Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

'Size Shakespeare ne lazım, çocuklar'

Söylediği kabaca şu: Bir elektrikçinin üniversiteye gidip Shakespeare okuması gerekmiyor; bunu kendi tercihi olarak elbette yapabilir ancak mesleki eğitim öncelikli olmalı. İtirazımız da buna. Bugün mesleki eğitim adı altında yoksul çocuklarına, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu becerileri edinmekle yetinmeleri vaaz ediliyor. Onlara layık görülen, dünyaya evrensel bir çerçeveden, eleştirel ve sorgulayıcı bir gözle bakmalarını ve dünyanın dört bir yanındaki yaşıtlarıyla birlikte insanlığın ortak sorunlarına kafa yorabilmelerini sağlayacak tarihi, felsefi, edebi ve estetik birikimden arındırılmış bir eğitim ortamında büyümeleri.

Yayın Tarihi: 25.09.2026 , 12:32 Güncelleme Tarihi: 25.09.2026 , 12:32

Gündemi takip eden okuyucular, başlıktaki atıfın Nobelli iktisatçı Daron Acemoğlu’nun üniversite eğitimi ve mesleki eğitim konusundaki sözlerine bir gönderme olduğunu fark etmişlerdir. Acemoğlu’nun mesleki eğitim konusundaki görüşlerine sosyal medyada itiraz edenlerden biri olarak, burada itiraz gerekçelerimi biraz daha açmak ve daha sonra ünlü iktisatçının Shakespeareli sözlerine dönmek istiyorum.

Türkiye’de mesleki eğitim tartışmasının son yıllarda daha yoğun olarak yapılmasının, dünyada ve ülkemizde emekçi sınıfların yaşamakta olduğu büyük değersizleşme ile yakından ilgisi var.  

Türkiye’de eğitimde ve eğitim dışında olan gençlik, ülkenin içinde bulunduğu çoklu krizden en derinden etkilenen kesim. Kentlere yığılmış milyonlarca emekçinin çocuklarına sunulan gelecek ise, ucuz işgücüne dayanarak büyüyen hizmet sektörünün bir dişlisi olmaktan daha fazlası değil. İyi bir eğitim görürlerse hizmet sektörünün tavanına, kötü bir eğitim görürlerse bu sektörün tabanına yerleşecekler. Ancak son yıllarda tavan ile taban arasındaki ücret farkları da aşağıya doğru yığılarak birbirine yaklaşıyor.

Gençlere akıl verenlere göre, eğitimin hızla niteliksizleştiği ve nitelikli eğitimin bile değersizleştiği bu çağda, bu sıkışmışlıktan tek kaçış, zanaat öğrenerek kendi emeğini sömürmek. Ancak nereye kaçarlarsa kaçsınlar, genç kuşakları bekleyen hayat aynı: Kazançlarının ya da maaşlarının büyük bir kısmını barınma ve beslenme başta olmak üzere hayatlarını sürdürmelerini sağlayacak asgari gerekliliklere harcamak. Mesleki eğitim ya da üniversite eğitimi tercihine büyük anlamlar yüklense de hiçbir tercih bu gerçeği aşmaya yetmiyor.

Öte yandan, mesleki eğitim tartışması yapılırken Türkiye’de okul çağındaki çocukların ücretsiz işçi olarak sömürülmesini sağlayan MESEM’lere ve İSİG istatistiklerine göre 2025-2026 eğitim-öğretim döneminde çalışırken hayatını kaybeden en az 95 çocuk işçi olduğu gerçeğine değinmemeyi en hafif tabirle bir umursamazlık olarak görüyorum. Çocukların hayatına dair bir umursamazlık bu. Yapılan tartışmalara bakanlar Türkiye’de gittikçe büyüyen bir “mesleki eğitim” alanı olmadığını zannedebilir. Halbuki çocuklar zaten meslek edindirme adı altında uzun saatler boyunca kendilerine uygun olmayan fiziksel ve sosyal koşullarda, sözlü ve fiziksel şiddete uğrayarak çalıştırılıyorlar.

