Cangül Örnek
'Türklük Sözleşmesi', revizyonu ve milliyetçilik alarmizmi
Yayın Tarihi: 21.08.2026 , 07:22 Güncelleme Tarihi: 21.08.2026 , 08:14
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Önce bir anımla başlayayım: İlkokula İstanbul’da bir devlet okulunda başlamıştım. O yıllara dair zihnimde en fazla yer etmiş anı, okulda yaşadığımız bir Öğretmenler Günü’yle ilgili. Bilmeyenler için; o yıllarda aynı mahallede yaşayan çocuklar devlet okullarında birlikte okurduk. Öğrenciler arasında sınıfsal aidiyetlerini dışa vuran farklı davranış kalıpları olduğunu daha o zaman fark etmiştim. Üst sınıf aile çocuklarının en ayırt edici yanı rahat tavırlarıydı. Sessizlik ise kişilik özelliği değilse genellikle alt sınıftan çocuklarda daha sık rastlanan bir durumdu. Sessizler sınıfından biri, adını hatırlayamadığım bir kapıcı çocuğuydu. İkinci sınıfa başlamamızdan kısa süre sonra Öğretmenler Günü geldi çattı. Sınıftayız ve her çocuk sırayla öğretmene hediyesini veriyor. Sıra kapıcı çocuğuna geldiğinde, annesinin hediye olarak çamaşır deterjanı gönderdiğini söyledi ve bir paket ALO’yu öğretmene uzattı. Öğretmenin deterjanı alırken suratındaki küçümseyici ifadeye, çocuğun yüzünden akan mahcubiyete tanık olmak çok ağırdı. Hayatım boyunca sınıfta oluşan yadırgama ile utanma karışımı o gergin havanın hissettirdiği duyguyu hiç unutmadım.
Bu anı aklına nereden geldi derseniz; T24 yazarı Tuğçe Tatari’nin, Türklük Sözleşmesi kitabının yazarı Barış Ünlü ile yaptığı söyleşiyi okudum. Ünlü söyleşide, 2010’ların ikinci yarısında yazdığı Türklük Sözleşmesi kitabında, sınıfı fark etmeksizin her Türk için “imtiyaz” kavramını kullanmasını bugün yanlış bulduğunu söylüyordu. Kişinin kendi analizi için “yanlış yaptım” demesi Türkiye’de rastlanan bir durum olmadığı için öncelikle bu konuda Ünlü’yü takdir ettiğimi belirtmeliyim. Ancak Ünlü’nün bu revizyonu, zaten yapmamız gereken tartışmayı alevlendirdiği için bu tartışmaya dair düşündüklerimi paylaşmak istedim. Yine de kitabın yarattığı beğeni dalgası olmasa ve kitabın tezlerini benimseyenlerin şimdi de bu revizyonu takdir etmeye koştuğunu görmesem, kendi kendime söylenip geçebilirdim de. Baştan söyleyeyim: Burada amacım bir kitap eleştirisi yazmak değil. Köşe yazısı formatında hakkını vererek bir kitap eleştirisi yapmanın mümkün olmadığını biliyorum.
Elimden geldiğince basitleştirerek ifade etmeye çalışacağım...
Önce Ünlü’den gelen bu itirafı tuhaf bulduğumu belirterek başlayayım. Sınıfları fark etmeksizin önce Osmanlı Müslümanları daha sonra ise Cumhuriyet dönemi Türkleri arasında Kürtler ve Ermenilere karşı işlenen suçların işlenmesinde bir “suç ortaklığı” kurulduğu iddiası, Ünlü’nün kitabının ana tezi. Bu tez, bu ortaklığın yarattığı imtiyazın geçmişten bugüne görünür ya da görünmez mekanizmalarla tüm Türkler arasında paylaşıldığı varsayımı üzerine inşa ediliyor. Yani “imtiyaz”ın sınıflarüstülüğü, kitapta dile getirilen tali bir iddia değil.
