Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

'İttihatçı Ruh' ve Hz. İsa’nın 'kör olma, gör' dediği

Şu soruyu sormamız gerektiğini düşünüyorum: “Yeni İttihatçılık” ya da yeniden dirildiği ileri sürülen “İttihatçı ruh”, Türkiye’nin bugününü anlamamıza yardımcı mı oluyor; yoksa objektif hakikatin en kritik ögelerini örterek aslında hakikatin çarpık bir anlatımını mı veriyor?

Yayın Tarihi: 04.06.2026 , 23:33 Güncelleme Tarihi: 05.06.2026 , 00:17

Gazeteci Cansu Çamlıbel’in CHP kayyımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yakın çalışma arkadaşı Bülent Kuşoğlu ile yaptığı röportajdan sonra “İttihatçı akıl” kavramı bir kez daha tartışılır oldu. Kuşoğlu’nun dediklerini hatırlayalım: Devletin derinde bir aklı vardı ve o akıl Recep Tayyip Erdoğan’dan sonrasını planlarken CHP’ye de yeni bir şekil vermeyi uygun bulmuştu. Kayyımlığın devlet için bir beka sorununa dönüştürülerek meşru kılınmasını amaçlayan bu ifadeler, Etyen Mahçupyan’ın bir süre önce dile getirdiği “Yeni İttihatçılık” tanımını yeniden gündemimize soktu. Mahçupyan’a göre AKP’nin “Türkiye Yüzyılı” vizyonu, diğer devlet merkezli ideolojilerin eskimesi nedeniyle, İttihatçılığı yenilenmiş bir içerikle geri çağırmıştı.

Şöyle alternatif bir özet de yapabiliriz: 2000’li yıllarda İttihatçılığın ruhu, Kemalizmin tabelası altında yaşıyor diyen akıl dolu (!) analizleri çok dinlemiştik. İttihatçılık aşağı İttihatçılık yukarı... Liberal ve sol liberal kalem erbabının yazdıklarından bu ve benzeri iddialar hiç eksik olmazdı. O analiz, tarihin akışı karşısında güneşe bırakılmış dondurma gibi eriyince “İttihatçı ruh” başka bedene taşındı. Buna göre Kemalist ideoloji miadını doldurmuştu. Türkiye’nin yeni duygu haline ve politikalarına uygun düştüğü için o ruh, AKP’nin “Türkiye Yüzyılı” vizyonunda yeniden canlandı.

Kuşoğlu’nun sözlerinden sonra kısa süre için alevlenen İttihatçılık tartışmasına -çok var ama- bir düzeltme yaparak gireyim: İttihatçılar, farklı eğilimleri bir araya toplamadılar. İttihat ve Terakki, ANAP değildi. Türkiye’de “üç tarz-ı siyaset” aynı aydın yatağından ve aynı siyasal-tarihsel zarureti ifade eden bir bünyeden doğdu. Ek olarak, İmparatorluğu ayakta tutmak ve kurtarmak, farklı ideolojik eğilimleri birleştiren ortak nokta olduğu için aralarında müthiş bir geçişkenlik vardı. Hatta bir süre sonra geçişini durduramayıp yolunu sosyalizmde bulanlar bile oldu. Yani iki elini havada kenetleyen Turgut Özal misali, üç farklı siyasal eğilimi tek bünyede toplayarak ülkeyi satışa çıkarmak gibi bir yola girmediler. Notu burada tamamlayalım.

Gelelim Baba Bruegel’in “Körler Kılavuzu” tablosunu andıran halimize. Bu tablo pek çoğumuzun aşina olduğu önemli bir sanat yapıtıdır. Matta İncili 15:14’te İsa’nın dönemin dini liderleri için yaptığı bir eleştiriyi resmeder. Kitaba göre İsa, "Bırakın onları; onlar körlerin kör kılavuzlarıdır. Eğer kör köre kılavuzluk ederse, her ikisi de çukura düşer" der.

