Cangül Örnek
Suriye dersleri-II: 'Devrim olmayan devrim' olarak Rojava
Yayın Tarihi: 29.01.2026 , 21:57 Güncelleme Tarihi: 30.01.2026 , 00:04
Geçen haftaki yazımda, Suriye’de cihatçı HTŞ güçlerinin SDG’nin kontrol ettiği geniş bir bölgeyi ele geçirmesiyle bir dönemin kapandığını belirtmiş ve pek çok kesim için bir muhasebe döneminin açılması gerektiğini vurgulamıştım. O yazıda, muhasebeye olmasa bile sorgulamaya HTŞ’nin başarılarını olumlayan farklı kulvarlardaki milliyetçi pozisyonları ele alarak başlamıştım.
Bugün SDG tarafının, daha doğrusu Kürt hareketinin yanlışlarına değinmek istiyorum. Kürt hareketinin Suriye politikasını eleştiren herkesi faşist olmakla suçlayan pek çok sol örgüt de bu yanlışları cansiparane savunduğu için, yazacaklarım bir siyasal koalisyonun eleştirisi olarak da okunabilir.
Son iki haftada Kürt hareketi pek çok konuda yanlışa düşmekle suçlandı. Eleştirilerin önemli bölümü yapılan jeopolitik yanlışlara dikkat çekiyordu. Özellikle Suriye’nin parçalanmasına giden yolda ABD ile birlikte hareket ederek yapılanlar haklı olarak öne çıktı.
Ben burada meseleye başka bir pencereden bakmak; Soğuk Savaş sonrası “kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi”nin bir tür sağcılaşmaya yol açması üzerinde durmak istiyorum. Emperyalist ülkelerle kurulan ilişkilerin rasyonalize edilmesi, kavmi bir milliyetçilik anlayışının olumlanması, İslamcılıkla kurulan pragmatik ilişkinin laikliği törpülemesi, aşiretçiliğin milliyetçi ajandaya katkı yaptığı oranda güzellenmesi, vb. pek çok başlıkta sağcılaşma açık bir süreç olarak yaşandı.
Öte yandan bu sağcılaşma sürecinin orta yerinde, büyük ölçüde 1970’lerden itibaren yeni sol tarafından üretilen, Marksizmi güncelleme iddiasındaki kuramsal ve kavramsal yaklaşımlar, herkesi heyecanlandırması gereken bir yenilenme olanağı olarak sunuldu. Bu kuramsal çıkışlar sağa kayışı ideolojik olarak kolaylaştırdı. Dahası, bu yeni sol yaklaşımlardan türeyen siyasal projelerin aradığımız ütopya olduğunu kabul etmemiz istendi. Kabul etmeyenler ise basitçe taşlandı.
Bu yazdıklarımın en iyi örneklerinden biri “devrim olmayan devrim” olarak ya da yeni nesil “devrim” olarak niteleyebileceğimiz Rojava projesiydi. Yaşananlar bu projenin de çöküşünü ilan ederken hala daha bu deneyimin doğruluğu ve biricikliğini kabul etmemiz gerektiğine ilişkin “sol” analizlere rastlayabiliyoruz.
Öncelikle şunu vurgulayayım: Rojava’yı “devrim olmayan devrim” olarak nitelememin altında çok basit bir gerçek yatıyor. Marksistler için devrim ancak mülkiyet ve dolayısıyla üretim ilişkilerinin dönüşmesinin önünü açan büyük siyasal ve sosyal dönüşümler için kullanılan bir kavram. Bu çok temel, kolay anlaşılır, muğlak olmayan, şık görünsün diye kuramsal retoriğe bulamamız gerekmeyen; iki artı iki kadar açık bir tanım.
Bu bağlamda basit bir gerçeğe işaret etmek isterim: Rojava Anayasası ya da liberal toplumsal sözleşme kuramına atıfla Rojava Toplumsal Sözleşmesi olarak kabul edilen metin uzun uzadıya azınlık haklarından, çoğulculuktan, cinsiyet eşitliğinden bahsettikten sonra 41. maddesinde özel mülkiyet hakkını güvence altına alır.
