Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

Meşru çocuklar olarak Cemil Tugaylar

İşte bu çürümüş siyaset ortamında Cemil Tugaylar, doğal birer sonuç ve bu siyaset biçiminin meşru çocukları olarak ortaya çıktı. Merkezde Türkiye’nin tarihsel ve yapısal çöküşünün vahametiyle uyumsuz bir siyaset oyunu, yerelde ise rantçı belediyecilik; bu tür sığ isimlerin beslendikleri bugünkü siyasi bataklığı yarattı.

Yayın Tarihi: 08.10.2026 , 23:44 Güncelleme Tarihi: 09.10.2026 , 00:01

“Catch-all party”, Türkçesiyle “toplayıcı parti/herkesi yakala partisi” kavramını siyasi literatüre kazandıran akademisyen Otto Kirchheimer, 1950’li yıllardan itibaren Avrupa’da siyasi partilerin bir dönüşümden geçtiğini, bu dönüşümün ideolojiyi seyreltip lideri güçlendirdiğini belirtiyordu. Bu partiler, farklı sınıflardan bir seçmen tabanı yaratmaya çalışıyor, bu nedenle pragmatik olmayı oyunun bir kuralı olarak benimsiyorlardı.

Böylece Avrupa’daki merkez partiler kendilerini tam bir “seçim canavarına” dönüştürdüler. Sosyal demokratlar ve Hristiyan demokratlar bu yola giren ilk partilerdi. Siyasi hedef sandıkta galip gelmek olunca; karizmatik lider siyaseti, egemen sınıfları ve istikrar tutkunu orta sınıfları memnun edecek bir uzlaşmacılık ile farklı siyasi konumlar arasında kolaylıkla yer değiştirmeyi sağlayan bir pragmatizm bu başarı hedefinin yöntemi olarak benimsendi. Soğuk Savaş boyunca Avrupa’da, sosyal devletin sağladığı konfor sayesinde, katı ideolojiler olmadan ya da sınıfların çelişen çıkarları yokmuş gibi davranılarak her şeyin yolunda gideceği zannedildi. Fakat gitmedi. Sosyal devleti çökerttiler, emeğin haklarını elinden aldılar; ancak kitle partileri birbirinin kopyası profesyonel aygıtlar olarak ortaya çıkabilecek radikal tepkileri soğurma işleviyle sistemdeki yerlerini bugüne kadar korudular. Avrupa’da bugün yaşanan çok yönlü kriz, nihayet onları da sarsıyor...

Türkiye siyasi tarihinde de 1950’lerden itibaren “catch-all” (toplayıcı) partilerden söz edebiliyoruz. Ancak Avrupa’dan farklı olarak, özellikle 1960-1980 döneminde toplumdaki yüksek dozlu siyasileşme ve işçi sınıfı siyasetinin güç kazanması, partileri ideolojiler ekseninde şekillenmeye itti. Burada amacım Türkiye’nin siyasi tarihini anlatmak değil; o yüzden konuyu ayrıntılandırmadan yakın döneme gelmek istiyorum.

CHP, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde “catch-all” (toplayıcı) parti anlayışına sıkı sıkıya tutundu. Katı ilkelerle siyaset yapılamazdı; karşı mahalleden oy almak için söylem ona göre değiştirilmeli, kavga yerine uzlaşmacı bir görüntü sergilenmeli ve ideolojileri kesen ittifaklar kurulmalıydı. Bu esnekliği bir başarı reçetesi olarak parlatan “siyaset bilimciler”, “siyasal iletişimciler” de eksik olmayınca, AKP’nin rejim değişikliği programına karşı cumhuriyetçilerin gardı önemli ölçüde düşürüldü. İktidarın attığı her radikal adım karşısında halktan, CHP liderliğinin bir planı olduğuna inanarak beklemesi istendi. Kitle protestoları; istikrar bozucu ve kutuplaştırıcı siyaset yöntemleri olarak karalandı. O süreçte, örneğin laikliğe yönelik saldırılar, karşı mahalleyle kutuplaşma yaşanmasın diye önemsizleştirildi. Seçimde mühürsüz zarfların geçerli sayılması gibi Seçim Kanunu’nu çiğneyen uygulamalara karşı radikal bir tepki verilmesi engellendi. İki seçim arası adeta siyaset tatil edilmek istendi. Seçim hukuku çok yönlü olarak yok sayılırken, sandıkta başarı tek siyaset yapma biçimi olarak kutsallaştırıldı.

“Catch-all” (toplayıcı) partinin tüm siyasi kademeleri de bu yeni siyaset doğrultusunda şekillendirildi. Koltuğu kazanmaya odaklanan, ilkeleri ve ideolojileri geniş kesimleri kucaklamanın önünde bir engel olarak gören, her kalıba uyan siyasetçiler ortalığı kapladı. Partilerde liderler tek adam haline gelirken partilerin il ve ilçe teşkilatları kendi derebeylerini yarattı.