Biraz da Türkiye dışına uzanarak “mesleki eğitim miti”ne yakından bakalım. Öğrencilerin akademik başarılarına göre mesleki eğitime yönlendirilmesi denilince akla ilk gelen ve en sık örnek gösterilen ülke Almanya. Almanya’daki üçlü lise sistemi çocukların akademik başarılarına göre en düşükten en yükseğe; Hauptschule, Realschule veya Gymnasium’a gitmesini öngörüyor. Üniversite yolu ise sadece Gymnasium’a kabul edilen çocuklar için açık.

Sonuç ise aslında adı konulmamış bir yarı kastlaşma. Çünkü istatistikler çocukların ailelerinin sosyoekonomik durumuna uygun bir şekilde bu okullar arasında dağıldığını; yani toplumun en alt tabakasının çocuklarının Hauptschule’ye, en üst tabakasının çocuklarının ise Gymnasium’a gittiğini gösteriyor. Biraz eskimiş de olsa, eğitimdeki yarı-kastlaşma radikal bir şekilde değişmediği için 2014 PISA sonuçları üzerine yapılan şu değerlendirmeye göz atabiliriz:

PISA araştırmalarının bulguları bir kez daha doğrulandı: Dünyadaki benzer hiçbir ülkede eğitimdeki başarı, Almanya'da olduğu kadar anne babanın gelirine ve eğitim geçmişine bu denli güçlü bir şekilde bağlı değildir. Zeka seviyeleri tamamen aynı olsa bile, akademik geçmişi olmayan ailelerden gelen öğrencilerin Gymnasium'a gitme şansı,akademisyen çocuklarına kıyasla çok daha düşüktür. Yeterli Almanca dil bilgisine sahip olmayan göçmen çocukları ise Alman okul sisteminde ve dolayısıyla sonraki meslek hayatlarında neredeyse tamamen dezavantajlı olmaktadır.

Üstelik yapılan araştırmalar üst sınıftan ailelerin, öğretmenleri tarafından olumsuz değerlendirme alabilecek çocuklarını bu banttan çıkarmakta daha başarılı olduklarını gösteriyor. Sonuç olarak zengin ailelerin çocuklarının yüzde 5’inden azı Hauptschule öğrencisi oluyor ki eğer bu ailelerin çocuklarının toplumun geneline göre daha zeki ve yetenekli olduğunu düşünmüyorsak bunun tek açıklaması eğitimde yaşanan sınıfsal segregasyon. Tahmin edileceği üzere, bu okul hiyerarşisi aynı zamanda Alman toplumundaki Alman-göçmen hiyerarşisini de yansıtıyor. Yani Almanların çocukları ağırlıklı olarak Gymnasium’a giderek üniversite eğitimi alma olanağı kazanırken Hauptschule sıralarını büyük oranda göçmen çocukları dolduruyor. Diğer bir deyişle eğitim toplumsal eşitsizlikleri ve katmanlaşmayı birebir yansıtıyor.

Buna karşın Türkiye’deki sistem yakın döneme kadar sınıflar arası eşitsizlikleri bir aşamaya kadar giderebilen daha evrensel bir karakter gösteriyordu. Hatta yoksul köylü ve işçi çocuklarının tamamen bilgi ve yetenekleri sayesinde toplumsal hiyerarşide yukarı doğru hareket edebilmelerine olanak tanıyordu. Türkiye’nin ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi üniversitelerinin başarısı, büyük oranda yetenekleri eğitimle güçlendirilmiş köylü ve işçi çocuklarının başarılı olması sayesindeydi.

Zannediyorum ki burada söylediklerimden, Türkiye’deki eğitimin niteliğini diğer ülkelerle kıyasladığım sonucu çıkarılmayacaktır. Vurgulamak istediğim husus şu: Bütün sorunlarına ve bilinçli bir politik tercih olarak niteliksizleştirilmesine rağmen, Türkiye’deki eğitim yapısı, örnek gösterilen pek çok Avrupa ülkesine kıyasla çok daha eşitlikçi bir karaktere sahipti. Benzer bir karşılaştırmayı, eğitim-sınıf ilişkisinin son derece doğrudan kurulduğu Fransa için de yapabiliriz. Belirttiğim gibi, bu mukayeseyi eğitimin niteliği üzerinden yürütmüyorum. Ancak şunu da not etmeden edemeyeceğim: Fransa’da ağırlıklı olarak göçmen çocuklarının devam ettiği okullardaki eğitim kalitesi, Türkiye’nin büyük kentlerindeki yoksul ilçe okullarından daha iyi durumda değil.

