Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

Wall Street’e bakan Lenin: Vurgunun 150 yıldır değişmeyen mantığı

Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması kitabının finans kapitale dair bölümleri okunduğunda, gerek kendisinin verdiği gerekse referans gösterdiği yazarlardan aktardığı örneklerin, bugünün finans piyasalarında dönen çarklara ne kadar benzediğini görmek son derece çarpıcı. Aynı mekanizma, tarihsel dönüşümüne rağmen hâlâ benzer pratikler üretiyorsa, burada tekil olaylardan değil, yapısal bir sorundan bahsetmek gerekir.

Yayın Tarihi: 09.11.2026 , 00:02

Bir ayı aşkın süredir, gündemi işgal eden fon vurgununu konuşuyoruz. Bu akıl almaz vurgunu mümkün kılan ilişkiler ağına dair öğrendiklerimiz Türkiye’de fon işleri, devlet işleri ile parti işlerinin iç içe geçtiği bir düzenekle karşı karşıya olduğumuzu gösterdi. Bu iç içeliğin düzeyi, aralarındaki bağlantının tesadüfi değil, tersine, mantıksal olduğu anlamına geliyor. Bu soygunu konuşmaya devam edeceğiz ancak tartışmaya ihmal edilen önemli bir boyutu dahil etmek zorundayız: Finansal piyasaların temelindeki irrasyonelliği ve bu piyasaların aslında nasıl devasa birer servet aktarım mekanizması olarak çalıştığı gerçeğini.

İrrasyonalizmden kastım şu: Finansal piyasalarda yaratılan değer büyük oranda fiktif olduğu halde bu piyasalar ülke ekonomilerini belirleyen çok büyük bir güce sahip. En sağduyulu örneklerde bile finansal değer artışı, gerçek değer artışı beklentisiyle ortaya çıkıyor. Bu irrasyonalizm, maddi değerle uyumsuz bir finansal değerin ülkelerin ekonomisine yön vermesine yol açıyor ki dünyadaki büyük krizlerin öncelikle bu piyasalardan ve bunların komşusu olarak görülebilecek bankacılık ve sigortacılık sisteminden çıkması tesadüf değil.

Ancak toplumlar için irrasyonel olan, kapitalizmin kendi mantığı içinde son derece rasyonel. Çünkü finansal piyasalardaki büyüme, sonuç olarak sermaye birikiminin artışına hizmet ediyor. Sorun bu artışın “masum” bir birikim artışı olmamasında; toplumun büyük çoğunluğunun elindeki küçük birikimlerin bir azınlığın elinde toplanmasını sağlamasında. Böylece zaten üretim ve bölüşüm ilişkileri içinde küçük bir azınlığa aktarılan değere ek olarak, bir de bu yolla çoğunluktan azınlığa bir değer aktarımı daha sağlanıyor. Yani aslında bu piyasalar doğrudan sermaye temerküzüne hizmet ediyor. Ama kapitalizm, sadece toplumsal olanın aleyhine işlemekle kalmıyor, aynı zamanda var olan yasal çerçevenin dışına taşmadan da işleyemiyor. Örneğin, kara para, yasal olmayan ama günümüz kapitalizmi için vazgeçilmez olan bir sermaye birikim yöntemi. Diğer bir deyişle kara para ekonomisinin büyümesi günümüz kapitalizmine içkin bir eğilim; yani bu açıdan bir sapma değil. En az reel ekonominin büyüklüğü kadar bir hacme ulaşmış uyuşturucu gelirinin ve bahis piyasasının ürettiği muazzam servetlerin aklanması, bugün dünyadaki sermaye birikiminin en önemli kaynaklarından biri. Bu ABD’de de böyle, Türkiye’de de.

Bu piyasaları regüle etmekle görevli kurumların, büyük kapitalist ülkelerde kara para aklama mekanizmalarının önünde bir engel teşkil etmediği iddia edilebilir. Zaten o yüzden finansal piyasalar küresel düzeyde işliyor; bir yerde aklayamadığınızı başka yerlerde aklayarak, daha doğru bir ifadeyle aklatarak dünyadaki sermaye dolaşımına tekrar sokmanızı sağlayacak pek çok yan mekanizma bulunuyor.