Türkiye’nin okumuş yazmışları en az son çeyrek asırdır kör kılavuzlar önderliğinde Türkiye analizi diye rüyaya yatırıldı. Bu entelektüel kılavuzların görevi de daha fazla körleşmeydi. Başardıkları için Türkiye halkı İsa’nın da öngördüğü gibi çukura düştü. İsa’nın öngörüsünden farklı olarak bizdeki kör kılavuzlardan çukura düşmeyip soluğu Avrupa’da alanlar da oldu.

Şimdi halk (ama siyasetçi sınıfı değil) bu çukurdan sıçrayarak çıkmaya çalışırken, onu gerisin geri çukura itmeye çabalayanlar karşımıza birçok biçim ve söylemle çıkabiliyorlar. Bunlardan bazıları, şimdi de yeni rejime “İttihatçı ruh” üflendiğini söyleyerek aramızda dolaşıyor.

Şu soruyu sormamız gerektiğini düşünüyorum: “Yeni İttihatçılık” ya da yeniden dirildiği ileri sürülen “İttihatçı ruh”, Türkiye’nin bugününü anlamamıza yardımcı mı oluyor; yoksa objektif hakikatin en kritik ögelerini örterek aslında hakikatin çarpık bir anlatımını mı veriyor? Siyasette külliyen yalanla karşı karşıya kalmaya alışığız ama entelektüel yalan külliyen söylenmiyor; hakikatin belirleyici ögelerini gölgede bırakarak körleştiriyor.

Nedir bu gölgede bırakılan, hatta karartılan belirleyici ögeler?

Bugün analizini salt ya da büyük oranda, kâh aralarında karşıtlık kâh bütünleşme varsaydığı bir devlet-millet ilişkisi üzerine kuran her açıklama, ülkenin siyasal ve sosyal gerçeklerini çarpıtıyordur. Bu konuda tereddüt bile etmemek gerekir. Belki 1930’lara geri giderseniz o yıllar için böyle analizler yapabilirsiniz. Ama bakın, kör değilseniz, o yıllarda bile Panorama’yı yazan bir Yakup Kadri kadar etrafta olup bitenleri; siyaseti ve bürokrasiyi esir alan ve çürüten armatörleri, müteahhitleri, tüccarları, eşrafı görmeyi başarabilirsiniz. 1930’larda bile sadece körler görmüyordu.

Türkiye’de devletin orta vadeli düşünen aktörleri yok mudur? Vardır. Ancak onlar Türkiye’yi metafizik bir evrende metafizik ilişkilerle şekillendirmiyorlar. Ruhlarla işleri olduğunu zannetmiyorum.

Türkiye’de bugün Mahçupyan gibilerin yayılmacı ideolojik ögelerine vurgu yaptığı “Yeni İttihatçılık” sınırları genişletme sürecine eşlik ediyorsa dahi, bu sürecin sermaye yayılmasıyla alakasını kurmamak özel çaba ister. Yayılmacılığın, her örnekte olduğu gibi, devlet eliyle yürütülen bir sermayeye alan açma işlemi olduğunu sadece Türkiye örneğinde görmezden gelmek nasıl mümkün ol(durul)uyor?

Daha dün Koç Holding’in 100. yıl töreninde siyasi liderleri inci gibi yan yana dizilmiş gördüğümüzü görmeyelim mi? Rahmi Koç ve Ali Koç’un, bir yanlarına Devlet Bahçeli’yi, diğer yanlarına ise Bahçeli’nin de dahliyle Parti Genel Merkezi’ne polis operasyonu yapılan, koltuğunu terk etmesi sağlanan, her Allahın günü tutuklanmakla tehdit edilen Özgür Özel’i alarak gülüştükleri anları izledik.

