Cangül Örnek
Babacan
Yayın Tarihi: 08.05.2026 , 00:22 Güncelleme Tarihi: 08.05.2026 , 00:23
Birkaç yıl önce Abdullah Gül’dü; şimdi Ali Babacan. Türkiye’de halkın önüne bazılarınca “ideal cumhurbaşkanı adayı” olarak çıkarılan isimlerden bahsediyorum.
Abdullah Gül’ün ünlü ifadesiyle söylersek; “İnsan bazen hayret ediyor”. Neye mi? Ne bir kitle tabanı ne de “hukukun yeniden tesis edilmesi”nden öte siyasi söylemi olan bir siyasetçi için sergilenen bu cürete. Üstelik böyle bir siyasi sicile sahipken halka “makul isim” olarak sunulmasındaki rahatlığa...
Önce şu sicile bir göz atalım:
AKP’nin kurucu kadrosunda yer alan Babacan, Türkiye’nin bir kâbus halini alan AKP macerasının mimarlarından. 2001’de girdiği bu yoldan 2019’a kadar da çıkmadı. Yani 24 yıllık AKP iktidarının 17 yılında Babacan var. Bu 17 yılın yaklaşık 11 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi yönetiminin sorumluluğunu emanet ettiği kişiydi. Yabancı sermaye ile ilişkileri iyi olduğu için olsa gerek Erdoğan tarafından birkaç yıl için Dışişleri Bakanlığı koltuğuna da oturtuldu. Yani toplamda yaklaşık 13 yıl Erdoğan hükümetlerinde görev üstlendi.
AKP’deki son yıllarında cumhurbaşkanlığı sistemine ve ekonomi politikalarına itirazları olduğu söylendi. Doğrudur. Ayrıldı, kendi partisini kurdu.
Ondan sonra ise AKP’den ayrılanların kerameti kendinden menkul şekilde “matah siyasetçi” sayılması kontenjanından en fazla yararlanan isimlerin başında geldi. Otomatik olarak yüklenen bu statünün yanı sıra, “hukukun üstünlüğü” vurgusu nedeniyle olsa gerek, bazı çevrelerce “sağduyunun sesi” ilan edildi.
Ama tarih öyle acımasız bir kayıt alıcı ki; biz oraya baktığımızda Babacan’ı, AKP’nin bugün devletin güvenlik ve hukuk kurumlarının tamamını çökme noktasına getiren politikalarının altında, üstelik hükümet üyesi olarak imzası bulunan kişi olarak görüyoruz.
Hafızamızı tazelemek için birkaç örnek verelim: 2007’de başlayan ve yaklaşık olarak 2013’e kadar süren, Fethullahçıların AKP ile birlikte yürüttükleri “Ergenekon operasyonu” sırasında Babacan hükümetteydi. Bu operasyon ve benzerleri, “devleti ele geçirmek için” dizayn edilmişti. Bu süreçte kritik hamlelerin önünü açmak için çok sayıda siyasi cinayet işleniyordu. Böylece Türkiye’de siyasi hayat cinayet mahalli-karakol-mahkeme eksenine sokulmuştu. Bilindiği gibi oradan henüz çıkamadık. Babacan, bu sürecin arkasında olduğunu muhalefete geçtiğinde yaptığı açıklamalarla bile teyit etmekten çekinmedi. Diğer bir deyişle, her sorunu “hukukun üstünlüğünü tesis ederek” çözmeyi vaat eden bu siyasetçi, bugün muhalifleri demir parmaklıklar arasında çürüten rejimin mimarlarından biriydi ve bu rejimin bugün de kullandığı yöntem ve tekniklerden geçmişte hiç rahatsız değildi.
Yine hatırlatalım: 2013’te Gezi Parkı eylemleri başladığında ve sekiz yurttaşımız bu eylemler sırasında polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybettiğinde başbakan yardımcılığı koltuğunda oturan Babacan’dı. Gezi’den hemen sonra dışarıda, yabancı sermayenin gözünde Türkiye’nin imajını düzeltme çalışmalarına başlamıştı. 2002’den başlayarak en az 2014’e kadar üniversite sınavı da dahil olmak üzere neredeyse tüm sınavların soruları çalınırken iktidarın mensuplarından biri Babacan’dı. 2014 yılında Soma maden katliamı yaşandığında Başbakan Yardımcısı Babacan’dı. Örnekler çoğaltılabilir...
Ama biz Babacan’ın “uzman” olduğunu ileri sürdüğü ekonomi başlığında imza attığı işlere bakalım. Çünkü Türkiye, son 24 yıldır sadece hukuksuz siyasi operasyonlardan değil, ülkedeki ücretli kesimin üstüne çöken ve “yağma” sıfatını sonuna kadar hak eden ekonomi politikalarından da çok çekiyor.
Geçtiğimiz günlerde akademisyen-yazar Aziz Çelik hatırlattı: Emeklilerin yoksulluğunu derinleştiren 5510 sayılı yasa Babacan yönetiminde hazırlandı. Böylece hem Hazine’nin GSYH’den emeklilik sistemine aktardığı pay hem de aylık bağlama oranları düşürüldü. Bu yasanın geçirilmesi için IMF’ye söz verilmişti.
