Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

Suriye dersleri-I Ulusalcılar, seküler milliyetçiler ve Cumhuriyetçiler

ABD’nin kendisi adına iş görecek seküler vekilin yerine cihatçı vekili geçirmesini, bu sırada Suriye’de İsrail’e önemli ödünler verilmesini, bölgede yeni bir savaş olasılığının yükselmesini, bu esnada AKP’nin ümmetçi dış politikasının yol almasını ve sınırlarımızın cihatçılar için daha güvenli rotalara dönüştürülmesini, Cumhuriyet için ve halk için tehlike olarak görüyorum. 

Yayın Tarihi: 23.01.2026 , 07:22 Güncelleme Tarihi: 23.01.2026 , 07:24

Son bir haftada Suriye’de yaşanan gelişmelerin Türkiye için de Türkiye’deki farklı siyasal aktörler için de bir siyasal kırılma momentine işaret ettiğine kuşku yok.

Kırılma anları aynı zamanda muhasebe ve tartışma anlarıdır.

Muhasebenin büyüğünü Kürt hareketinin ve bu hareketle ittifak kuran sol yapıların yapması gerektiği kesin. DEM parti öncülüğünde bir dizi sol partinin Suriye’deki son gelişmeler üzerine kaleme aldıkları ortak bildiride ABD’nin bahsi geçmemiş olsa da, bu muhasebenin ana konusunu Suriye’deki rejim değişikliği sürecinde ABD’ye verilen desteğin sorgulanması oluşturmalı. Bu konuyu deşmeyi şimdilik erteleyelim.

Görünen o ki, Suriye başlığında siyasi tutumun ne olması gerektiğini ve bizi neyin beklediğini tartışmaya her kesimin ihtiyacı var.

Bu yazıda bu amaçla Cumhuriyetçi kesimlerde kafa karışıklığına yol açan ulusalcı/seküler milliyetçi tutumlara odaklanacağım.

Ulusalcılık ile seküler milliyetçi kesimlerin bu başlıkta bazı vurgu farklarına rağmen siyasi olarak ortak bir noktada buluşabildiklerini gözlemliyoruz. Üstelik bu gruplar arasında siyasal ve ideolojik geçişkenlik de çok yüksek. 

Yine de şu tespiti yaparak başlayabiliriz diye düşünüyorum: Ulusalcılık kavramı, siyasete öncelikle dış dinamikler üzerinden bakan bir hattı tarif edegeldi. Siyaseti dünyadaki güç ilişkileri ve jeopolitik gelişmeler üzerinden okuyan ve kendini buradaki çekişmelerde taraf olarak konumlandıran bir siyasal hattan bahsediyoruz. Bu hat, Türkiye’de büyük ölçüde anti-Amerikan ya da genel olarak Batı karşıtı olarak bilinse de aslında tam olarak böyle değil. Tarihten de örnek verebilirim ancak şimdilik Suriye’deki gelişmeler üzerinden neden öyle olmadığını örnekleyebileceğimizi düşünüyorum.

Siyasi olarak önemi sınırlı bir kesim olsa da, bize bu hattın bir karikatürünü sunması bakımından Vatan Partisi ve lideri Doğu Perinçek’in son gelişmeler karşısındaki tutumuna bakabiliriz. Perinçek’e göre Suriye’de HTŞ yönetiminin SDG’ye vurduğu darbe, aslında Türkiye’nin vurduğu bir darbedir ve emperyalizmin bölgesel çıkarlarının tamamen aleyhinedir. Halbuki, hakikat bu söylemin yanından bile geçmiyor. Suriye’deki gelişmeler ABD ve İsrail’in kontrolü ve izniyle gerçekleştiği gibi, bundan sonraki süreçte de onların bölge politikalarına hizmet edecek çerçevede planlanmıştır. Açıkça ABD gözetiminde yapılan bir planı, anti-Amerikan olarak yansıtmak nasıl mümkün oluyor, onu bilmiyoruz. Pragmatizm ve çarpıtmadan ibaret bir siyasi duruş söz konusuyken bu soruya yanıt aramanın anlamlı olduğunu düşünmüyorum.

Ulusalcılık ile seküler milliyetçilik arasında gidip gelen bir kesim ise, yaşananları anti-Amerikancılığın kazanması olarak değil, PKK’nın kaybetmesi olarak resmederek, sadece bu nedenle gelişmeleri tamamen olumlu buluyor. Çoğunluğunu tarih bilgisi ve teorik donanımı zayıf emekli askerlerin ve uluslararası ilişkiler uzmanı olarak geçinen kişilerin oluşturduğu bu kesim, son gelişmeleri çözümlerken ABD ve İsrail’in bölgede ve Suriye’de kazandığı gücü konu dışı bırakıyor ve gelinen noktayı olumluyor. Bunlara göre SDG kaybetmişse, Türkiye sadece kazanmış olabilir. 

Bu grup, Türkiye’nin içine sokulduğu siyasi, ideolojik ve sosyal dönüşümden hiç bahsetmeyerek ve haritalardaki renk değişimini tek hakikat sayarak yorum yapıyor. Bunlara göre “terörsüz ve istikrarlı Suriye” HTŞ’nin son kazanımları ile inşa edilebilecek, böylece Türkiye de rahat bir nefes alarak yoluna devam edebilecek. Aralarında fiili bir sınır kalmayan iki komşu olarak Türkiye-Suriye ilişkisinin, örneğin bir Türkiye-Ürdün ilişkisi olamayacağını, bu ilişkinin Türkiye’yi de dönüştürdüğünü ve dönüştüreceğini görmezden gelmeyi tercih ediyorlar.

