Cangül Örnek
Son papazın bağırsaklarıyla son kral asılana kadar…
Yayın Tarihi: 24.10.2025 , 00:12 Güncelleme Tarihi: 24.10.2025 , 11:42
"Men will never be free until the last king is strangled with the entrails of the last priest." Son kral, son papazın bağırsaklarıyla asılana kadar insan özgür olmayacak.”
Anti-monarşizmin bir motto’su olacaksa, o da bu olmalı dedirten bu söz, bugünlerde gösterimde olan Mussolini: Çağının Oğlu adlı dizi sayesinde yeniden gündemde.
1729’da ölen ateist papaz Jean Meslier’nin ölümünden sonra bulunan yazıları arasında yer alan bu cümle, Meslier’den Denis Diderot’ya, oradan bir dizi repliğine uzanan yolculuğu boyunca kim bilir kaç kişinin yürek atışını hızlandırdı. Dizide, faşist diktatörlük yolunda ilerlemek için desteğini aradığı İtalyan Kralı’nın karşısına çıkan Mussolini, sosyalistlerin krala karşı bu sözü haykırdığını söyler. İtalyan faşizminin yükselişini izlemek ne kadar ruh karartıcıysa, sosyalistlerin II. Viktor Emmanuel’in tahtına karşı bu cümleyi bağırdığını duymak da bir o kadar yürek ferahlatıcıdır.
Meslier’nin bu sözünün İngiliz siyasetindeki karşılığı ise regicide, yani “kral katli”dir. Latince kökenli bu kavramın İngiliz siyasetinde hayat bulmasının arkasında devrimci bir deneyim vardır. Bu deneyim, 1600’lerin başında parlamento ile kral arasında başlayan çatışmanın Kral I. Charles’ın idamıyla sonuçlanmasına dayanır. Monarşilerin meşruiyetine vurulmuş en önemli darbelerden biri olan bu idam, adeta yeni bir çağın başladığının habercisiydi. Çünkü bu kez kralı, meşruiyeti eline almış olan Avam Kamarası yargılamış ve ölüme mahkûm etmişti. İngiliz devriminin sonraki aşamalarında monarşi yeniden canlansa da “kral katli” kavramı pek çok ülkede ilham verici olmayı sürdürdü.
Bizde Meclis kararıyla bir padişahın idamı söz konusu olmasa da, Meclis-i Mebusan’ın 1909’da II. Abdülhamit’i tahttan indirmesi, BMM’nin 1922’de saltanatı kaldırıp yeni halifeyi seçme hakkını kendinde görmesi, 1924’te ise bu kez halifeliği de kaldırarak Osmanlı hanedanını yurttan çıkarması, benzer nitelikte devrimci adımlardır.
Dizide 1,50 boyundaki Viktor Emmanuel’in tahtına her oturduğunda ayakları havada kalan hâlini izlerken, kralın tarihin en gereksiz karakterlerinden biri, monarşinin ise en anlamsız kurumlarından biri olduğunu hissetmemizin arkasında da bu tarihsel deneyimler var. Ancak İtalya bizden farklı olarak uzun süre böyle düşünmedi. İlerleyen yıllarda İtalyan faşizminin yayılmasıyla birlikte Emmanuel, önce Etiyopya’nın, ardından Arnavutluk’un kralı olarak hükümranlık alanını genişletti. Bu uğursuz gelişmelerin tek olumlu sonucu ise, faşizmin yenilgisinin ardından 1946’daki referandumda İtalyan halkının cumhuriyeti tercih ederek monarşiye son veren Avrupa halkları arasına katılması oldu.
Bugün diziyi izleyen İtalyanlar, Viktor Emmanuel’li sahnelerde ne hissediyorlar bilemiyorum. Ancak insan, bu sahneleri Türkiye’de izlerken politik bilince çıkarmasa bile, 20. yüzyılda bir ülkenin kaderine bir monarkın karar vermesini içten içe garipsiyor. İşte, politik bilinçaltımıza işlemiş bu siyasal duygunun adı monarşi karşıtlığı.