Devam edecek olursak; Türkiye’de eğitimin geleneksel olarak sınıf farklılıklarını kısmen de olsa aşmayı sağlayan bu evrensel karakteri, 1990’ların ikinci yarısından itibaren başlayan ama özellikle 2000’lerle birlikte hız kazanan özelleştirme ve dinselleştirme politikalarıyla köklü bir biçimde değişti. Sadece üst sınıf çocuklarının ayrıcalıklı bir eğitime layık görüldüğü bugünkü çarpık sistem de bu politikaların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla bu eşitsizlik, toplumsal gelişmelerin doğal bir seyri değil; bilinçli bir politik tercihin ürünü.

Gelelim Acemoğlu’nun açıklamalarına... Söylediği kabaca şu: Bir elektrikçinin üniversiteye gidip Shakespeare okuması gerekmiyor; bunu kendi tercihi olarak elbette yapabilir ancak mesleki eğitim öncelikli olmalı. İtirazımız da buna. Bugün mesleki eğitim adı altında yoksul çocuklarına, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu becerileri edinmekle yetinmeleri vaaz ediliyor. Onlara layık görülen, dünyaya evrensel bir çerçeveden, eleştirel ve sorgulayıcı bir gözle bakmalarını ve dünyanın dört bir yanındaki yaşıtlarıyla birlikte insanlığın ortak sorunlarına kafa yorabilmelerini sağlayacak tarihi, felsefi, edebi ve estetik birikimden arındırılmış bir eğitim ortamında büyümeleri.

Öyleyse bu çocuklar neden atölyelerde ustaların yanında çıraklık yapmak yerine örgün eğitime devam ediyorlar? Okullar neden var? Bence varmış gibi yapmak için. İşte, "işçi-öğrenci" modelini yaratan MESEM’ler de bu mantığın bir ürünü olarak ortaya çıktı. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı da çocukların sadece mesleğin gerektirdiği teknik bilgiyle yetişmesini yeterli görüyor. Daha bütünsel ve insanı özgürleştiren bir eğitimin, hem devlet yöneticilerini hem de sermaye sahiplerini rahatsız edeceğinden kuşku duymuyorum. Zira Türkiye tarihinde bu mantığın çarpıcı örneklerini gördük...

Türkiye’nin geçmişinde; öğrencilere teknik beceri kazandırırken aynı zamanda Hugo ve Tolstoy okutan, 9. Senfoni ve Köçekçe dinleten, yani pratik mesleki eğitimi tarih, felsefe, edebiyat ve sanatla harmanlayan bir Köy Enstitüleri gerçeği var. Örneğin Cılavuz Köy Enstitüsü’nde bir yandan ağaç aşılamayı, marangozhanede masa yapmayı öğrenirken, diğer yandan edebiyat dergisi çıkaran çocuklar yetişiyordu. Bu çocuklar, içinde yaşadıkları toplumun sorunlarına dair bir bilinç ve eleştirel bir bakış açısı kazanıyordu. Köylü çocuğuna, onun kol ve kafa emeğine aynı anda değer veren bu bütünsel eğitim modeli; tam da bu yapısından ötürü devlet yetkililerini ve dönemin toprak sahiplerini rahatsız ettiği için el birliğiyle yok edilmişti.

Bugün ise Türkiye’de mesleki eğitim, çocuğun ve emeğin tamamen değersizleştirildiği bir zemin üzerinden yeniden tartışılıyor. Tarih, felsefe, edebiyat ve sanat, bu çocuklar için adeta birer "fazlalık" olarak görülüyor.

Shakespeare’e gelince... Mesele tabii ki Shakespeare okuyup okumamak değil ama Shakespeare üzerinden yapılan sembolik gönderme. Aynı göndermeyi yaparak şu soruyu da sorabiliriz: Zengin çocukları Shakespeare okumaya çok mu meraklı? Onlar yoksul çocuklardan farklı yeteneklerle donatıldıkları için mi en pahalı liselerde, en pahalı üniversitelerde eğitim görüyorlar? Neden kimse üst sınıftan gençlere üniversite eğitimi aldıkları için “dört sene Shakespeare okumak mantıklı mıdır” sorusunu sormuyor?

Yazarın Son Yazıları