Cangül Örnek
12 Eylül’de iki duruş iki kadın: Reha İsvan ve Yıldız Kenter
Yayın Tarihi: 11.09.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 11.09.2026 , 00:13
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Bu yazı, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıldönümünden bir gün önce, yakın tarihimizin bu karanlık sayfasına kimin ne yazdığını hatırlatmak için kaleme alındı. 12 Eylül geride kalmış bir olayın yıldönümü değil; karanlık sayfaları yıllar geçtikçe daha da karanlık sayfaların takip ettiği, kapanmayan bir defterin, içinde yaşadığımız rejimin adıdır. 12 Eylül’de temeli atılan iktisadi politikaları, güçlendirilen siyasal eğilimlerin sonuçlarını ve propaganda edilen yeni ahlaki değerleri, şiddeti her geçen gün artan bir biçimde yaşamaya devam ediyoruz. Bugünkü otokrasi gücünü bu birikimden alıyor. Biz de gücümüzü bu karanlık sayfalara aydınlık düşürenlerden...
Böyle bir girişten sonra Türkiye’nin 12 Eylül’le hesaplaşamadığını belirtmeye gerek bile olmayabilir. Fakat bu hesaplaşma gerçekleşmediği için, 12 Eylül’de açılan parantezin bir türlü kapanmadığını da vurgulamak gerekir. “Süreklileşmiş 12 Eylül rejimi”nin temel dinamiklerini hakkıyla anlamak için bütünsel bir analize ihtiyaç vardır. Bu analiz; Türkiye kapitalizminin uluslararası piyasalara eklenme biçimini, emperyalist merkezlerle kurduğu jeopolitik ilişkiyi, sınıf ilişkilerinin geçirdiği dönüşümü, solun siyasi alanda zayıflatılmasını ve İslamcılığa verilen desteği bir arada ele almalıdır. Bu yazıda ise 12 Eylül Türkiyesi’ndeki kutuplaşmayı ve bireysel sorumlulukları çok daha dar bir ölçekte; iki farklı duruşu temsil eden iki kadın üzerinden incelemek istiyorum.
Otoriter ya da faşist rejimler karşısında sorumluluğumuz nedir? Devlet iktidarının zorbalaştığı tarihsel örneklerde bireylerin "uyum sağlama" ya da "reddetme" seçeneklerinden hangisine yöneldiği sorusu her zaman ilgi çekici tartışmaların konusu oldu. Konuyla ilgili en bilinen çalışma, Hannah Arendt’in Eichmann davasından yola çıkarak yazdığı Kötülüğün Sıradanlığı başlıklı kitabıdır. Bu kitapta Arendt, Nazi iktidarının bir bürokratı olan Eichmann’ın ifadelerinden hareketle, odağını emir-komuta zinciri içinde büyük bir suçun uygulayıcısı haline gelen sıradan insana çevirir. Arendt’in analizi kişinin ahlaki tercihini merkeze alır; ancak kötülüğe ortak olan sıradan kişilerin yaşananlara başkalarının gözünden bakamadığını savunan psikolojik bir tahlil ile kişiyi kötüleştirenin modern bürokratik sistemler olduğunu öne süren liberal, anti-totaliter siyasal tahlil arasında bir denge kurmaya çalışır.
Ancak tartışmaya “kötülük” gibi ağır bir kavramla başlamak ve “kötülük problemi”ne takılı kalmak; uyumluluk, işbirlikçilik, pişmanlık ve itirafçılık gibi kötülükten ibaret olmayan ama baskıcı rejimleri güçlü kılan farklı tavırları gölgede bırakır. Oysa pek çok baskıcı rejimi ideolojik olarak güçlendiren, bu rejimleri normalleştiren ve baskıyı örten tutumları bu kavramlar etrafında tartışmak, bu tür rejimlerin arzu ettikleri kültürel ve toplumsal düzeninin nasıl kurulabildiğini açıklamamıza yardımcı olur. Özellikle 12 Eylül’ün süreklileşmesine az ya da çok, dolaylı ya da doğrudan katkıda bulunan bireysel tutumları—eğer tartışmayı yalnızca Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeki işkencecilerle sınırlı tutmayacaksak—kötülük kavramıyla değil, bu listedeki kavramlar ve benzerleriyle çözümlememiz gerekir.
