Cangül Örnek
Rousseaucu gelenekten bizim aydınımız Yalçın Küçük’e
Yayın Tarihi: 10.04.2026 , 11:20 Güncelleme Tarihi: 10.04.2026 , 14:18
Büyük hocaya, Yalçın Küçük’e veda ettik. Ölümünden sonra kendisi hakkında çok şey söylendi, yazıldı; geçmişlerinde iz bıraktığı insanlar onunla yaşadıklarını anlattılar.
Son birkaç aydır Yalçın Hoca’nın öncülüğünde çıkan Toplumsal Kurtuluş sayılarını okuyarak onun bir dönemine -araya giren yılların yarattığı mesafeden de faydalanarak- bakma imkanı yakalamıştım. Yanlış anlaşılmasın: Toplumsal Kurtuluş’ta hocayı aramıyordum, Türkiye aydınının 12 Eylül’ün ardından yeniden bir siyasi canlanma içine girerken ne tartıştığını, ne yaptığını arıyordum. Siyaseten isabetliliği tartışmalı ama zenginliği su götürmez bir malzemeyle karşılaştım. Yalçın Hoca’nın ölüm haberi geldiğinde ben kafamda bu malzemeyle ve bu malzemenin yaratıcısı Türkiye aydınıyla tartışıyordum... Bunları, ona olan borçlarımıza küçük bir örnek olsun diye anlatıyorum.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Yalçın Küçük’e minnettarım, minnettarız. O olmadan Türkiye’nin tarihine ve sorunlarına bugün baktığımız gibi bakamazdık. Onun üniversiteli genç okurları olduğumuzda yazdıklarını büyüleyici bulduk, zamanla bazı yazdıklarından şüphe ettik, biraz kendi yolumuzda yürümeye başlayınca hatalı olduğunu düşündüğümüz bazı konularda onu eleştirerek yol aldık. Bir örnek vereyim: 2025 yılında yayımladığımız Sınıf Penceresinden Bir Cumhuriyet İncelemesi başlıklı kitabımızın aşar vergisinin kaldırılmasını inceleyen bölümünü yazan arkadaşlarla tartışırken, Yalçın Hoca’nın aşarın kaldırılması üzerine söylediklerini eleştirerek yürüttük tartışmayı. Ama önemli olan şuydu: Hoca bir yol açmıştı ve biz yeri geldiğinde kafamızda, kalemimizde ve sözümüzde onun yazdıklarını da taşıyarak ilerliyoruz.
Türkiye’de aydın olmanın hakkını layıkıyla yerine getiren birkaç insandan birini kaybettik. Hakiki bir aydın olarak uyum sağlamayı hakaret sayan bir itirazcıydı. Devrimci bir aydın olarak tarihsel, kuramsal ve –bu ikisinin nedeni olarak da- politik sınırları zorluyordu. Bu yönleriyle aslında bir evrensel kişiliği, tipik bir 20. yüzyıl aydınını kaybettik diyebiliriz.
Evrensel düzeyde marksizm ile yerel düzeyde Türkiye’deki sınıf mücadeleleri arasındaki bağı kurmayı kendine misyon edinmiş bir aydının arkasından yazılanların, salt Türkiye’nin siyasal ve entelektüel hayatındaki yeriyle sınırlı kalması bizim -tabii bir yazıyla giderilemeyecek- eksikliğimiz olurdu.
Bu gözle baktığımızda Yalçın Küçük, evrensel bir özne olarak aydının 18. yüzyılda açtığı sayfanın 20. yüzyıldaki satırlarına bizim coğrafyamızdan katkıda bulunan bir isimdi.
Onun fikir devrimciliğini, en çok 18. yüzyılın en hararetli devrimci siyasal düşünürlerinden birinin, Jean-Jacques Rousseau’nun açtığı aydın geleneğine yakıştırıyorum.
Tabii ki çok farklı iki isimden bahsediyoruz, buna şüphe yok. Ama ne yapmıştı Rousseau?
Aydınlanmadan çıkıp aydınlanmayı eleştirmiş, sınırları zorlarken bazen çubuğu biraz fazla bükmüş, sıradan olmanın huzurunu reddetmiş, herkes tarafından kabullenilen pamuk gibi biri olmak yerine koltuğunda kirpi gibi oturup zamana karşı yarışa girerek yazmış, egemenleri ama aynı zamanda makul olmayı benimsemiş aydını da rahatsız etmişti. Romantizmi ile beslenen siyasi bir coşkusu vardı. Soğukkanlı değildi. Örneğin, mülkiyetin ortaya çıkışı ve yol açtığı büyük toplumsal kırılmayı yazdığı satırlarından bilinçle beraber derin bir kabullenememe duygusu akıyordu. Bu niteliklere Türkiye’de en fazla uyan isimlerden biriydi Yalçın Hoca. (Belki bir ortak özellik olarak, Rousseau’nun Diderot gibi onu en fazla destekleyen arkadaşı da dahil olmak üzere pek çok düşünürle kavgalı olmayı başardığını eklemek gerekir.)