Bu noktada küçük bir kuramsal ekleme yapmam lazım. Bu kesimin milliyetçiliği ile Cumhuriyet uluslaşmasının önemli bir başlıkta ayrıştığını görüyoruz. Cumhuriyet’in ulusçu politikalarının tarihimiz boyunca pek çok sorun yarattığı biliniyor ancak şu anda konumuz o değil. Bu aşamada unutulmaması gereken bir hakikat, laikliğin Türkiye’de uluslaşmanın inşa edici gücü olduğudur. Yurttaşlık fikri doğrudan buradan beslenir. Ümmet anlayışından kopuşta, eşit yurttaşlığın ve ulusal egemenliğin inşa edilmesinde laikliğin üstlendiği kurucu rolü önemsemeyen her politika bize büyük bedeller ödetti, ödetiyor. Bu kesimler ise AKP iktidarının Suriye politikasıyla da beslenen bu ümmetçi yönelimi önemsizleştirecek şekilde, gelişmeleri sadece terör soruna odaklamayı tercih ediyorlar.

Dahası, seküler milliyetçiler olarak adlandırılan ağırlıklı olarak gençler arasında etkili bazı kesimlerde gözlemlediğimiz Osmanlıcı-emperyal eğilimler de, özellikle bu kesimin kanaat önderi olarak ortaya çıkan isimlerin yönlendirmesiyle olası bir İran müdahalesinde müdahalenin “Türkçülük” adına desteklenmesini kolaylaştırabilir. Bu yöndeki propagandaya İran’daki son gösteriler sırasında tanık olduk. Cumhuriyetçilikle uzaktan yakından alakası olmayan pan-Türkçülük ile Osmanlıcı fetihçilik arasında salınan bu kesimlerin yönlendirilmeye açık olduklarını vurgulamak lazım. Mustafa Kemal’e yaptıkları referanslara rağmen onun ulus-devletçiliğini reddedecek şekilde Lozan’ı aşma hevesleri, tıpkı benzer grupların II. Dünya Savaşı’nda yaptıkları gibi onları emperyalist güçlerin planları için kullanışlı hale getirebilir. En azından Türkiye toplumu içinde kafa karışıklığını hakim kılmak üzere... Suriye gündeminde bu kafa karışıklığının oluşmasında şimdiden pay sahibi oldular.

Bir üçüncü grubu “12 Eylül Atatürkçüsü” olarak anmayı tercih ediyorum. Tabii ki bu grupları birbirinden tam anlamıyla ayrıştırmak mümkün değil. Ancak topluma verdikleri mesajlar üzerinden öne çıkan bazı kimliklerden bahsedebiliriz. Önce bilmeyenler için 12 Eylül Atatürkçülerini kısaca tanıtayım. Bu grup, Kemalizmin sol yorumuna nefret besleyen, halkçı değil devletçi, 12 Eylül yönetiminin ABD’ciliğini ve İslamcılara açtığı alanı sorun etmeyen ancak buna rağmen Atatürk’ün izinde olduğunu iddia eden kesimlerden oluşuyordu. Bugünkü Türkiye’nin mimarları olarak Türk-İslamcılara vurgu yapılsa da bu Atatürkçülerin de Cumhuriyet’in kazanımlarının yok edilmesinde en az onlar kadar payı olduğunu belirteyim.

12 Eylül Atatürkçülüğü rozetini bugün en iyi taşıyan kişilerin başında Yılmaz Özdil geliyor. Özdil’in Sözcü TV’de Suriye’deki gelişmeler üzerine yaptığı yorumda, AKP iktidarının dışişleri bakanı, MİT müsteşarı ve genel kurmay başkanına yönelik övgüleri ve bunlara Suriye’deki HTŞ başarısı nedeniyle madalya verilebileceğini söylemesi, yeni sürüm 12 Eylül Atatürkçülüğünün bugünkü siyasal işlevi konusunda da önemli ipuçları veriyor. Bu arada Özdil’in bu konudaki yorumlarının, kendisi Kemal Kılıçdaroğlu’ndan haz etmese de, Kılıçdaroğlu dönemi CHP siyasetini anımsattığını da not düşelim. Kılıçdaroğlu liderliği, bu tür başlıklarda tipik bir sağcı olarak “devletli” görünmeyi bir marifet sayardı. Hatta mümkünse AKP politikalarını daha ileri gitmediği için eleştirerek sağcı devlet refleksini daha iyi gösterebildiğini iddia etmeyi de severdi. AKP’yi yıllarca bu şekilde güç kazandırdı.

Şimdi Suriye gibi kritik bir gündemde benzer mesajları Özdil gibi isimlerin vermesi, Sözcü TV’deki yönetim değişikliğinin nedenlerini daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Bitirirken son günlerde pek çok kez muhatap olduğum bir soruyu yanıtlayım: “Sınırlarımızda SDG’nin olması daha mı iyiydi?” Bu sorunun yanıtı basit. SDG, ABD’nin inşa ettiği yapay bir koalisyon olarak ABD planları doğrultusunda Esad yönetiminin devrilmesi için kullanıldı. Şimdi ABD’nin kendisi adına iş görecek seküler vekilin yerine cihatçı vekili geçirmesini, bu sırada Suriye’de İsrail’e önemli ödünler verilmesini, bölgede yeni bir savaş olasılığının yükselmesini, bu esnada AKP’nin ümmetçi dış politikasının yol almasını ve sınırlarımızın cihatçılar için daha güvenli rotalara dönüştürülmesini, Cumhuriyet için ve halk için tehlike olarak görüyorum. 

Cangül Örnek 'ın Son Yazıları