Yıldız Kenter
Bütün bunları bana sorgulatan, 12 Eylül sonrasının gazetelerinde denk geldiğim bir haber oldu. Haberi anlamak için şöyle bir ön bilgi vereyim: 12 Eylül tutuklamalarının aydınları da kapsaması, Türkiye’de cunta yönetimi ve onun sivil hükümetleri tarafından gözaltı ile tutukluluk süreçlerinde işkence ve kötü muamelenin sistematik olarak uygulandığı haberlerinin yayılması üzerine, Amerikalı ünlü oyun yazarı Arthur Miller ve İngiliz oyun yazarı Harold Pinter, bu ihlallere karşı çıkmak ve Türkiye’deki baskı mağdurlarıyla dayanışmak amacıyla 1985 yılında Türkiye’ye gelirler.
O yıllarda tiyatromuzda bir Yıldız Kenter fırtınası esmektedir. Ünlü tiyatro sanatçımız tiyatro sahnesinin en başarılı kadın oyuncularından biri olarak oynadığı her oyunda büyük beğeni toplamaktaydı. Kenter, darbenin hemen ardından, 1981 yılında “devlet sanatçısı” unvanıyla ödüllendirilmişti.
Çok ilginçtir ki “devlet sanatçılığı” statüsü Türkiye’ye 12 Mart rejimi tarafından getirilmişti. O dönemde bu unvan klasik Batı müziği alanıyla sınırlı tutulmuştu. 12 Eylülcüler ise unvanın kapsamını genişleterek tiyatro ve sinema gibi farklı alanlardaki başarılı sanatçılara da verilmesini sağladılar. İşte bu şekilde söz konusu unvan Yıldız Kenter’e de verildi. Burada, tartışılması gerektiğini düşünmekle birlikte, “devlet sanatçılığı” unvanının anlamı üzerinde durmayacağım.
Onun yerine konuyu Yıldız Kenter’in 1984 yılından itibaren sahneye koyduğu bir oyuna getirmek istiyorum. “Ben Anadolu’yum” adlı bu tek kişilik oyunda Kenter, iki saatlik sahne performansıyla 1922 yılına kadar uzanan bir tarih diliminde Türkiye’nin öne çıkan kadınlarını canlandırarak bir tür Anadolu—daha doğrusu Türkiye—tarihi anlatısı sunar. Oyun kısa süre içerisinde 12 Mart’ın ilk Kültür Bakanı Talat Halman tarafından İngilizceye çevrilir ve Londra, New York gibi Batılı merkezlerde de sahnelenir. Bu vesileyle basında Yıldız Kenter için “sanat elçimiz” sıfatının kullanıldığını görürüz. O sırada 12 Eylül rejimi uluslararası alanda yoğun şekilde eleştirilmektedir. Türkiye’den giden siyasi sürgünlerin ve farklı ülkelerde Türkiyeli devrimcilerle dayanışan solcuların öncülük ettiği bir çabayla cuntacılar ve onların sivil hükümetleri; gözaltında kayıp vakaları, işkence, kötü muamele ve ifade özgürlüğüne yönelik baskılar nedeniyle suçlanmaktadır.
Böyle bir ortamda Kenter’in yurt dışındaki “sanat elçiliği”nin 12 Eylülcüler için ne anlam taşıdığını açıklamama gerek yok.