Bir kez daha ilkokul anıma başvurarak açıklamaya çalışayım... Ünlü kitabında şunu iddia ediyordu: Öğretmene bir paket ALO hediye ederek aslında yoksulluğun ve sınıfsal aidiyetin yol açtığı şiddetle küçük yaşta tanışan Orta Anadolulu kapıcı çocuğu, gündelik hayata Türk olmaktan kaynaklanan imtiyaz pratikleriyle dahil oluyordu. Bunu duyguları ajite ederek tartışmak için yazmıyorum. Ama bazen kuramsal dilin katmanları içinde kaybolan çıplak sınıfsal hakikati gündelik hayata referansla ortaya koymak hepimiz için iyi oluyor. Aslında kitapta üzerinde durulan pek çok tarihsel dönüm noktasında imtiyazlar ve ortaklıklar yeniden tanımlanırken de bu tür bir somutluğa ihtiyaç olduğu görülüyor. Örneğin I. Dünya Savaşı yılları anlatılırken, Osmanlı’nın Müslüman köylü çocuklarının savaşan tüm ülkeler arasında ölüm oranları açısından birinciliği ellerinde tuttukları gerçeğini hatırlatmak gibi... Savaş sırasındaki tek deneyimleri, Ermenilerin mallarına el koyan üst ve orta sınıflardan arta kalanları ele geçirmek değildi mesela. Burada tam boy kitap eleştirisi yapmadığım için bu örnekle sınırlı kalacağım.
Tabii ki Ünlü’nün kitabında bahsettiği gibi Kürtler ve Ermeniler dahil, Türk ya da Müslüman olmayan gruplar, çeşitli yok sayma, dışlama ve yok etme pratiklerine hem resmi düzeyde hem de gündelik hayatta maruz kaldılar. Dolayısıyla yanlışlık bu insanların ezildiği bilgisinde değil.
Yanlış olan, Ünlü’nün varsaydığı gibi bu durumun sınıfları kesen bir şekilde sizi imtiyazlı bir “Türklük” ortak alanında ya da imtiyazsız bir “Kürtlük” ortak deneyiminde buluşturduğu fikri. İşin ilginç yanı, tam da bu ikincisi kitabın yöntemsel olarak kör kalmayı tercih ettiği nokta. Dahası bu yaklaşım, çok eleştirilen Kemalist halkçılık anlayışı ile yöntemsel bir ortaklık taşıyor ve bana kalırsa bu anlamda onun ters simetrisi olarak görülmeli. Çünkü Türklerin sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir zümre olduğu iddiası da; sınıflar üstü bir “Türklük imtiyazında” ortaklaşan, kolektif suçun -aktif ya da pasif, susan ya da propaganda eden, duymayan ya da susturan- kolektif failleri oldukları iddiası da aynı yöntemsel bakışla üretiliyor. Şu farkla: Kemalistler sınıfları yok sayarken bunu etnisiteye kör bir biçimde yapıyorlardı; Ünlü’nün yaklaşımın paylaşanlar ise bunu doğrudan etnisite merceğinden yapıyorlar. İkinci pozisyon, kişiyi yakın dönem Türkiyesinde ahlaki olarak daha rahat hissedebileceği bir siyasi konumda tutabilir; ancak hem kuramsal çıkış noktası hem de Marksizme mesafe açısından iki yaklaşım arasında niteliksel bir fark olduğu söylenemez. Her ikisi de farklı siyasi kaygılardan yola çıksalar da ulusların iç bölünmelerini ve çelişkilerini önemsizleştirerek milliyetçiliğin ulusal öznesini tarihin ana dinamiği olarak görüyorlar.