Koçlar ve diğer büyük sermaye, 12 Mart askeri müdahalesinin uygun koşullarında TÜSİAD’ı kurduktan hemen sonra, Türkiye siyasetinde ve dahası devlet işlerinde büyük sermaye artık örgütlü bir güç olarak yerini almıştı. 1979’da Bülent Ecevit hükümetini deviren bu güç, 12 Eylül’den sonra iktidar alanını genişletti. İçinden TÜSİAD’ı çıkarın; askeri darbeyi de, cuntanın uygulamalarını da, Türkiye’nin yarım asrını esir alan “uzun 12 Eylül”ü de açıklayamazsınız.

Bugün sermayenin AKP hükümetine boyun eğdiğini düşünenlere karşı şunu belirtmek isterim: Sermaye sınıfı, kârlarını istediği oranda katlayamadığı, sömürüyü istediği şekilde derinleştiremediği durumda, bugünün dünyasında kendisine Türkiye dışındaki coğrafyalarda alan açamayan her iktidarı koşulsuz karşısına alır. Sermaye sınıfı için “kârına kâr katamamaktan” daha büyük korku yoktur. Çünkü onlar için asıl beka sorunu budur.

TÜSİAD bugün bir iki cılız ses çıkardıktan sonra susmuşsa, Ekrem İmamoğlu’nun sırtını sıvayıp öne sürdükten sonra ortada bırakmış ve “bu badireden sağ çıkarsa bizimdir” demişse, bunun açıklaması korku değildir. Bunun açıklaması, AKP iktidarının onlara açtığı olanakların iştah açıcılığıdır.

Birkaç hafta önce çıkan haberleri hatırlayalım. Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan ve kamunun kaynaklarıyla kurulan TÜPRAŞ’a özelleştirme yoluyla el koyan Koç Holding, 2026 yılının ilk çeyreğinde TÜPRAŞ’tan elde ettiği net kârı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2 bin 800 artırdı.

TÜPRAŞ’ın özelleştirilmesi, AKP iktidarının Koç Holding’e verdiği bir iktidar hediyesiydi. Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşunu yok pahasına elde etmekten daha fazla memnuniyet duyulacak bir şey olabilir mi?

Bugün AKP iktidarı ile büyük sermayenin ilişkilerini anlamamıza yardımcı olacak şu önemli verileri Evrensel gazetesi yazarı Uğur Zengin’den alıyorum:

“TÜPRAŞ için 2025’te ödediği kurumlar vergisinin cirosuna oranı yüzde 0,31 (binde 3), Ford Otosan için ise yüzde 0,02 (On binde 2). Net kâra oranla ise sırasıyla yüzde 8,6 ve yüzde 0,5. Türkiye’de 22 bin lira asgari ücretin uygulandığı 2025’te net ücreti yaklaşık 35 bin lira olan bir işçi yıl boyunca toplam 94 bin TL doğrudan vergi (90 bin TL gelir vergisi, 4 bin TL damga vergisi) ödedi. İki şirketin fiili vergi oranı ortalama yüzde 0,16 iken, işçinin fiili vergi oranı yüzde 17,8 oldu.” 

Patlayan kârlar, kuş kadar vergiler...

Şimdi şöyle soralım: Koç Holding ya da onun örgütü TÜSİAD’ın, AKP’ye karşı koymak için bir sınıf olarak hakiki bir gerekçesi var mıdır?

Nesnel gözlem bile bunlara işaret ederken, “Yeni İttihatçılık” deniyor, devlet deniyor, millet deniyor; ama ne sermaye analize katılıyor, ne de ABD.

Bu iki belirleyici etkenin görmezden gelindiği analizlerle 1900’lerin başında dolanıp duranları, bugüne ruh beğenenleri ciddiye almayı bırakalım.

Çünkü Türkiye’nin dününü ve bugününü devlet-millet ilişkisi üzerinden okuya okuya kör olduk.

Cangül Örnek 'ın Son Yazıları