Kenter’in 12 Eylülcüler için—belki planlayarak değil ama bilerek—yaptıkları bununla kalsa, bu, o kadar sorunlu bir tavır olarak görülmeyebilirdi. Ancak Yıldız hanım, Londra’da oyununun ardından basına, 12 Eylül’ün baskı rejimine karşı hapishanelerdeki sendikacılara, siyasetçilere ve aydınlara destek veren Harold Pinter’ı suçlayan bir demeç verir. Kenter’in oyunu sırasında Londra’da bulunan Turgut Özal protesto edilmiştir. Konu Kenter’e sorulduğunda öfkeli bir dille şöyle yanıt verir:
“Ben, insan hakları konusunda dışarıdaki insanların çok şey biliyormuş gibi konuşmalarına karşıyım. Duydum ki Harold Pinter (Yazarlar Kulübü Başkanı), Türkiye Büyükelçiliği önünde yapılan gösteriye katılmış ve bir de dilekçe vermiş. Ben Harold Pinter’i çok beğenirim, oyun yazarı olarak. Hatta onu Türkiye’de ben tanıttım, oyunlarını sahneye koyarak. Fakat Türkiye hakkında konuşmaya hakkı olduğunu sanmıyorum. Sonra insan hakları diye söylenenlerin ‘sırça köşklerde oturduklarını’ ben biliyorum."1
Yıldız Kenter, ülkesindeki aydınlarla dayanışma içinde olan ünlü tiyatro yazarını bu şekilde suçlarken, ülkede oyunlar sıkıyönetim komutanlıkları tarafından yasaklanıyor; örneğin Erkan Yücel gibi Türkiye’nin çok yetenekli oyuncularının sahneye çıkması engelleniyordu. Her türlü sanat eserinin yasaklama ve sansürle karşı karşıya olduğu o günlerde, darbeden iki yıl sonra, nedense devletin özel tiyatrolara mali destek veresi gelmiş; 1986’da konuyla ilgili bir yönetmelik çıkarılmış ve düzenlemenin ardından başvuran tiyatrolar arasında en yüksek destek Kent Oyuncuları’na layık görülmüştü. Bu değerlendirmenin sanat ölçütlerinden tamamen bağımsız yapıldığını ileri sürmüyorum; ama siyasi bir anlamı yokmuş gibi davranmayı da en iyi ihtimalle safdillik olarak görüyorum. Çünkü yasaklamak ya da mali destek vermek, sanatçının cuntaya karşı sergilediği iki farklı tutuma denk düşen cezalandırma veya ödüllendirme biçimleriydi. Bu gelişmelerden yola çıkarak Kenter’in 12 Eylül uygulamalarının üstünü örtecek noktaya taşıdığı tutumunu “destekçilik” olarak tanımlayabiliriz: Cunta destekçiliği.
Reha İsvan
O sırada, 1982 yılında bir tutuklama dalgasıyla başlayan Barış Derneği Davası’nda aralarında sanatçıların da bulunduğu pek çok kişi yargılanıyordu. Barış Davası’nın tutuklularından biri olan Reha İsvan, üç yılı aşkın süre Metris Cezaevi’nin kadınlar koğuşunda çok ağır şartlar altında tutuklu kaldı. İsvan, Ziraat Okulu mezunu iyi yetişmiş bir ziraatçi ve yurtsever bir öğretmendi. Kurtuluş Savaşı komutanlarından, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan ilk gruptaki subaylardan biri olan ve Büyük Taarruz’da cephede topçu komutanı olarak görev üstlenen Kemal Doğan’ın kızıydı. Reha İsvan’ın eşi, eski İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan ise DİSK davası tutuklusu olarak aynı dönemde Davutpaşa Kışlası’nda yatıyordu.
29 Ekim’de doğduğu için kendisine “Cumhuriyet” adı verilen Cumhuriyet Reha İsvan, Zeynep Oral’la cezaevi günlerini odağa alarak yaptığı ve kitaplaştırılan söyleşide; siyasiler için bir cehennem olan Metris’e 57 yaşında girip 60 yaşında çıkan bir kadın tutuklu olarak yaşadıklarını ve tanık olduklarını anlatır. Çıplak aramaya tabi tutulmuş, günde bir bardak suyla hem içme hem temizlik ihtiyacını karşılamak zorunda bırakılmış, mektuplarını ve ailesinin gönderdiği parayı almak için bile dilekçe üzerine dilekçe yazmış, kış mevsiminde kaloriferlerin yanmadığı koğuşlarda hastalanmadan yaşamak için direnmişti. Oral’a konuşurken aynı koğuşta birlikte yattığı evladı yaşındaki devrimci genç kadınlara yapılanlar karşısında duyduğu öfkeyi ve o gençlere duyduğu sevgiyi aktarmayı da ihmal etmez.
