Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

1918-1923 momentine geri mi dönüyoruz?

Yurttaşlığın fiilen ortadan kalktığı, rejimin “ümmet olarak tebaa” yaratma politikasının son hız ilerlediği bir vasatta, tanım istediği gibi değiştirilsin Kürtler için fiilen ne değişecek? Hayatlarında tam olarak ne farklılaşacak?

Yayın Tarihi: 07.08.2026 , 09:30 Güncelleme Tarihi: 07.08.2026 , 09:34

Adını koyalım: Bildiğimiz haliyle “son Kürt İsyanı” da sona erdi. Bu “isyan”ın sonu yıllara yayılarak geldi. Son evre, hareketin Suriye’de Baas yönetimine karşı başlatılan emperyalist savaşın sunduğu imkanlardan yararlandığı ve özellikle ABD’nin Suriye planlarında kendisine alan açmasıyla geçici bir büyülenme yaşadığı bir dönem oldu. Batı medyasında hızla parlayan “savaşçı Kürt” imajı, ABD’nin Suriye’deki tercihini Türkiye ve cihatçılardan yana kullanmasıyla aynı hızla soldu; hatta sadece bir yıl içinde tamamen unutuldu. Böylece 1970’lerin sonunda Türkiye’de başlayan isyan, 2020’lerde Türkiye’den vazgeçip Suriye’de kurulan büyük hayallerle bir süre oyalandıktan sonra büyük oranda noktalandı.

Aslında bu son evreden önce de hareketin Türkiye içinde bir çıkışsızlığa doğru yol aldığı ortadaydı. Hareketin Türkiye içine yönelik stratejisi hızla değişen şartlara göre aynı hızla şekillenir hale gelmiş; silahlı eylemlerin amaçladığı siyasi sonuçlar belirsizleşmiş, hatta iki halk arasındaki duvarları yükseltmek, milliyetçiliği tırmandırmak dışında bir sonuç üretmez olmuştu.

Kürt hareketi açısından içeride yaşanan son bahar, Kürt partilerinin doğal kitlesinin ötesine geçerek destek alan “Türkiyelileşme” siyasetinin büyümesiyle yaşandı. Selahattin Demirtaş’ın bir siyasetçi olarak özel etkisiyle sağlanan başarı, Haziran 2015’teki seçimlerde doruğa ulaştıktan sonra AKP iktidarının, Haziran-Kasım 2015 sürecindeki ustaca oyunuyla boşa çıkarılmıştı. Böylece Haziran seçiminin sonuçları geçersizleşti, “Türkiyelileşme” siyaseti de büyük darbe aldı. Devamı, hareketin Türkiyeli haliyle “Suriyelileşmeye çalışması” olarak geldi.

Dünya tarihsel bir perspektiften bakıldığında yaşanan süreç, 20. yüzyılın özel koşullarında doğan “kendi kaderini tayin hakkı” mücadelesinin küresel çaptaki yenilgisinin Kürt hareketi özelinde gecikmeli olarak vuku bulmasıydı. Kürt hareketi, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından giderek zemin kaybeden bu mücadeleyi, Orta Doğu’nun ABD tarafından yeniden dizayn edildiği bir dönemde rotasını ABD’ye kırarak bir süre daha ayakta tutmayı başardı. Bu süreçte, daha önce Sosyalist Blok’un varlığı ve etkisi altında benimsediği ideolojik formasyonu hızla terk etti; yeni dünya düzenine uygun sol-liberal bir kimlik siyaseti ile giderek pan-Kürdist bir ton kazanan Kürt milliyetçiliğini harmanladı. Hareketin ilk yıllarındaki anti-feodal mücadele vurgusu, “sınıf siyasetine topyekün elveda” denilerek geçmişte bırakıldı. Cumhuriyet’in kurucu ortağı olma iddiası ise emperyalist güçlerle geliştirilen yakın ilişkiler ve bölgede İslamcı odaklarla girilen İslamcılık yarışı içinde feda edildi.