Rousseau’nun ortalamayı reddeden tutumunu en iyi anlatan şeylerden biri, Aydınlanma'nın altın çağında, onun başkenti Paris’te bilimler ve sanatların insanlığı çürütücü etkisine işaret eden bir metinle ün kazanmasıydı. Dijon Akademisi’nin açtığı yarışmaya gönderdiği ünlü “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev”ine başlarken Akademi’nin gözü önünde birazdan başlatacağı kalem savaşını şu sözlerle açıyordu Rousseau:
Huzurunda bulunduğum bu kurul için söyleyeceklerimi uyarlamanın zor olacağını hissediyorum. Avrupa’nın en bilgili topluluklarından birinin karşısında bilimleri eleştirmeye nasıl cesaret edilebilir? Ünlü bir Akademi’de cehaleti nasıl övebilir ve gerçek anlamda bilgili insanlara saygıyı, öğrenime duyulan küçümsemeyle nasıl bağdaştırabiliriz? Bu çelişkileri gördüm ve beni yıldırmadılar. Kendi kendime şöyle dedim: Bilime kötü davranmıyorum; erdemli insanların önünde erdemi savunuyorum. (…)”
Böyle giriştiği metni ilerletirken, bir yerde “ (…)Bütün zihinler sanki aynı kalıptan çıkmış gibi görünüyor” diyordu.
Uyumun konformizmini reddeden bir düşünürün başına ne geldiyse Rousseau’nun başına da o geldi. Ama salt bu yüzden değil: Aynı zamanda eski düzene başkaldırarak burjuva devriminin düşünsel öncüsü olduğu için.
Örneğin Émile: Eğitim Üzerine adlı eserinin yarattığı sansasyonu hatırlayalım. Bu kitabında örgütlü dine yaptığı sert eleştiriler nedeniyle kiliseyi, siyasi otoritenin kaynağını halka dayandırarak monarşiyi ve saray üzerindeki nüfuzlarıyla ekonomik ayrıcalıklarını sürdüren aristokrasiyi karşısına aldı. Eğitim hakkındaki aykırı görüşleriyle mevcut köhnemiş eğitim anlayışıyla da kavgaya tutuştu. Tek cephede değil, topyekûn kavga ediyordu.
Sonuç olarak Émile yasaklandı, Rousseau hapis cezasıyla karşı karşıya kalınca Fransa’yı terk etmek zorunda kaldı. Ama devrimci fikirleri kabına da zamanına da sığmadı; Fransız devrimcilerini derinden etkiledi.
Rousseau’nun öncüleri arasında yer aldığı 18. yüzyılın büyük aydınları, devrimler çağında aydının oynayabileceği büyük rolü örnekledikleri yeni bir dönemin kapısını böylece açtılar.
Yirminci yüzyıl aydını
Bu yeni dönemin inişli çıkışlı tarihi içinde devrimci dalga, Doğu’ya doğru yöneldi. Rusya’da 1917 Ekim Devrimi'yle yepyeni bir nitelik kazandı. Bu devrimci dalga Avrupa dışına doğru genişlemeye başladığında bu dalganın ulaştığı ülkelerden biri de Türkiye olmuştu. Sadece 1908’de, 1923’te değil, 1960’lar ve 1970’ler boyunca Türkiye bu dalgayla sarsılan, büyük toplumsal altüst oluşların yaşandığı bir yer haline gelince, 1938 doğumlu Yalçın Küçük gibi isimleri bu kez bir devrimci aydın olarak yeniden doğuran toplumsal ve siyasal koşullar oluştu.
18. yüzyılın bir devamı olarak aydın, egemenlerin egemenliğini reddederek, ancak bu kez “halk egemenliği” fikrini “emekçi halkın egemenliği” biçiminde yeniden formüle ederek 20. yüzyılda yoluna devam etti.
Bu yüzyılın Türkiyeli bir aydını olarak Yalçın Küçük, hayatının son dönemini “halk egemenliği” ilkesinin, “emekçi halk egemenliği” tesis edilmedikçe ayakta kalamayacağını anlatmakla geçirdi. Siyasi pratiğini eleştirebilirsiniz ama onun cumhuriyetçiliği buydu. Son yıllarında bunun için yazdı, çizdi, siyasi riskler aldı ve hapis yattı. “Kemalizm bizi ileri götürmez, biz Kemalizmden geriye düşemeyiz” sözünün arkaplanına bu geniş perspektiften bakmak gerekir.
Mevcut sınıf ilişkilerinin, onlardan üreyen siyasetin, bu ilişkilerden ve bu ilişkilerin siyasetinden beslenen düşün, sanat ve edebiyat dünyasının mevcut sınırlarını yıkmaya çalışan herkes gibi “düşünsel şiddeti” yöntem olarak benimseyen kişiydi Yalçın Küçük. 20. yüzyıl aydını buydu. Aslında bir tuhaflık olan “her türlü şiddete karşıyım” diskurunun büyük bir kolaylıkla benimsendiği liberal sol entelektüel çevrenin onu anlamamasını doğal karşılamak gerekir.
Onunla beraber bizim coğrafyamızda 20. yüzyılın bir sayfası daha kapandı.
Dünyada ve Türkiye’de 18. yüzyılda açılan o büyük sayfanın kapanmaması için mücadele etmek bize düştü. Çünkü Yalçın Küçük’ü toprağa verdiğimiz 21. yüzyılın bu karanlık günlerinde dünyanın ve bizim, tanık olduğumuz, akla hayale gelmez büyük suçlar karşısında hâlâ büyük sözlere, büyük kuramlara, büyük siyasete ihtiyacımız var. Ama bununla beraber Rousseauvari bir devrimci romantizme de...
Güle güle Yalçın Hoca! Sen geçmeseydin dünyamız eksik olurdu.