Cangül Örnek
Öfkemiz alev oldu; dilimiz lal...
Yayın Tarihi: 18.10.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 18.10.2026 , 00:09
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Biz “kelimeler kifayetsiz” deriz.
İngilizler “I am speechless” (Nutkum tutuldu) der.
Fransızlar "Je suis sans voix" (Sesim soluğum kesildi) derler.
Ben bu kadarını biliyorum. Dünya üzerinde başka halklar da kendi dillerinde benzer durumları tarif edecek deyimler üretmişlerdir, eminim.
Çünkü aslında hepimiz bu dünyanın düzenine bakınca aynı şeyi görür, aynı şeyi anlatmaya çalışırız da bir türlü anlatamayız. Öfkemizin kelimelere sığmadığı anlar, olaylar vardır. Biz Türkiye’de bunu artık kronik bir sendrom olarak yaşıyoruz. Hayretimiz, üzüntümüz, öfkemiz dilimize sığmıyor, kelimelere dökülemiyor...
Aslına bakarsanız kapitalizmin nasıl bir sömürü düzeni olduğunu, Türkiye kapitalizminin nasıl dönemsel yağmalarla sermaye birikiminde aşama atladığını yıllardır okuyoruz, yazıyoruz, konuşuyoruz. Tarihimizdeki sermaye birikimi sıçramalarının her birinin arkasında bazen büyük bir kirin, bazen büyük bir yolsuzluğun, bazen bir insanlık suçunun; çoğunlukla da “hepsi bir arada” bulunduğunu gayet iyi biliyoruz.
Türkiye’de sermaye -basitleştirmem mazur görülürse- kabaca ikiye ayrılır: Eskiden yağmacı olup sonradan muteber sayılanlar ile çiğden yağmacı olup zenginliği üstünde henüz sakil duranlar.
Birinci grubun daha önceki kirli işlerini geçiyorum çünkü şu gerçek bile tek başına yeterli:
Burası, savaş koşullarında halkı açlıktan kırılırken dahi o açlık sayesinde zenginleşenlerin bugün “muteber” sermayedar olarak taltif gördüğü bir ülkedir. İkinci Dünya Savaşı sürerken halk, Anadolu’da arpa ununa arpa sapı karıştırarak yaptığı ekmekle çoluk çocuğunu beslemek için didinirken; kentlerde hane başına düşen birkaç somun kötü kalite ekmek için saatlerce kuyruklarda sürünürken, karaborsada mal satarak zenginleşen yağmacı bir grup zenginliğine zenginlik katıyordu. Eksik beslenen insanlar veremden kırılırken, bu zenginlerin etli yanakları kan topluyordu. Savaş bitince yağma biter mi? Hesap verme günü gelince fatura bir grup gayrimüslime kesilince onların malını mülkünü, halısından kristal avizesine kadar evindeki eşyasını bile kapışan bu yağmacı burjuvazi istifini büyüttü. 6-7 Eylül pogromu yaşanınca “Vatan, millet, Sakarya” şiarıyla çökülen Rum malları sayesinde bu istife katlar çıkıldı; sezonun sonunda bankalar açıldı, holdingler kuruldu. Bugünün “kurumsal”, “muteber” sermayesi işte budur. Tarihleri yağma ve çökmedir.
Aradaki yıllar da temiz değil ama bugüne gelebilmek için sıçrayarak gidelim ve eski “muteber” sermaye ile yeni “sakil” sermayenin zararlarının henüz 1980’lerin başında halka nasıl yüklendiğine iki örnek verelim.
Bismillah, daha cunta kollarını yeni sıvamışken Koç, Asil Çelik’i batırıp mededi çok sevgili mektup arkadaşı, cunta başı Kenan Evren’de arayınca Asil Çelik’i devlet satın aldı ve yükünü de bir güzel halkın sırtına yıktı. Sermaye ve devleti için bundan daha iyi bir dönem açılışı düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum.
Aynı yıllarda yeni türedi zenginler de boş durmadı. Devletin gözü önünde Banker Kastelliler çıktı; bankalardan aldıkları “mevduat sertifikalarını” yüksek faiz oranları vadederek halka sattılar ve büyük bir finansal çöküşe yol açtılar. O zaman da kamu bankalarının, batan özel bankaların ve bankerlerin borçlarını üstlenmesi sağlanarak yük yine halkın sırtına yüklenmedi mi?
1980’ler bugünkü yağmanın kuluçka yıllarıdır.
