Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

Saramago’nun Görmek romanıyla bugüne bakmak

Absürt olan, bu olağanüstü zenginleşme döneminde demokrasinin liberal yorumunun hala mümkün olduğunu düşünmektir. Üstelik oligarkların çıkarlarıyla bütünleşmiş siyasi elitin lime lime döküldüğü; ilkesizliğin, fikirsizliğin, kişiliksizliğin siyaset olarak pazarlandığı bir dünyada siyasal haklarımızı eskisi gibi elimizde tutabileceğimizi zannetmemizdir.

Yayın Tarihi: 23.10.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 23.10.2026 , 00:06

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada Saramago’nun Görmek romanını okumaya başladığını söyleyen bir paylaşıma rastladığımda, ne zamandır aklımda olan bu roman üzerine yazmak istedim. Romanı okuyanların bugün “liberal demokrasi” mitinin çöküşünü izlerken Saramago’nun muhteşem anlatısını hatırlamaması mümkün değildi çünkü. Ben de bir yandan Türkiye’ye, bir yandan Fransa’ya, Arnavutluk’a, İtalya’ya, Yunanistan’a ve hatta Brezilya’ya bakarken sık sık Saramago’nun olağan bir seçim gününü anlatarak başladığı romanını düşünüyordum.

Her şey yağmurlu, kasvetli ama olağan bir seçim günü, bilmediğimiz bir kentte başlar. Romanın ilk sayfalarında, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında sandık başındaki görevine giden bir sandık görevlisinin çabasına tanık oluruz. Her şeye rağmen sabah saatlerinde sandıklar açılmış, görevliler oylarını kullanmış ancak saatler geçmesine rağmen beklenen seçmenler sandık başına gelmemiştir. Şaşkınlık ve tedirginlik bir süre sonra sona erer çünkü sandıklar kapanmadan seçmen kalabalığı sakin bir şekilde sökün eder, oylar olağan şekilde kullanılır, sandıklar büyük bir ciddiyetle kapanır. Ancak oy sayımına geçildiğinde sandıklardan hiç beklenmedik bir sonuç çıkar: Seçmenlerin çok büyük bir çoğunluğu sandığa sadece boş beyaz kâğıt bırakmıştır. Yetkililer böyle bir sonuç beklemiyordur; çünkü o ana kadar ortada ne bir boykot çağrısı ne bir protesto ne de ortak alınmış bir kararın izleri vardır... Ama adeta sözleşilmiş gibi sandıklardan balya balya boş oy çıkar.

Hükümet panikler ve ikinci bir seçim düzenler. Yine aynı kentte olağan bir seçim günü yaşanır. Seçmenler büyük bir ağırbaşlılıkla seçim merkezlerine gelir, sakin tavırlarla oylarını kullanırlar; ancak bu kez sonuç egemenler için daha da kötüdür. Çünkü birinci seçimde yüzde 70 olan beyaz oy oranı bu kez yüzde 80’lerin üzerine çıkmıştır. Hükümet daha da panikler. Demokrasiye yönelik bir komployla karşı karşıya olduklarını iddia ederek bir dizi önlem almaya karar verirler. İlk önlem, olağanüstü hal ilan ederek anayasal hakların askıya alınmasıdır. Olağan seçim oyununu bu kez egemenlerin istediği gibi oynamayan seçmene kesilen ceza, tüm haklarının elinden alınmasıdır. İktidar bununla da yetinmez; kent halkını cezalandırmak için kentten çekilir, bütün kamu hizmetlerini yüzüstü bırakır. Ancak kent halkı, kentin işlerini hiçbir aksaklık yaşanmadan sürdürmeyi başarır. Hükümet artık gereksizleşmiştir. Attıkları her adımla sorunu daha da büyüten yetkililer, bunun üzerine komployu daha derinlerde aramaya karar verir ve komplonun liderini aramaya koyulurlar. Bu noktada roman, bir dizi gelişmeyle Saramago’nun daha önce yazdığı Körlük romanına bağlanır.

Saramago’nun Görmek romanı; seçimlerde yurttaşlardan bekleneni, kuralları içinde kalarak reddeden bir kent halkının görünmeyen direnişi üzerinden liberal demokrasinin “seçim oyunu”nun çöküşünü anlatır. Aynı zamanda liberal demokrasinin, egemenliğin yurttaşta olduğu yalanına bizleri ikna ederek sürdürdüğü işleyişini, bu illüzyonu “görerek” reddettiğimiz andan itibaren nasıl bir kriz içine düştüğünü “gösterir".