Halbuki 2000’lerde AB üyelik sürecinin devlet üzerinde kurduğu baskıya fazlasıyla güvenilmişti. Avrupa başkentlerinde yürütülen diplomatik girişimlerin Avrupalı siyasetçilerden aldığı övgüler, hareketin kendisine duyduğu güveni artırdı. AB’nin eski sosyalist Doğu Avrupa ülkelerinin kapitalist dönüşümü için etkili bir araç olarak kullandığı “demokratikleşme” açılımının gelip geçici olduğu kavranamadı.

İşin trajik yönü; AB sürecinin bu ışıltılı günlerinde zorunlu göçle kentlere akan Kürt köylülerinin yoksulluğu korkunç boyutlara ulaşmış, Kürt yoksulu büyük kentlerde işçi sınıfının en alt tabakası olarak güvencesizlik ve ağır sömürü koşullarına mahkum edilmişti. Yoksul Kürt halkı, buna rağmen siyasi direncini ayakta tuttu ve bu direnç Kürt hareketine siyasi alanda güç verdi. Ancak nihayetinde bu direnç, yukarıda değindiğim ideolojik ve siyasi dönüşümün etkisiyle sönümlendi.

Burada başlıca noktalarına değinip geçtiğim bu dönüşüme dair ciltler dolusu inceleme yapılması lazım gelir. İleride yapılacaktır da. Ama şu notu şimdiden düşmeden edemeyeceğim: Kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi geriledikçe kimlikçilik yükseldi. İkisinin bambaşka tarihsel momentlere, dünya çapında sınıf mücadelelerinin çok farklı bir momentine denk düştüğü sol tarafından çoğunlukla gözden kaçırıldı. Kimlikçilikte kılı kırk yaran hassasiyetler üretilirken Kürt hareketi, “büyük siyaset” adına dünyanın değişen dengelerini olduğu gibi kabul ediyor ve nihayetinde emperyalist merkezlerin ulus devletleri zayıflatacağına güveniyordu. Kimliklerin alt kimlikleri için bile politik doğruculuğun esnetilmesine büyük tahammülsüzlük gösterilirken uluslararası güçlerle kurulan ilişkilerde çıplak bir pazarlık dili kullanılıyordu.

Gelelim son “açılım”a ve çerçeve yasa tartışmalarına...

Bu yazıda bu konuda yürütülen tartışmanın ayrıntılarına girmek istemiyorum. Ayrıntıların; özellikle partilerin tutumları, Meclis’in işlevi ve Öcalan’ın sıfatı gibi başlıklara sıkışmasının bir at gözlüğü takmamıza yol açtığını düşünüyorum. Üstelik bu durum, atılan adımları sadece Türkiye içinde belirlenen bir meseleye daraltmak gibi vahim bir hatayı da beraberinde getiriyor. Zaten elimizde somut olarak kısmi bir af tasarısı dışında bir şey de yok. Ancak bir beklenti var; o da Anayasa’daki yurttaşlık tanımının değiştirileceği yönünde.

İronik, trajik gibi ifadeleri çokça kullandığımın farkındayım ama yaşadıklarımız bu sıfatları kullanmadan açıklanamıyor. Yine kullanmam icap ediyor: İşin ironik tarafı; “Anayasa”nın açıkça yok sayıldığı, Türkiye’nin “Anayasasızlaşma” sürecinin neredeyse tamamlandığı ve “yurttaşlık” kategorisinin son 100 yılın en büyük saldırısıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde, Kürt sorununun Anayasa’daki yurttaşlık tanımının değiştirilmesiyle çözüleceğinin iddia edilmesidir. İşin tuhafı, Kürt hareketi de dahil olmak üzere kimse Kürt sorununu tanımlamaya dahi yanaşmıyor. Tanımlanmayan sorunun çözümünü konuşmamız isteniyor.