En az 1980’lerden beri Türkiye ekonomisi bankalar, finans şirketleri ve tefeciler tarafından esir alınmıştır. Bu düzenekte borsanın yeri de ayrı. Şöyle ifade edebiliriz: Finansal serbestleşme ile birlikte -yasal ya da yasa dışı fark etmeksizin- finansal yağma, sermaye birikiminin vazgeçilmez kaynağı olarak bu sistemin can damarı haline geldi. Bu yağma sayesinde yeni sermaye grupları yükselmeye başladı ama aslında sermaye birikimi bir bütün olarak bir de bu yolla büyüdü. Bu işleyişin parçalarını sayarken asli bir unsur olarak kara paranın işlevini de unutmamak gerekir. Kara para, bu sistemin “yasa dışı” ama mutlak surette “sistem içi” bir beslenme pınarıdır.
Türkiye’de 2000’lerdeki parasal bolluğun, “net hata noksan” kalemiyle finanse edilen bütçenin bu pınardan doya doya beslendiğini artık herkes biliyor.
Uzatmaya gerek yok.
Yani biz Türkiye kapitalizminin dinamiklerini bilmiyor değiliz; devlete verilen borçlar sayesinde şişen bilançoların, yolsuzluğun, yasal ya da yasa dışı finansal dolandırıcılığın, kara parayı sisteme sokan her türlü alavere dalaverenin bu sistemin özü olmasına şaşırıyor da değiliz.
Ama biz bugüne kadar bu yapının; birincisi, eksik de olsa bir “demokrasi” örtüsüyle örtülmesine; ikincisi, arada patlasa da kurumsal frenlerle belli bir rotada tutulmasına alışmıştık. Yani biz yağmanın gerektiği ölçüde “meşruiyet” araçlarıyla yönetildiği bir Türkiye’den geliyoruz... Biz zaten “demokrasi” derken, arada sistemin kiri patladığında seçimlere gidilmesini, oyunun kuralları değişmese bile hükümet falan değiştirilerek yola devam edilmesini kastediyorduk. Seçilmişlerin biraz da olsa halktan çekinmesine “halk egemenliği” adını vermiştik. Geride de olsa, eksik de olsa o zemine basarak, kazandığımız birkaç hakkı sonuna kadar kullanarak gerçek demokrasi, gerçek halk egemenliği, eşitlik ve özgürlük talep ediyorduk.
Ama bu derece kontrolden çıkmış bir yağma düzeneği gözümüzün önünde patlarken; eşzamanlı olarak seçim hukukunun açıkça çiğnenmesine, eşzamanlı olarak seçme ve seçilme hakkımızın belediyelerde “yolsuzluk” olduğu iddiasıyla elimizden alınmasına, eşzamanlı olarak “bugün fikrimi nasıl ifade etsem de gözaltına alınmadan günü bitirsem” diye endişelenmeye alışık değiliz.
Demem o ki: Yurttaşlık statümüz tebaalığa düşürülürken, eşzamanlı olarak “Cumhurbaşkanımızın foncular tarafından üzülmesine üzülmemiz gerektiği” yönündeki propaganda bize artık fazla geliyor.
Eşzamanlı olarak halkı dolandıranların “vicdanının sesine kulak verip” devasa servetlerinin minik bir kısmını devlete geri ödeyerek hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi bize ağır geliyor.
Daha ne olabilir diye düşünürken; Türkiye’nin en büyük kamu sigorta ve emeklilik şirketinin, yani Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in emekçilere ait emeklilik birikimini devlet bankalarında tutmak yerine fon piyasasında fonculara kaynak ettiğini, Diyanet’in soykırım mağduru Gazzeliler için yurttaştan topladığı paranın önemli bir kısmını fon piyasasında kaybettiğini öğrenmek bize artık katlanılmaz geliyor. Kamu kurumlarının yurttaşlara bu iddialar karşısında herhangi bir açıklama yapmamasını yurttaşlık bilincimiz kabul etmiyor.
Devlet nerede bitiyor, fon piyasası nerede başlıyor? Biz bu sorunun yanıtını arıyoruz.
Sorduğumuz sorular da öfkemizi anlatmaya yetmiyor.
“Korkma!” diyerek başlamış ya İstiklal Marşı’na büyük Akif...
“Kendi asrım korkutmuyor beni” demiş ya büyük şairimiz Nâzım...
Korkmuyoruz da; bu yasa tanımazlık, bu hak gaspı, bu yağma, bu hesap vermezlik, bu pişkinlik karşısında (hadi bu kez Arapça’dan güzel bir kelime ödünç alayım da öyle anlatmaya çalışayım) dilimiz lal oluyor, lal...