Başta da belirttiğim gibi, amacım Ünlü’nün kitabı hakkında yıllar sonra bir eleştiri yazısı kaleme almak değil. Ancak yazarın kitabın tezlerine ve yayınlanmasından birkaç yıl sonra gelen revizyona dair düşündüklerimi açıklamak için, köşe yazısı formatını çok zorlamadığını umduğum uzunca bir açıklamaya ihtiyaç duydum. İki noktaya daha işaret ederek konunun başka bir boyutuna geçmek istiyorum. Birincisi; Ünlü’nün yorumunun, “yüzleşme siyaseti”nin düştüğü tuzağa düşerek iktidarın ve egemen sınıfların “suç”taki rolünü gölgelemesi, böylece konuyu “ahlakileştirmesi” ve “apolitikleştirmesi”. Yani aslında suçu tabana da yayarak, Türk işçiden bir bilinç sıçraması yaşayarak yararlandığı “Türklük rantı” nedeniyle yüzleşme talep etmesi. Dolayısıyla burada “suçtan arınmak” da öncelikle ahlaki bir performansın konusu haline geliyor. İkincisi; Türklük Sözleşmesi’ndeki sözleşmenin, siyaset kuramında anladığımız anlamda bir “toplum sözleşmesi” olmaması. Sözleşme, liberal siyaset kuramında öncelikle egemenliğin kaynağı, sınırı ya da sınırsızlığıyla ilgilidir; yani bir egemenlik kuramıdır. Ünlü ise “sözleşme” kavramını bir tür “suç ortaklığı”nın ifadesi olarak kullanıyor ve konu açısından hayati olduğu halde egemenlik tartışmasını dışarıda bırakıyor.
2000’lerin milliyetçilik alarmı
Ancak Ünlü’nün kitabının içeriğini doğrudan tartışmanın biraz dışına çıkarak; Türkiye’de “milliyetçilik” ve “ırkçılık” tartışmalarının yükselişini, Ünlü’nün de eserini kaleme aldığı 2000’lerin ilk 20 yılında gündelik siyasetten akademiye her alanı esir alan o panik haliyle neden ilişkili gördüğümü açıklamak istiyorum. Böylece Ünlü’nün tezlerini de yakın dönem içinde tarihsel ve siyasal bir bağlama yerleştirebiliriz.
Bana kalırsa bahsettiğim yıllarda milliyetçiliğin baş tehlike olarak ilan edilmesinin üç ana nedeni vardı:
- Birincisi; Türkiye’nin iktisadi olarak emperyalist sistemle tam entegrasyonunun ve ulusal korumacılığın mutlak reddinin bizzat uluslararası sermaye ile devletler tarafından dayatılması, Türkiye sermaye sınıfı tarafından arzu edilmesi ve “ulus devletlerin sonu” ideolojisinin bu çerçevede yükseltilmesi.
- İkincisi; silahlı Kürt hareketinin eylemlerine karşı toplumda kabaran ve siyasal temsiliyet kazanan milliyetçi tepki.
- Üçüncüsü; İslamcıların, Cumhuriyet’in tasfiyesi önünde engel olarak gördükleri askeri ve sivil bürokrasi ile Cumhuriyetçiliğin toplumsal tabanını geriletmek için “milliyetçilik tehlikesini” kullanışlı bir anti-Kemalist saldırı aracı olarak görmeleri; zor ve ideolojik devlet aygıtlarıyla tam da buraya yüklenmeleri.
Birinci neden 1980’lerden, ikincisi 1990’lardan beri etkiliyken; üçüncüsü 2000’lerde ilk ikisinin yarattığı siyasal ve ideolojik atmosferi de kullanarak düşün ve siyaset dünyasında “milliyetçilik tehlikesini” en öncelikli sorun, en büyük tehlike olarak köpürttü. Türkiye’nin milliyetçilik diye bir sorunu olmadığını iddia etmediğime dikkat çekmek istiyorum. Bahsettiğim şey, bunun ötesinde bir alarm halinin yaratılması; ülkenin tartışma gündeminin ve entelektüel enerjisinin, diğer sorunları gölgeleyecek şekilde bu konuya kanalize edilmesidir. Bu durum, siyasal İslamcılığın –yeni ve modern görüntüsünün yanı sıra Osmanlı ümmetçiliğini de taşıyan siyasetiyle– anti-milliyetçi bir politizasyon yaşayan aydınlar ve yarı-aydınlar arasında makul bir siyasi alternatif olarak meşruiyet kazanmasında büyük rol oynadı. Aynı zamanda, Türkiye’yi dışarıdan siyasal olarak şekillendirmeye çalışan ABD ve AB gibi dış dinamiklerin müdahalelerinin olumlanmasına da katkıda bulundu. Bu iki yönelime karşı direnç gösteren toplumsal kesimlerin “milliyetçilik ve hatta ırkçılık”la suçlanarak geriletilmesi, yine aynı anti-milliyetçi alarmizmin büyük katkısıyla mümkün oldu.