AKP iktidarının ilk yıllarında Babacan, IMF’nin dayattığı ve kendisinden önce Kemal Derviş tarafından Meclis’ten geçirilen yapısal reformların hayata geçirilmesinden sorumluydu. Bu reformların tarımın bugünkü çöküşünün önemli nedenlerinden biri olduğunu biliyoruz. 2000’lerin başında Türkiye tarımının yok edildiğine dikkat çekilerek yapılan tüm itirazlara kulağını kapatan ve uluslararası sermayeyi memnun etmeyi esas alan isimlerin başında Babacan da vardı. Bugün enflasyon, kemer sıkma politikalarına rağmen düşürülemiyorsa, Türkiye tarım ürünlerinde dışa bağımlıysa, gıda enflasyonunda rekor kırıyorsak bunun başlıca sorumluları arasında Babacan yer alır.
Özellikle 2010 yılına kadar olan dönemde ülkeye giren kaynağı belirsiz parayla içeride bir para bolluğu yaşandığı halde özelleştirmelere hız veren ve bu yolla kamunun onlarca yıllık değerlerini yok yere elden çıkaranlardan biri Babacan’dı. Özelleştirmeyi devlet “çay bardağı üretmez” diyerek en arkaik propagandayla savunan Babacan, Telekom özelleştirmesiyle Türkiye tarihinin hem mali büyüklüğü hem de stratejik sonuçları açısından en büyük ekonomik skandallarından birine imza attı. Telekom’u devlet bankalarından kredi kullandırarak Oger Telecom’a devreden, Oger’in altyapı yatırımlarına harcaması gereken kâra el koymasını izleyen, şirketin Telekom’un varlıklarını satmasına göz yuman, alınan kredi geri ödenemeyince kredi yükünü yine kamunun sırtına yükleyen büyük oranda Babacan’dı. Türkiye’nin bu işten zararı, sadece batık kredi miktarını esas alsak bile yaklaşık olarak 5 milyar doları buldu. Bu yükün tamamını ise bugün pazardan meyve almakta zorlanan yurttaş sırtlandı.
Telekom gibi birkaç yıllık kârına denk bir bedelle, kendi varlıkları teminat gösterilerek devletin bankalarından kullandırılan kredilerle satılan Türkiye halkına ait varlıklar, özellikle onun ekonomiden sorumlu olduğu dönemde düpedüz yağmalandı. “Rasyonel ekonomi politikaları”nın savunucusu olduğu söylenen Babacan, özelleştirme adı altında Türkiye tarihinde halktan sermayeye en büyük varlık aktarımı operasyonunun yürütücülüğünü yaptı. Tekel, Tüpraş, Petkim, Erdemir gibi Cumhuriyet tarihi boyunca kamunun, yani yurttaşın inşa ettiği ne varsa elden çıkarıldı.
Makuliyet ölçüsü
“Makuliyet” nedir, siyasette “makul” olmak iyi midir tartışmasına girmeden yazacağım.
Siyasetçiler değişir değişmesine de Babacan değiştiğini söyleyen bir siyasetçi bile değil. Babacan, AKP iktidarında kendisine sorumluluk verilen yıllarda altına imza attığı icraatları bir-iki istisna dışında savunan; o yıllarda uygulanan büyük hukuksuzluklarla derdi olmayan; ekonomik eşitsizlikleri derinleştiren, tarımı çökerten, kamu varlıklarını satan, “mali disiplin” adı altında yurttaşın ücretine göz koyan politikaları hâlâ savunuyor.
“Bütün bunlara rağmen makuliyet iddiası nereden geliyor” diye soracak olursanız; öncelikle yabancı sermaye ile ilişkileri iyi bir “İslamcı” olmaktan geliyor diye yanıt veririm. Eski Türkiye’nin siyasi yelpazesinde bu konum “merkez sağ”a denk düşerdi. Şimdi kavram pek kullanılmıyor ama adını koyacak olursak Türkiye’yi yönetmek İslami merkez sağa layık görülüyor. Bu iddia sahiplerine göre Türkiye halkı “muhafazakâr” olduğu için bu halkın “otantik” siyasal temsilcisi olarak bir sağcı tarafından yönetilmesi uygun düşüyor. O sağcının, ülkenin sorunlarına çözüm bulacak bir programa, kapsamlı bir siyasal örgütlenme ve siyasal faaliyete, geniş bir seçmen tabanına bile ihtiyacı olmadığı varsayılıyor. O, sadece bir “İslamcı sağcı” olduğu için başkalarının örgütlü siyasal emeğinin başına geçip oturabilir diye düşünmemiz isteniyor.
Aynı fikrin takipçisi olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde CHP, Türkiye siyasi tarihine absürt bir trajedi olarak geçen “ekmek için Ekmeleddin” vakasını bu halka biraz da bu yüzden yaşattı.
Şunu da belirtmek gerekir ki; bugün de bu gerekçenin dillendirilmesi ve yaygınlaşması için ihtiyaç duyulan zemini sunan ana muhalefet partisinin kendisi. Sadece “Altılı Masa” denilen siyasi garabetten bahsetmiyorum. Ana muhalefet partisinin siyasi alanda yalnızlaşmamak ama daha önemlisi, Türkiye’yi esir alan “makul siyaset ideolojisi”nden pay almak için bu kesimin önünü her alanda açtığını görmemek mümkün değil. Tabanı olmadığı halde başta medya olmak üzere kritik alanlarda temsili yüksek bir grup olarak görünmeleri biraz da bundan.
Ama esas soru şu: Hiçbir şeyi makul olmayan Türkiye’de makul olmayan hayatlar yaşamaya mahkum edilen halkın “makul siyaset” istediğini kim söyledi?