Anlattıkları sarsıcı, ağır baskılara karşı tutumu ise örnek alınasıdır.
Birini aktarayım: Bir gün görüşten döndükten sonra koridorda, koğuş kapısında ölesiye dövülmüş genç bir kız görür. Kızı ilk bakışta yere yığılmış bir çuval sanmıştır. Kıpırdadığını görünce koşarak kucaklamaya çalışır; tam o anda kendisine savrulan bir tehdit zihnine kazınır. Genç kızı kucakladığını gören gardiyanlar onu “İnfazını yakarız!” diyerek durdurmaya çalışırlar. İsvan, o tehdit üzerine zihninden geçenleri şöyle anlatır:
“'İnfazınızı yakarız' diye insan onuru tehdit ediliyor! İnsanlıktan çıkmayı reddettikleri için birtakım gençlerin infazını yaktıklarını gördüm. Ancak bunu devamlı Demokles’in kılıcı gibi kullanmaları, 'İnfazınızı yakarız' diye gençleri yola getirmeye çalışmaları tam ters sonuç veriyor. Onların dirençlerini pekiştiriyor... Ben sekiz yıl yatmaya razıydım, yeter ki insanlıktan çıkmayayım!"2
Anlattıklarına şu çarpıcı cümleyi eklemeyi de ihmal etmez: “Kendi onuruna sahip çıkmayan, memleketinin onuruna hiç sahip çıkamaz!"3
Ve bugünküler: Deniz Göktaş ya da Ata Demirer
İki güçlü kadın, iki farklı duruş... Sorun kötülük ile iyilik arasında mı? Değil. Mesele cuntanın aparatı olmak ya da olmamak mı? O da değil. Ama Metris’te ve başka yerlerde yaşananlara, ülkede eşitlik ve özgürlük adına elde edilen kazanımlara yönelik büyük saldırıya gözünü kapatmak, Türkiye’de 12 Eylülcülüğün “sanat elçisi” olarak cunta Türkiyesi’ni normalleştirmek, sanat alanında yol açtığı yıkıma makyaj yapmak, tek bir sansür kararını bile eleştirmeden oyununu oynamak...
Belki 1980’lerde Kenter gibiler yeterince sert eleştirilebilseydi, hangi “ulvi amaç” için olursa olsun, karanlık ve zorbalıkla iş birliği mutlak olarak mahkum edilseydi, 12 Eylül’le hesaplaşmamızda biraz olsun yol alabilirdik. En azından AKP iktidarını daha ileri bir noktadan karşılayabilirdik. Ama hep o “orta yol” sevdası...
Sanatta ve sanatçıya hesabı sorulmayan her tavrın, yıllar sonra yine sanat ve sanatçı tarafından ödenen ama aslında hepimize yüklenen ağır bedelleri var. Bunu hiç unutmamak; işte bütün mesele biraz da bu.
Ben yazarken bugünü yazıyor, siz de okurken bugünü okuyor gibi hissediyorsanız, bunun tek nedeni “apoletsiz 12 Eylül'de” yaşıyor oluşumuzdur.
Bugün de iki duruş yok mu? “Apoletsiz 12 Eylül”ün reklam filmlerinde deniz çayırları için farkındalık yaratmak (!) ile mizahla eleştirdiği için kuyu tipi cezaevlerine hapsedilmek... Ata Demirer gibi düşmek ile Deniz Göktaş gibi yükselmek... Öyleyse Demirer’i şöyle de adlandırabiliriz: “Apoletsiz 12 Eylül’ün güldürücüsü” ama kesinlikle daha fazlası değil.