Görmek’in Türkiyeli okurları olarak Saramago’nun ifşa oyununun bizleri karmaşık düşüncelere sevk etmesi doğal. Çünkü biz “seçim fetişizminin”, bu ülkede bugün yaşanmakta olan çöküşün nedenlerinden biri olduğunu biliyoruz. Bu ülkenin yurttaşları yıllarca, tıpkı Saramago’nun sakin ve vakur halkı gibi, haklarına yönelik her türlü darbe karşısında sakin davranmaya ve siyasilerin popüler deyimiyle “AKP’nin oyunu”na gelmemeye çağrıldılar. Sonra da sadece seçim günü dışarı çıkıp oylarını kullanarak “oyunun bozulacağı” illüzyonuna inanmaya koşullandırıldılar. Seçim oyununun olağan yasaları çiğnendiğinde, örneğin mühürsüz zarflar geçerli sayıldığında ekran başında oturmaya ikna edildiler. Bu ve benzeri yasa dışılıklar yaşandıktan sonra “yapıcı siyaset” iddiasıyla yan yana gelip şakalaşan rakip siyasetçileri izleyerek bir diğer seçimi beklemeye koyuldular. Öte yandan bugün biz; irademizi, iktidara sandıkta verilen bir derse indirgeyerek elindeki “seçim oyununu oynama hakkı” bile elinden alınan bir halka dönüştük. Sandıktan iktidarın istemediği sonuçlar çıktığında, tıpkı Saramago’nun anayasası askıya alınan ve anayasal hakları elinden alınan kent halkı gibi cezalandırılıyoruz.

Bizim bu trajik hikayemizin de romanı yazılmalı; tabii romancılarımız iç dünyalarının labirentlerinden, şehir dehlizlerindeki gezintilerden, aralara yaptıkları kimlikçi serpiştirmelerden falan kafalarını kaldırabilirlerse...

Saramago’nun Görmek romanının okuru sadece Türkiye’yi düşünmeli demek istemiyorum. Çünkü her şey biraz da sadece Türkiye’ye baktığımız için, tarihimizi bile sui generis zannettiğimiz için oluyor.

Bugün Fransa’daki ayaklanmaya da Görmek’in penceresinden bakabiliriz. Ayaklanma günlerinde Türkiye’den gelen güçlü “politik” tepkilerden birinin “sokaktaki radikalizm Le Pen’e yarar” şeklinde olması, kendi yakın tarihimizden hiç ders almadığımız anlamına da gelmiyor mu? Bizim tepkimizi bir yana bırakalım; Fransa’daki devlet aygıtının her türlü manipülasyon mekanizmasıyla sokaklara indiğinden kimsenin şüphesi yok. Halk hareketinin örgütlü ve politik bir öncülüğe ihtiyaç duyduğunu da kimse inkar edemez. Ancak şu haliyle öfkenin statükoyu olabildiğince sarsması sadece Fransız halkının değil, tüm dünyanın yararına olur. Salt halk iradesinin bir dışavurumu olarak protestonun olağan oyunu bozmasına hepimizin çok ihtiyacı var.

Üstelik önümüzdeki dönemde, militarizasyon ve savaş ekonomisi pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Fransa’da da işleri daha karmaşık hale getirdiğinde bugünkü birikimin devredeceği deneyime, bilinçlenmeye ve kazanımlara daha çok ihtiyaç duyulacak.

Okumuş insanlara düşen ise yaşananların adını doğru koymak: Bugün yaşanan, pek çok insanın haklı biçimde vurguladığı gibi, kapitalizmin çıkış arayışına eşlik eden bir “liberal demokrasi krizi”dir. “Liberal demokrasi” kavramında yan yana gelen bu iki sözcüğün bir aradalığı zaten başlı başına bir oksimoron. Çünkü bugün artık liberal demokrasi, oligarklarını arkasına almış bir siyasi elitler mücadelesinden daha fazlası değil. Bu yapının halkın sadece sandığa giderek yaptığı tercihlere göre şekillendiği yalanının ifşası, Görmek’te Saramago’nun bize göstermek istediği şeydi.