Dediğim gibi bu durum, kapitalizmin kendi dinamikleri açısından irrasyonel ya da kural dışı değil. Tam tersine; son derece rasyonel ve sermaye birikiminin sınırsız genişleme mantığına tamamen uygun.

Bu tartışmaların hem finansal piyasalara dair kuramsal bir tartışmayı tetiklemesi hem de bu piyasaların gelişimine dair tarihsel bir bilinci uyandırması, yaşadığımız büyük soygunun halk için tek olumlu yanı olabilirdi. Bunu zorlamamız lazım.

Bu tür bir amaçla hareket ettiğimizde, böyle bir bilincin uyanmasında bize yardımcı olacak kuramsal ve tarihsel dersler var.

Geçtiğimiz günlerde tarihçi Ayşe Baltacıoğlu-Brammer’in bir sosyal medya paylaşımını denk geldim. 1990’ların başında Rusya’dan New York’a taşınarak Wall Street’i gören bir binanın tepesine dikilen Lenin heykelinden bahsediyordu. Aslında bu heykel, bir yönüyle dikilebileceği en anlamlı yerlerden birindeydi: “Finans kapitalin mabedi”nin tam karşısında, onu tüm “kötülüklerin” kaynağı olarak işaret edebildiği bir yerde...

Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması kitabının finans kapitale dair bölümleri okunduğunda, gerek kendisinin verdiği gerekse referans gösterdiği yazarlardan aktardığı örneklerin, bugünün finans piyasalarında dönen çarklara ne kadar benzediğini görmek son derece çarpıcı. Aynı mekanizma, tarihsel dönüşümüne rağmen hâlâ benzer pratikler üretiyorsa, burada tekil olaylardan değil, yapısal bir sorundan bahsetmek gerekir. Kuram bize zaten bunu açıkça söyler; ancak teoriyi geçersiz sayan ideolojik körlüğün karşısına, tarihin kendini tekrar eden bu çıplak örnekleriyle çıkabiliriz.

Bu örneklerin bazılarını buraya aktaracağım. Ancak öncesinde şunu belirtmem lazım: Lenin’in ya da kendisinden önce Hilferding’in "finans kapital" kavramı, finans sermayesi ile reel sermaye ilişkisinin hâlâ çok güçlü olduğu bir tarihsel yapıya işaret ediyordu. Bugün ise bu bağın iyice silikleştiği bir finansal hegemonyadan bahsediyoruz. Yine de bu farkı açıklamayı iktisatçılara bırakarak devam edeyim.

Lenin, “Az sayıda elde toplanan ve fiili bir tekel oluşturan finans kapital; şirketlerin kurulmasından, hisse senedi ihracından, devlet tahvillerinden vb. muazzam ve sürekli artan kârlar koparır; finansal oligarşinin egemenliğini güçlendirir ve tekelcilerin çıkarına tüm toplumdan adeta haraç keser” dedikten sonra Hilferding’den şu örneği aktarır:

"1887'de Havemeyer, toplam sermayesi 6.500.000 dolar olan on beş küçük firmayı birleştirerek Şeker Tröstü'nü kurdu. Amerikalıların tabiriyle uygun bir şekilde 'sulandırılan' (şişirilen) tröstün sermayesi 50 milyon dolar olarak ilan edildi. Bu 'aşırı     sermayelendirme', tıpkı Birleşik Devletler Çelik Şirketi'nin mümkün olduğunca çok demir cevheri sahası satın alarak tekel kârlarını önceden garantilemesi gibi, gelecekteki tekel kârlarını önceden hesaba katıyordu. Nitekim Şeker Tröstü, kendisine öyle kârlar sağlayan tekel fiyatları belirledi ki, yedi kat 'sulandırılmış' (şişirilmiş) sermaye üzerinden yüzde 10 kâr payı ödeyebildi. Bu da tröstün kurulduğu sırada fiilen yatırılan sermaye üzerinden yaklaşık yüzde 70 kâr anlamına geliyordu! 1909 yılına gelindiğinde Şeker Tröstü'nün sermayesi 90 milyon dolara ulaşmıştı. Yani yirmi iki yıl içinde sermayesini on kattan fazla artırmıştı."