Haklı olarak şu sorulabilir: CHP’li siyasetçiler daha önce farklı mıydı? Özellikle 1970’li ve 1980’li yıllarda CHP’de ve CHP geleneğinden gelen partilerde görev üstlenen kadrolarla kıyaslandığında, niteliksel olarak büyük bir düşüş yaşandığı inkar edilemez. Tabii ki bu düşüşün tek nedeni, "herkesi yakala" mantığının bir gereği olarak ideolojisiz siyaset yapılması değil. Dünyada ve Türkiye’de siyasi elitlerin niteliksizleştiğine dair çok sayıda araştırma var. Ama Türkiye’nin çok önemli bir özgünlüğü bulunuyor: Bu süreçte Türkiye’de, Cumhuriyet’in üzerine kurulu olduğu halk egemenliği, laiklik ve bağımsızlık gibi temel ilkeler yerle bir edilirken, tarihin görmediği büyüklükte bir sermaye yağması ve yolsuzluk ekonomisi tüm sınıfsal dengeleri altüst etti. Siyasi kadroların tarihsel bir sorumlulukla sınandığı böyle bir dönemde, gidişatın vahametiyle uyuşmayan hafiflikte bir "siyaset oyunu" oynamak siyaset sınıfında da büyük bir çürümeye yol açtı. Üstelik bu çürüme, halkın oyu da kullanılarak derinleştirildi: Verilen oylar farklı partilerden gelen sağcı siyasetçilerin seçilmesi için harcandı; kazanılan belediyelerde kritik makamlara bu tür isimler getirildi.

Ek olarak, belediye pratiklerinin muhalefetin elindeki Batı Ege belediyelerinde arazi, inşaat, turizm rantıyla şekillendiği herkesin bildiği bir gerçekti. Bu pratikler içinde kariyer yapan yerel siyasetçilerin büyük çoğunluğu için, halkçı belediyecilikle de siyasi ahlakla da ilişkileri kalmadığını söylemek lazım.

İşte bu çürümüş siyaset ortamında Cemil Tugaylar, doğal birer sonuç ve bu siyaset biçiminin meşru çocukları olarak ortaya çıktı.

Merkezde Türkiye’nin tarihsel ve yapısal çöküşünün vahametiyle uyumsuz bir siyaset oyunu, yerelde ise rantçı belediyecilik; bu tür sığ isimlerin beslendikleri bugünkü siyasi bataklığı yarattı.

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım ve hâlâ sürdürülen bu siyaset biçimi, daha çok Cemil Tugaylar yaratır. İronik ama AKP’nin, iktidarın elinden alınan her koltuk için ağır bedeller ödeten saldırıları, bundan sonrası için bu tür siyasetçileri siyasete atılmaktan alıkoyan tek etken olabilir.

Bu siyasi çürümüşlük karşısında, Türkiye gibi seçimlere katılımın her daim yüksek olduğu bir ülkenin tarihinde, insanlar ilk kez oy kullanmanın anlamsızlaştığını konuşmaya başladılar. Bir dahaki seçimde insanları sandığa götürecek tek etken, AKP iktidarına karşı duyulan öfke olabilir. Ancak halk, daha şimdiden gelecekteki bir seçimin hakiki bir seçim olmayacağının bilinciyle endişeli. Gelişmeleri yakından takip edenler arasında önemli bir kesimin, sandıktaki iradeye sahip çıkmanın yolunun siyasetin radikalleşmesinden geçtiğinin farkında olduğunu düşünüyorum. Ancak bana kalırsa, bundan sonraki dönemde tüm oyunu bozabilecek tek hakiki soru şu: Halk, bu siyaseti yıkıp geçecek mi?

Cemil Tugay’ın AKP’ye geçişi sonrası İzmir’de, Yeni Parti önünde yapılan protesto eyleminde bir yurttaşın il yönetimine tepki gösterdiğine şahit olduk. Polisin gelmesi üzerine eylemi sonlandıran Yeni Parti il başkanına tepki gösteren o yurttaşın tepkisi, halk egemenliğinin yok sayılmasının ağırlığını sonuna kadar yansıtan bir siyasete çağrıydı. Bu tepki üzerine yurttaşların arasından hızla ayrılan, daha sonra sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda “provokasyon”dan bahseden il başkanının tavrı ise Cemil Tugaylar çıkaran siyasetin son bir örneği olarak kayda geçti.

Cemil Tugay’ın, bir siyaset yapma biçiminin sonucu olduğunu belirttim; ancak bir siyasetçinin basit insani ilkelerden ve ahlaki kaygılardan kendisini bu denli arındırmış olmasının insanı yine de hayrete düşürdüğünü söylemem lazım. “Böyle bir insan olmak nasıl bir şeydir?” sorusu, sanırım her ahlaklı insanın kafasını meşgul ediyordur; özellikle de AKP tarafından rozetlendiği törende yaptığı konuşmadan sonra...

Yine de biz yazının sonunda Cemil Tugay’ın hakkını yemekten sakınalım: Katıksız bir ilkesizliği ete kemiğe bürünme başarısı, bir gün Atatürk’ü överken ertesi gün Erdoğan’ı göklere çıkarma kabiliyeti... Kendisine “Türkiyeli Fouché” diyeceğim ama ne o kadar nitelikli ne de o kadar becerikli. Fouché, kendine hayran bırakan öz benliği gelişkin, pragmatik bir zekaydı; Cemil Tugay örneğinin uyandırdığı duyguların ise hayranlıkla uzaktan yakından alakası yok.

Yazarın Son Yazıları