Yani Türkiye’de siyasal İslamcılığa ve büyük güçlerin müdahalelerine karşı beslenen kuşkuculuğun ya da itirazın mahkum edilmesi için, bilinçli müdahalelerle yaratılan şok halinden yararlanıldı. 2006’daki Rahip Santoro cinayeti ile 2007’de Hrant Dink’in öldürülmesi; egemen güçler adına Fethullahçıların önderliğini yaptığı operasyonel faaliyetlerin bu yöndeki iki büyük hamlesiydi. Özellikle Dink cinayetinden sonra “katilin” (tetikçiyi kastetmiyorum) halk arasında aranmaya başlanması; bu halktan neden “katil milliyetçiler” çıktığına dair sosyolojik ve psikolojik tahlillerin ortalığı kaplaması boşuna değildi. Bu tahlillerin yayılmasını sağlayan mecralar da daha ziyade Fethullahçıların elinde ya da kontrolünde olan medyaydı. Fikirler oradan başlayarak, televizyondan akademiye farklı alanlarda o alanların diliyle yeniden üretildi. Toplumu zehirleyen bu birincil tehlikeye karşı verilecek mücadelede; öncelikle Kemalist ideolojiden ve o ideolojinin taşıyıcı elitlerinden kurtulunması gerektiği, Kemalistler tarafından dışlanan Anadolu’yu temsilen yükselen, modernleşmiş ve liberalleşmiş yeni İslamcılarla yan yana yürünmesi gerektiği vaaz edildi.
Tam da aynı dönemde, siyasal İslamcı iktidarın başlattığı rejim değişikliğini kabullenmeyen geniş kitlelere yönelik itibarsızlaştırıcı yakıştırmalar ardı ardına popülerleştirildi. Vurgu yapmam lazım: Popülerleşmedi; popülerleştirildi. Bu iktidarın siyasal ajandasına kuşkuyla yaklaşan kesimlerin, tarih içinde kazandıkları imtiyazlarını kaybetmekten korktukları; çevrenin merkeze akmasına karşı merkezdeki kalelerine sıkı sıkıya sarıldıkları ve Müslüman Anadolu halkıyla imtiyazlarını paylaşmak istemedikleri vaaz edildi. “Endişeli modern”, “Beyaz Türk”, “CHP teyzesi” gibi etiketler havalarda uçuştu. Ünlü’nün kitabında esinlendiği “Beyazlık” çalışmalarına da bir gönderme yapalım: Erdoğan o günlerde kendilerini (aslında siyasal İslamcıları) “Türkiye’nin zencileri” olarak tanımlarken, AKP iktidarına direnenleri üstü örtük olarak “üstünlükçü beyazlar” ilan ediyordu.
Bu ortamda ve yukarıda bahsettiğim üç ana nedenin etkisiyle, Türkiye’de milliyetçilik çalışmaları 2000’lerde hızla yükseldi. Tabii ki bu yükselişe; örneğin 1990’larda siyasal bilinç kazanmaya başlamış Kürt hareketine yakın genç akademisyen kuşağının araştırmalarıyla tartışmaları şekillendirmesi gibi dinamiklerin de önemli katkısı oldu. Ama işler salt doğal akışında ilerlemedi.
Ünlü’nün kitabı da işte bu dalga içinde değerlendirilmeli. Özellikle kitapta Türklere sınıflarüstü bir nitelikle atfedilen “imtiyaz” kavramsallaştırması ile aynı yıllarda İslamcılara karşı “endişeli modern” veya “Beyaz Türk” olarak adlandırılan Cumhuriyetçi kesime yönelen şiddetli anti-propaganda arasındaki düşünsel bağlar mutlaka tartışılmalı.
