. Ancak geldiğimiz aşamada sürecin ana hatlarının bile makul bir ölçünün çok ötesine geçen bir yöntemle halktan gizlendiğine tanıklık ediyoruz. Hatırlayın: Sürece TBMM’nin dahil edilmesine yönelik en önemli mekanizma olarak tarif edilen Milli Birlik ve Kardeşlik Komisyonu’nda İçişleri Bakanı ile MİT Başkanı’nın yaptıkları açıklamalar bile, Komisyon’da yer alan solcu milletvekillerinin de oyuyla halka kapatıldı; tutanaklara 10 yıl gizlilik kararı getirildi. Uzun süre sonra ortaya çıkan Çerçeve Yasa’nın incelenmesine ve kamuoyunda tartışılmasına müsaade edilmeden hızla Meclis’ten geçmesi sağlandı. Meclis’teki solcu milletvekilleri buna da “evet” dedi.
“İmralı notları”nı yayımlayan soL Haber, bizzat kendilerine “duayen gazeteci” diyen kişiler tarafından hedef gösterildi, suçlandı. Sürecin destekçiliğine soyunan bazı gazeteciler sürecin selameti için “halkın haber alma hakkının” kısıtlanması gerektiğini iddia eder oldular.
Sonuç olarak, sürecin içerideki yapıcısı ya da destekleyicisi konumundaki farklı kesimler halkın bu kadar önemli bir konuda tartışmalara katılmasını “bozucu” bir etken olarak görmekte ortaklaştılar.
'Halk sopası'yla entelektüel dövmek
Öyleyse -yani halkın bilmesi ve tartışması istenmiyorsa- DEM Partili İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, savaş ortamının sona erdirilmesine entelektüellerin destek vermemesini neden eleştirdi?
Soruya yanıt vermeden önce geçtiğimiz günlerde pek çok kişinin dile getirdiği bir gerçeği ben de tekrarlamak istiyorum: Entelektüellerin konuyu tartışması değil, süreci “ama”sız biçimde desteklemesi bekleniyor. Dediğim gibi halksızlaştırılan bir süreçte entelektüelden üstlenmesi beklenen misyon bunun ötesine geçemez.
Bu açıklamayla ilgili olarak sorulmayan asıl soru şu: Herhangi bir konuda rıza üretiminin eskisi kadar önemsenmediği, üstelik neredeyse tüm sürecin halktan gizli yürütüldüğü bir ortamda Kürt hareketi neden hala entelektüel destek çağrısı yapıyor?
Bana kalırsa Erol’un sözleri, her şeye rağmen konuyu tartışan okumuş kesimlerin bu kez sürece ciddi eleştiriler yöneltmeleri, buna karşın bu itirazları karşılayacak ve mümkünse gürültüyle bastıracak bir entelektüel desteğin örgütlenememiş olmasına yönelik. Dahası, Barış Akademisyenleri gibi geçmişte Kürt hareketine destek vermiş bazı entelektüel kesimlerden bu kez sürece eleştiriler yöneltilmesi de bu açıklamada etkili olmuş olabilir. Unutmamak gerekir ki, dile getirilen bu itirazlar, etkisini Kürt hareketinin nüfuz ettiği ilerici, sol eğilimli ya da solcu kesimler üzerinde de gösteriyor. AKP ile yürütülen; içeride ümmetçi, dışarıda ise bölgesel dengelere eklemlenen yeni-Osmanlıcı pazarlıkların, Kürt hareketinin söz konusu kesimler üzerinde kurduğu hegemonyayı sarstığını görmemek mümkün değil. Erol’un sitemkar açıklamasının nedenlerini de bu gelişmede aramak gerektiğini düşünüyorum.
Kürt hareketinin beklediği türden bir entelektüel tartışmayı canlandırma amacına dönük olarak İlke TV’de yapılan yayını da bu bağlamda ele almak gerekir. O yayında konuşan bazı akademisyenlerin sürece eleştirel yaklaşan okumuş kesimlere yönelik -kimi zaman suçlama boyutuna varan- itirazları, süreç tartışılırken entelektüelden beklenen sözün sınırlarını da net bir biçimde ortaya koyuyordu. Bu sınırlar şunlardı:
- Sürecin öncelikle bir silah bırakma süreci olarak kodlanması; Türkiye’nin gittikçe otoriterleşen siyasi tablosunun ön plana çıkarılmaması;
- Akan kanın durmasının ötesinde sürdürülen pazarlıkların Türkiye’yi nereye götürdüğünü tartışan yaklaşımların mahkum edilmesi;
- Kürt sorununun ne olduğunun ve önerilen “çözümlerin” Kürtler ile Türkler için neler getireceğinin sorgulanmaması;
- İçeride Sünni ümmet koalisyonunun, dışarıda ise neo-Osmanlıcı işbirliği çağrılarının üzerinin örtülmesi...
Son olarak belirtmem gerekir ki özellikle Nazan Üstündağ’ın çok tartışılan açıklamalarında söylemsel radikalizm, bu çerçevenin dışına çıkan entelektüelleri susturmanın bir aracı olarak devreye sokuluyordu.
Ülkedeki ortak yaşamımızı ve geleceğimizi ilgilendiren bir konuda sergilenen her eleştirel tavır “kolonyalist” olarak damgalanıyor; radikalizmden güç alan bir anti-entelektüalizmle süreci eleştirmeyi göze alan entelektüeller doğrudan Kürt halkının karşısına konumlandırılıyordu.
Sanki Kürt halkı süreçle ilgili en küçük bir kuşku dahi beslemiyormuş, sanki her konuda eksiksiz bilgilendirildikten sonra sürece hiçbir itirazı olmadığına karar vermiş gibi... Sanki iktidara içeride Sünni birliği temelinde bir ümmetçilik, dışarıda ise Yavuz-İdris-i Bitlisi referanslarıyla kodlanan neo-Osmanlıcı bir yayılmacılık vaat eden bir hareketi desteklemek “anti-kolonyalizm”miş gibi... Konuşurken sırtlanılan tüm radikal kuramlar ve kavramlar ile sergilenen duygusal performans, ortak geleceğimize yönelik endişelerimizi ve eleştirilerimizi geçersiz kılmayı başarabilecekmiş gibi...