Yukarıda belirttiği gibi “finans kapital” henüz reel ekonomiyle bağlantının kuvvetli olduğu bir finans sistemini nitelemek için kullanılıyordu. Lenin’in verdiği bir başka örnek ise şöyle:

"Dortmund Union Madencilik Şirketi 1872 yılında kuruldu. Yaklaşık 40 milyon mark tutarında hisse senedi sermayesi ihraç edildi ve şirketin ilk yılında yüzde 12 kâr payı ödemesinin ardından hisselerin piyasa fiyatı 170'e yükseldi. Finans kapital kaymağı yedi ve yaklaşık 28 milyon mark gibi küçük (!) bir meblağ kazandı. Bu şirketin ana sponsoru, 300 milyon marklık bir sermayeye başarıyla ulaşan o devasa Alman Disconto-Gesellschaft bankasıydı. Daha sonra Union'ın kâr payları sıfıra indi; hissedarlar sermayenin değerinin düşürülmesini, yani her şeylerini kaybetmemek için sermayelerinin bir kısmından vazgeçmeyi kabul etmek zorunda kaldılar. Bir dizi 'yeniden yapılandırma' yoluyla, otuz yıl içinde Union'ın defterlerinden 73 milyon marktan fazla para silindi. 'Şu anda, şirketin kurucu hissedarları hisselerinin nominal değerinin yalnızca yüzde 5'ine sahipler' ama bankalar her 'yeniden yapılandırmadan' 'bir şeyler kazanmayı' başardı."

Yapay zekadan bu son örneği adım adım açıklamasını istediğimde olan biteni şöyle anlattı:

1. Balon Yaratma ve Güven Aşılama (1872): Büyük bir banka (Disconto-Gesellschaft) arkasına rüzgarı alarak bir maden şirketi kuruyor ve borsaya açıyor. Yatırımcıları çekmek için ilk yıl %12 gibi çok yüksek bir kâr payı (temettü) dağıtıyor. Bu yüksek kârı gören küçük yatırımcılar şirkete hücum ediyor ve hisse fiyatları hızla fırlayarak 170 değerine uyarılıyor.

2. Kaymağı Yemek (Büyük Vurgun): Şirketi kuran ve ilk hisseleri elinde tutan finans baronları (finans kapital), hisseler zirveye çıktığında bunları piyasadaki küçük yatırımcılara satıyor. Şirketin içini henüz ilk yıldan boşaltarak 28 milyon marklık devasa bir kurucu kârını cebe indirip aradan çekiliyorlar.

3. Çöküş ve "Tenzil" Oyunu: İlerleyen yıllarda şirketin aslında o kadar kâr etmediği (balon olduğu) ortaya çıkıyor. Kâr payları sıfırlanıyor. Şirket batmasın diye küçük hissedarlara "Hisselerinizin değerini düşürmek zorundayız, yoksa sıfırlanacak" deniyor (Sermaye azaltımı/tenzili). Küçük yatırımcı elindeki varlığın %95'ini kaybediyor; şirketin defterlerinden 73 milyon mark (küçük yatırımcının parası) buharlaşıp siliniyor.

4. Bankaların Kazan-Kazan Düzeni: En trajik olanı ise şu: Şirket her battığında yapılan "yeniden yapılandırma" (kurtarma paketleri, borç yapılandırmaları, yeni hisse ihraçları) süreçlerini yine aynı dev bankalar yönetiyor. Şirket batarken bile bankalar komisyonlar, faizler ve yeni operasyonlarla her krizden para kazanmaya devam ediyor.

Aradan geçen 150 yıla rağmen hâlâ benzer vurgun tezgahları kurulabiliyor. Düzenleyici kurumların tam da bu tezgahları önlemek amacıyla kurulduğu iddia edilebilir. Ancak böylesi saf bir açıklama, ne finansal hegemonyanın dünya ve ülke ekonomilerine hükmetmesinin mantıksızlığını ne de 2008'den bu yana devletlerin, yani halkın sırtına yüklenen devasa banka kurtarma operasyonlarına neden ihtiyaç duyulduğunu açıklayabilir. Üstelik bu düzenleyici kurumlar, sanılanın aksine, finansal piyasalara kimin, ne zaman ve hangi koşullarda gireceğini belirleyen; dolayısıyla, finans piyasasındaki hiyerarşileri inşa eden güç araçlarıdır. Bu rolün tarihte nasıl güç ilişkileri kurduğuna bakmayı ise bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Yazarın Son Yazıları