Zaten kitabın ve sonradan gelen revizyonun en dikkat çekici yönlerinden biri, kuşkusuz, bunların zamanlaması. Ünlü, kitabını birinci “barış süreci”de masanın devrilmesinin hemen sonrasında yazmaya başladığını söylüyor. Duyduğu hayal kırıklığının “Barış imzacısı” bir akademisyen olmasıyla duygusal bağını atlamak hakkaniyetli olmaz. Ancak kitabın aynı zamanda Gezi sonrasında, HDP’ye kendi tarihi açısından rekor seviyede destek verilen Haziran 2015 seçimlerinin ertesinde yazıldığını da atlamak olmaz. Kaldı ki kitabın yayınlanmasından aylar sonra düzenlenen 2018 seçimlerinde “ırkçı-milliyetçi ve imtiyazlı” olarak suçlanan Cumhuriyetçi kesim, aile içinde stratejik oy dağılımı yapıp “bir oy CHP’ye, bir oy HDP’ye” diyerek sandıktaki direnişini yeni bir formüle kavuşturdu.
(Bilinçli bir tercih olarak, özellikle 2013’ten itibaren Türkiye’de farklı kökenlerden insanların kitlesel siyasal direnişlerini ve tercihlerini örnek vermekle yetiniyorum. Soma maden katliamı ya da tersanelerdeki iş cinayetleri gibi “imtiyaz” kavramını kullanmaktan bizi duygusal olarak alıkoyacak olaylara da yine bilinçli olarak değinmiyorum. Çünkü mesele vicdanı kanaatlerimiz değil; kuramsal kılavuzlarımız ve siyasal eylem içindeki insanlara dair siyasal yaklaşımımız olmalı.)
Bugün Ünlü’nün alt sınıftan Türkler için “imtiyaz” kavramını kullanmayı bir hata olarak görmesine gerekçe olarak “Türklük sözleşmesi”nde bir gerilemeye, geniş toplumsal kesimlerde artan bir açıklığa işaret etmesi karşısında insan sormadan edemiyor: İmtiyazlı partnerlerin bir kısmında bir uyanış varsa bunu görmek için doğru dönem neden Gezi Türkiyesi, neden 2015 Türkiyesi değil de 2026? Neden bu gelişmelerin hemen ardından "en alttan en üste imtiyazlı Türkler" konulu bir kitap yazılırken, ancak 2026 yılında imtiyazın sınıfsallığı yeniden hatırlanıyor? Yeni bir süreç başladığı için mi? CHP’nin Kürt hareketi ile ilişkilerine daha fazla önem vermesi nedeniyle mi? Devlet şiddetinin bu kez sert bir şekilde “Batı”ya, “Türklere” yönelmesi nedeniyle mi? Yanlış anlaşılmasın; her önemli çalışma, kişinin içinde yaşadığı toplumsal ve siyasal gerçeklik tarafından belirlenir. Ancak bu kadar mahkum edici bir tarihsel okumanın; AKP-MHP’nin masayı kurup dağıtmasına, CHP liderliğinin siyasal tercihlerine ya da AKP iktidarının kimi ezdiğine göre kilit kavramlarını tutması ya da atması nasıl bir entelektüel tutarlılıktır, bunu sorgulamamız lazım. Konuyu Sanders, Mamdani gibi siyasetçilerin yükselişine bağlamak ise işi absürdleştirdiği için bu tartışmaya girmiyorum.
“Müslümanlık sözleşmesi?'
Ünlü’nün söyleşide de tekrar ettiği ve anladığım kadarıyla şu anki siyasal izdüşümü nedeniyle olumlu bir anlam yüklediği “Müslümanlık sözleşmesi” kavramının, en az “sınıflarüstü imtiyaz paylaşımı” varsayımı kadar sorunlu olduğunu belirtmem lazım. Öncelikle kavramsal olarak... Bahsedilen, kavmi ayrılıklar fark etmeksizin Müslümanlar arasında bir mutabakat oluşması fikriyse, bunun ümmetçilikten nerede ve nasıl ayrıldığının açıklanması gerekirdi. Kitabında böyle bir açıklama yok; ancak Ünlü’nün “Müslümanlık sözleşmesi”nin iki biçimini –demokratik olanı ve otoriter olanı– birbirinden ayırdığı anlaşılıyor. Söyleşide, I. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaşıldığını hatırlatarak başvurduğu “Müslümanlık sözleşmesi”nin bugün bu iki modelden hangisine denk düştüğüne dair de bir açıklama yapmıyor.