Aslında çok uzun süredir “liberal demokrasi”, cilasını Soğuk Savaş anti-Sovyetizmine borçlu olan bir farstan fazlası değildi. Fars kelimesi bu anlamıyla dilimize Fransızca “farce” kelimesinden geçmiş. Bugün liberal demokrasinin bir fars olduğunu ayan beyan gösteren en güçlü hareketin Fransız gençliğinden çıkması ne güzel bir tesadüf. Daha geri gitmeyelim: Sarı Yelekliler eylemlerinden bu yana Fransa’da halk, zenginleşen ülkelerinin kamusal hizmetleri finanse etmekten çekilmesine, içinde yaşamaya mahkum edildikleri yoksullaşmaya tepki gösteriyor. Geçmişte Avrupa’daki yaygın sosyal hakların ve nitelikli kamu hizmetlerinin arkasında, işçi sınıfı mücadelesi ve sosyalizmin bir alternatif olarak yükselmesi karşısında sistemin işçi sınıfını kontrol altında tutmak için verdiği ödünler vardı. Sistem kendisine yönelmiş bir sosyalizm tehdidinin baskısından kurtulduğu andan itibaren, bu yükü sırtından atmak istedi. Üstelik bunu, birbirinden niteliksiz siyasal figürleri sahneye çıkararak ve insanlarla alay ederek yapmaya başladı. Bir, De Gaulle’ü düşünün, bir de Macron’a bakın... Bu niteliksizleşme, “siyasi elitin banalleşmesi” diye tanımlayabileceğimiz bu düşüş tesadüf değil. Örgütsüzlüğünü kanıksamış, hak mücadelesini bırakmış halklardan geleceklerini bu çürümüş siyaset sınıfının ellerine bırakmaları istendi.

Fransa’da da, Türkiye’de de.

Saramago’nun Görmek’i üzerine yazmaya karar verince roman üzerine yazılmış incelemeleri okumaya başladım. İnternette önüme tanımadığım bir yazarın, Miriam Ringel’in “Relationship between solidarity, absurdity and revolt-by saying ‘no’” başlıklı makalesi düştü.1 Şöyle diyor Ringel:

“Dünyayı absürt (saçma) olarak görmek, Saramago'nun bir teşhisidir. Onun bakış açısına göre dünya; kötülük, adaletsizlik ve zayıfların sömürülmesiyle maluldür. Yazar, yapıtlarında bazı kahramanlarının başkaldırısı aracılığıyla bu gerçekliğe karşı çıkar. Bu başkaldırı, absürde geri dönmeyi reddetmektir; absürde karşı bir tepkidir ve bu geçiş, derin düşünme (sorgulama) ve aydınlanma yoluyla gerçekleşir."

Bugün absürt olan nedir? Absürt olan, bu olağanüstü zenginleşme döneminde demokrasinin liberal yorumunun hala mümkün olduğunu düşünmektir. Üstelik oligarkların çıkarlarıyla bütünleşmiş siyasi elitin lime lime döküldüğü; ilkesizliğin, fikirsizliğin, kişiliksizliğin siyaset olarak pazarlandığı bir dünyada siyasal haklarımızı eskisi gibi elimizde tutabileceğimizi zannetmemizdir.

Neyse ki kör olanın bile hakikatini görebildiği bir açıklık döneminden geçiyoruz; adını da aynı açıklıkla ifade etmemiz lazım.

  • 1

    Ringel’in başlıktaki “saying ‘no’” ifadesini görünce aklıma Pablo Lerraín’in 2012 tarihli “No!” filmi geldi. Filmi izlemeyenler için şu kısacık bilgiyi vereyim: Şili’de Diktatör Pinochet, iktidarda kalmak için bir referandum düzenler. Pinochet’nin gitmesini isteyenler genç bir reklamcıyla anlaşırlar. Gael García Bernal’in oynadığı reklamcı karakteri “No!” kampanyasını tasarlar ve Pinochet dönemini sonlandıracak süreci başlatır. Kampanya, bir ürün kampanyası gibidir ve askeri diktatörlüğün kötülüklerinden bahsetmek yerine renkli ve eğlenceli bir “gelecek” vaadeder. Film, genel olarak diktatörlüğün suçlarından bahsetmemekle kalmaz diktatörlüğü mümkün kılan emperyalist müdahalelere, neo-liberal uygulamalara ve bu sürecin kazananları olan Şili sermayesine hiç söz etmeden “darbeciyi gönderme” fikrine odaklanır. Böylece Şili’nin Oscar adayı bir filmi olur; ama aynı zamanda daha onlarca yıl sonu gelmeyecek eşitsizlik ve adaletsizlik krizleri de... Film bu anlamıyla berbattır ve daha kötüsü, Türkiye’de sinemalara geldiğinde, AKP’nin “12 Eylül’le hesaplaşma” kampanyasına, liberallerin “darbelere hayır” söylemine de “cuk” diye oturmuştu. Saramago ise “hayır” derken başka bir şey yapar: Sadece sistemin olağanüstülüğüne, kriz anlarında baş gösteren otoriterliğine değil; sistemin olağan halinin çelişkilerine “hayır” der. Çünkü sistemin kalbinde zaten çürük olan bir şey vardır.

Yazarın Son Yazıları