Bu tanıma rağmen siyasi hareketler eski düzenin bağrında yepyeni bir siyasal deneyimi hayata geçirdiklerinde bunu “devrim” olarak tanımlayabilirler mi? Marksist kuramın objektif tanımı olarak tanımlayamazlar; daha geniş manada ise tabii ki tanımlayabilirler. Sonuçta gündelik hayatta “teknoloji devrimi”, “yapay zeka devrimi”, vb. gibi pek çok tamlamada geniş anlamıyla devrim kavramının kullanımına tanık oluyoruz. Bu durumda tabii ki Rojava için bir “yerinden yönetim devrimi”, “ekolojik devrim” gibi kavramları kullanabilirsiniz. Ancak kavramın Marksist anlamından uzak bir genişlikte kullanabilirsiniz.
Öte yandan, bu manada kullandığınızda bile bu modelin aradığımız yeni toplum, kaybettiğimiz ütopya, geleceği inşa eden biricik deneyim olduğuna haklı itirazlar gelecektir.
Bu itirazların bazılarını özet olarak ifade etmem gerekirse şuradan başlamak doğru olur: Özellikle 2015-2016’dan itibaren ABD’nin silah desteği ve havadan bizzat cepheye yaptığı müdahalelerle Arap nüfusun yoğun olarak yaşadığı Fırat’ın batısından doğusuna kadar uzanan geniş bir coğrafyayı YPG güçlerinin ele geçirmesi sonrası, Rojava deneyimi Kürt nüfusunun ağırlıkta olduğu yerleşimlerin ötesine geçerek bu geniş bölgeye taşındı. Bu deneyimin özü, farklı etnik ve dini grupların aşağıdan yukarıya örgütlenmiş temsil organlarında kendi kimlikleriyle yer alabilmeleriydi. Dürüst bir gözlemci, bu örgütlenme modelinin pratik uygulamasına baktığında, güç odaklarının ve özellikle güçlü aşiretlerin belirlediği kişilerin temsil organlarında koltuk kazandığını görebiliyordu.
Pratikteki bu sorun aslında konuşulmayan başka bir sorunun, modelin kalbindeki yani o modelin dayandığı kuramın kendisindeki sorunların dışavurumuydu. Nelerdi onlar?
Birincisi, insanın kişi olarak varlığının, prekapitalist yapıların ve bazı kimlik gruplarının içinde kaybolması başlı başına insanın özgürleşmesine aykırı, aşılması gereken, gerici bir yaklaşımdır. Solun özgürlük projesi insanların dinsel ve etnik kimlikleri dolayımıyla kamusal alanda temsil edilebildiği, siyasal temsil hakkı kazanabildiği bir model olamaz. Bunun aşılması hedeflenmelidir.
İkincisi, farklı kimlik gruplarının yan yanalığı ancak liberal bir farklılıklar siyasetiyle dünyaya bakıyorsanız olumlanabilir. Tabii ki Orta Doğu gibi pek çok kimliğin ağır baskı altında tutulduğu, kimlik farklılıklarının çatışma ve savaş nedeni olduğu bir coğrafyada çatışmasız bir yan yana bulunuş, en azından güvenliğin sağlanması bakımından ehvenişer olarak görülebilir. Sorun bunun bir “toplumsal devrim” olarak kodlanmasıdır.
Üçüncüsü, herkesin kendi dilinde eğitim vermesi, kendi eğitim müfredatını uygulaması ilerici bir uygulama olarak görülemez. Dönüştürücü olan, aynı siyasal birliğin parçası olarak bir araya gelen herkesin birbirinin ana dilini öğrendiği, hiçbir kimliği üstün ya da aşağı görmeden ortak bir tarih anlatısı oluşturduğu ve ortak bir gelecek kurgulayabildikleri, yani yan yana değil, dışlanmadan bir arada oldukları bir modeldir.
Dördüncüsü, sınıflar vardır. Sınıf çatışmasını yok sayan bir model; ister organik-bütünleşik bir toplum modeli varsaysın, ister farklı grupların kendi içlerinde bir sınıf bölünmesi yokmuş gibi yan yana bulunduğu bir modeli olumlasın, sınıf uzlaşmacısıdır. Kemalizmi sınıfsız bir toplum kurgusuna sahip olduğu için eleştirenlerin, bu modelde sınıf çatışmasının yok sayıldığını inkar etmesi ne siyasal ahlaka ne de entelektüel ahlaka uygun bir tavır olur. Ama yapıldı. Üstelik uygulamaya bakıldığında, üst yönetim kadrolarının bazı yerlerde varlıklı kişilerce ya da aşiret ileri gelenlerince doldurulduğu, yani sınıf ilişkilerinden bağımsız bir katılım mekanizması örgütlenemediği daha önce de sahada bizzat bulunanlar tarafından eleştirilmişti.