Açıklamadaki boşluklara rağmen vurgulayabileceğimiz önemli noktalar var. Her şeyden önce, tarihe tarihsel bir bakışla yaklaşmayı biliyorsak bugün Türkiye’de Kurtuluş Savaşı koşullarıyla hiçbir benzerlik taşımayan siyasal şartlar altında yaşadığımızı inkar etmek mümkün olmamalı. Yani her Türk-Kürt koalisyonu bizi tarihte bu birlikteliğin kurulduğu son döneme geri götürmeyeceği gibi, bu tür bir ortaklaşma baştan çok farklı amaçlarla oluşturulabilir.
Aslında bugün gündeme gelen ümmetçi mutabakatla ilgili temel sorunlardan biri şu: Toplumsal bütünlüğü kuran ortak kimliğin yeniden inşası, kişilerin bu kimliklerle kurdukları/kurmadıkları bireysel bağların yanı sıra, söz konusu toplumsal bütünlüğün siyasal temsiliyetinin de yeniden tanımlanması demektir. Bizi “biz” olarak tanımlayan/adlandıran ana kimlik Sünni Müslümanlığımız ise –diğer bir deyişle, bizler yurttaşlık hukukuyla birbirine bağlı bireyler olmak yerine mensubu olduğumuz mezhep, din ve etnik kökenle tanımlanan topluluk fertleriysek ve bu yeni ortaklığımız salt kültürel düzlemde kalmayıp siyasal sonuçlar da doğuracaksa– Sünni Müslüman ortak kimliğinin siyasal temsiliyeti tüm kimliklere eşit mesafede duran bir siyasal yapı ideali yaratabilir mi? Toplumun siyasal tanımının aynı zamanda egemenliğin de siyasal tanımı olduğunu biliyor olmalıyız. Yukarıda tam da bu nedenle “sözleşme”nin aynı zamanda bir egemenlik ve siyasal temsiliyet tarifi olduğunu vurguladım.
Sünni Müslüman mutabakatının dışarıda bıraktığı milyonlarca insan konusunda da şunu söylemek isterim: Kimi kendini başka bir kolektif etnik, dinsel veya mezhepsel kimlikle tanımlayan, kimi ise tanımlamayan milyonlarca insanı bir tür “tolerans rejimi” ile avutmak da bir gericiliktir.
Yazıyı, Ünlü’nün tezinden ve bu tezin revizyonundan bağımsız biçimde, bazı tespitler ve sorularla bitirmek istiyorum. Dinin –Türkiye örneğinde aslında mezhebin– ortak kimlik kılınması fikri; yurttaşlık hukukuyla tanımlanmış siyasal ve sosyal hakların tamamen yok sayıldığı yeni bir düzenin birbirini tamamlayan iki niteliği olarak okunmalı. Ancak diyelim ki “başka türlüsü, daha demokratik bir ümmet birliği mümkün” denildi; ya da süreç olumlayıcısı solcuların sevdiği biçimde ifade edersem, “başka türlüsünü biz zorlayabiliriz” iddiasıyla ortaya çıkıldı. Orta Doğu’nun ve Türkiye’nin nereye gittiği konusunda hayal dünyasında yaşamıyorsak, Türkiye’nin ve bölgenin dününde ve bugününde mezhep siyasetinin üstlendiği siyasal misyonları inkar etmeyeceksek sorarım: Tarih dışı bir ideal olarak “demokratik Müslüman birliği” diye bir şey 2026 yılında bu bölgede ve bu Türkiye’de mümkün müdür? Yoksa “Müslümanlık sözleşmesi” içeride dinsel-monarşist eğilimlerle, dışarıda ise yeni-Osmanlıcı yayılmacı siyasetle mi örtüşmektedir? Bunların zor sorular olduğunu, birden çok yanıtı bulunduğunu ya da “ama”lı cümlelerle yanıtlanabileceğini düşünmüyorum.