Bu koşullarda AKP, “Türk yurttaşlığı” tanımını değiştirebilir mi? Neden olmasın. Siyasi bedelini hesaplayıp göze alabileceğine kanaat getirirse bu yönde bir adım atabilir. Tanımlayıcı nitelikleri fiilen yok sayılan yurttaşlık kategorisinin yeniden tanımlanmasında kendileri açısından ne gibi bir sakınca olabilir? Biliyoruz ki AKP’nin fiilen oluşturduğu ve artık sadece zor aygıtıyla ayakta tuttuğu bu rejimde üç başlıkta çok büyük bir yıkım yaşanıyor: Cumhuriyetçilik, laiklik ve yurttaşlık. Sadece son birkaç haftada belediye başkanlarına yönelik tutuklamaları düşünün. AKP’nin yenilgiyle çıktığı 2024 yerel seçimlerinde kaybettiği şehirleri ve ilçeleri operasyonlarla tek tek geri alarak adeta seçim kazanmış gibi olduğunu bir an için yok sayarsak halk egemenliği ilkesini ve bu ilkenin en önemli ayaklarından biri olan seçme ve seçilme hakkını kaybetmemişiz gibi davranabiliriz. Diğer bir deyişle “yurttaşlık” varmış gibi hayatımızı sürdürebiliriz.

Oysa AKP’nin yeni rejiminde yurttaşlığın yerini “ümmet olarak tebaa” kategorisinin almakta olduğunu biliyoruz. Bu koşullarda iktidarın, Anayasa’daki yurttaşlık tanımına özel bir sadakati olduğunu söyleyen çıkmayacaktır diye umalım. Mesele artık sadece değişen tanımın getireceği siyasi maliyet ile sağlayacağı kazancın karşı karşıya konulmasıyla elde edilecek sonuca bağlı.

Bu konuya bir de Kürtler açısından bakalım: Yurttaşlığın fiilen ortadan kalktığı, rejimin “ümmet olarak tebaa” yaratma politikasının son hız ilerlediği bir vasatta, tanım istediği gibi değiştirilsin Kürtler için fiilen ne değişecek? Hayatlarında tam olarak ne farklılaşacak? Dahası, kağıt üzerinde değişen bu Anayasa’nın uygulanacağının garantisi nedir?

***

Yurttaşlık tanımı tartışmalarını takip ederken gözüme Taner Akçam’ın Medyascope’ta yayınlanan son yazısı takıldı. Kısa keseceğim...

Akçam, Türkiye’nin İslamcılarla ve Kürtlerle bir arada olduğu 1918-1923 momentine geri dönme arifesinde olduğunu iddia etmiş. Türkiye’nin tarihte bir yerlere geri döndüğü doğru; ama nereye? (Hoş; 1918-1923 de dönmek için heves edilecek bir dönem değil ya...).

Akçam gibi 1918-1923’ün arka planında yer alan -19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan- anayasacılık, parlamentoculuk ve hürriyet hareketleri ile henüz halk egemenliği fikrine ulaşamamış olsa da hukuki ve siyasi hakların genişlemesi mücadelesini hiç yokmuş gibi yaparsanız bugünler için umut depolarsınız. Günümüzün Anayasasız, parlamentosuz, hürriyetsiz, hukuki ve siyasi haklarından arındırılmış insanlarıyla Türkiye, yukarıda da belirttiği gibi, bu iktidar döneminde dönse dönse “ümmet olarak tebaa” anlayışına geri döner. O da sizi götürse götürse istibdat dönemine götürür.

Akçam’ın yazısında yine de isabetli bir nokta var: “Yeni bir Kürt-Türk birlikteliğinin inşasının eşiğindeyiz” diyor. Ne var ki bunu, yalnızca Türkiye’nin içindeki bir Kürt-Türk birlikteliğine işaret ederek ve yukarıda değindiğim gibi yurttaşlık kategorisinin tasfiye edildiği bir dönemden geçtiğimiz gerçeğini zikretmeyerek yapıyor. Demek ki kimilerinin “1923’ü düzeltirsek her şey düzelir” takıntısı hiç geçmiyor.

Oysa, çok iyi biliyoruz ki, 1990’lardan bu yana gündemde olan bu inşa, bölgede Türkiye’nin Kürtleri de kullanarak askeri bakımdan genişlemesi ve sermayenin yeni kazanç alanlarına yayılması anlamına geliyor. Kürt hareketi arzu ediyorsa kendisini bu uğurda kullandırabilir ama “üç harfli markette” mesai arkadaşı olan Kürt ve Türk kendini niye kullandırsın? 

Yazarın Son Yazıları