Beşincisi, yerinden yönetimin aradığımız katılım modeli olduğu iddiası bir tür sol ezbere dönüşmüş olsa da, bu en alt basamakta bunun “büyük siyaset”ten uzaklaşmayla sonuçlanabildiği unutulmamalıdır. Dar bir bölgenin gündelik sorunları -çöpün toplanması, kaldırımın yapılması, okulun boyanması- ile meşgul olmak çoğunlukla depolitize edicidir. Dolayısıyla toplumun her bir hücresine kadar örgütlü olması ancak “büyük siyaset”e uzanan bir katılım mekanizması örgütlenebildiği oranda olumlanabilir. Rojava örneğinde, önemli kararların savaş koşullarında askeri kanadın ağırlık taşıdığı bir hiyerarşinin tepesinde alındığı, hatta Suriye’nin dışından empoze edildiği bizzat içerideki bazı gruplar tarafından eleştiri konusu yapılırken, bu modeli siyasal katılımın en gelişmiş örneği olarak sunmak da, iyimser yaklaşırsak, ancak yaşanan deneyime uzaktan bakarak mümkün olabilirdi.
Kaldı ki yine pratiğe bakıldığında PYD kadrolarının onay vermediği grupların bu yan yana gelişe dahil olamadıkları bilinmektedir. Siyaset aynı zamanda kimin dışarıda bırakılacağıyla ilgili bir faaliyet olduğu için bunda bir tuhaflık görmüyorum. Burada tuhaf olan, bu siyasal hakikati sahada uygularken söylemde bunun tersini iddia etmektir.
Burada birkaç noktaya daha işaret ederek toparlamak istiyorum.
Rojava’nın bir kadın devrimi olduğu söylemi, Suriye içine yönelik olarak değil, Batı kamuoyunun desteğini kazanmak için vurgulanıyordu. Ama meseleyi bundan ibaret görmüyorum. Hakikaten kadınların siyaset içinde, toplumsal yaşamda öne çıkması, olabildiğince yönetici kademelere gelebilmesi Kürt hareketinin önünü açtığı önemli kazanımlardan biridir. Ancak SDG içindeki aşiretlerin kadına hiçbir statü tanımayan, hatta yoksul erkeklerin bile hiyerarşinin alt basamağında yer aldığı külliyen ataerkil ve sınıfsal yapılar olduğunu unutmamız beklenemez. Bunun Suriye’de var olan toplumsal yapının dayattığı geçici bir durum olduğu iddia edilebilir. Ancak Kürt hareketinin Türkiye içinde de aşiret karşıtlığını siyasi mücadelenin bir başlığı olarak gündemine almadığını hatırlatmak isterim.
Öte yandan liberal hiyerarşi eleştirisini çok seven, Rojava deneyimini “devlet olmayan devlet” olarak tanımlayarak aslında iktidarın olumsuzlandığı bir model olarak parlatan bir hareketin, kendisinin hiyerarşik olarak örgütlendiği, hatta kişi kültüne dayandığı da bir sır olmasa gerek. Siyasi hareketlerin hiyerarşik olarak örgütlenmesini kendi başına bir sorun olarak görmüyorum. Ama bunu yaparken bir yandan da hiyerarşisizlikten, komünlerden, yerinden yönetimden bahsedilmesini açık bir çelişki, hatta bu örnekte bir aldatma olarak görüyorum.
Son olarak, belki en az açıklama isteyen “ekolojik devrim” meselesine gelelim. Bu ifadenin hakkını vermek için girişilen örgütlenmeler ve yaratılmaya çalışılan toplumsal bilinç, kendisini petrol gelirleriyle finanse eden ve savaşan bir siyasal yapının çok ileride kurmayı arzu ettiği bir siyasal-sosyal modele hazırlık olarak görülebilir. Ancak bugünkü haliyle sadece bir boş gösterendir.
Bütün bu eleştirileri dile getirmek hiçbir halka düşmanlık etmek değildir.
Suriye’de son gelişmeler üzerine ilk tepkim şu olmuştu: “Kaldık yine baş başa”. Türkiye’de yaşayan Türk ve Kürt yurttaşlar olarak, bu yurtta eşitliğe dayanan ortak bir geleceğimiz olacaksa bunu yaratabilmek için öncelikle dürüst bir zemine ve açık konuşmaya ihtiyacımız var.