Burada bir ideoloji ya da politik hat olarak “anti-monarşizm”den bahsetmiyorum; çünkü siyasi tarihimizde bu düzeyde bir akım ya da ideolojiye rastlanmaz. Bana kalırsa bunun başlıca nedeni, Osmanlı monarşisinin 1922’de yıkılmasından bugüne kadar, toplumsal bir taban edinebilen ya da siyasi yelpazede bir yer tutabilen bir monarşist hareketin ortaya çıkmamış olmasıdır. Diğer bir deyişle, Türkiye “cumhuriyetçi” geleneğin bilinçaltımıza işleyecek kadar yerleşik hale geldiği bir ülke.
Biraz da bu nedenle, İslamcılık gibi monarşi özlemini içinde barındıran siyasi hareketler için bile Osmanlı monarşisi, hareketin siyasi çıkarlarına hizmet eden bir başlık olmanın ötesine geçmemiştir. Bu hareketler, monarşinin —meşruti biçimde dahi olsa— geri gelmesi için mücadele etmedikleri gibi, bunu örtük bir siyasi hedef olarak dahi önlerine koymamışlardır. İslamcılığın çok sevdiği İngiliz örneği, yani monarşiyi koruyan meşruti bir siyasal sistem, zaman zaman bir model olarak gösterilse de, bunun esas amacı geçmişe dönüşü sağlamak değil, Kemalist Cumhuriyet’i eleştirmek olmuştur. Muhafazakâr, İslamcı ya da milliyetçi ideolojilerin Osmanlıcılığı da bir tür “monarşizm” olmaktan ziyade, geleneksel olana ve imparatorluk ihtişamına duyulan özlem veya tarihsel büyüklük arzusunu tatmin eden bir anlatı olarak kalmıştır. En azından yakın döneme kadar durum böyleydi.
İslamcıların akıl hocası Necip Fazıl Kısakürek, II. Abdülhamit mitini yaratana dek Osmanlı nostaljisi, Cumhuriyet’in laik karakterine duyulan muhafazakâr tepkinin bir unsuru olarak kalmıştı. Kısakürek’in Abdülhamit miti de uzun süre aynı işlevi sürdürdü. Bu mitin yayılmacı arzulara hizmet edecek şekilde dönüşümü ise, 1980’lerin sonunda Turgut Özal’la başlayan, fakat esas biçimini AKP döneminde kazanan yeni Osmanlıcılığın yükselişiyle gerçekleşti.
Bu dönemde bile monarşiyle ilgili mitler, monarşinin geri gelmesi için değil; içeride kapitalist-İslamcı bir otokrasinin inşasını, dışarıda ise Sünni mezhepçi yayılmacılığı meşrulaştırmak için ideolojik dayanak olarak kullanıldı.
Üstelik Osmanlı monarşisini kendi iktidarları için payandaya dönüştüren, pek çoğu Kısakürek’in rahle-i tedrisatından geçmiş ve AKP ile iktidara gelmiş İslamcı kuşak, Osmanlı monarşisinin üst sınıf kültürel kodlarıyla ilgisi olmayan, “Anadolulu”, çoğunlukla alt sınıf ailelerden gelen kişilerden oluşuyordu. Bu kuşağın hırslı İslamcıları “saraylarda” yaşamayı sevseler de, “saray” kelimesinin monarşiyi çağrıştırdığı endişesiyle, kültürel Osmanlıcılıklarına referans olarak “külliye” ifadesini tercih ettiler.
Monarşizmin Türkiye’de bu denli zayıf olmasının nedenleri üzerine daha çok düşünmek gerekiyor. Ne yazık ki 1980’lerden bu yana liberal ve sol liberal entelektüellerin düşünsel hegemonyası, tarihin tersinden bir okumasını popülerleştirdi. Buna göre, Türkiye’de halk Cumhuriyet’i benimseyememişti.
Oysa zamanında ne saltanatın kaldırılması ne de hilafetin ilgası büyük bir tepkiyle karşılanmıştı. Daha önemlisi, ilerleyen yıllarda 1922 öncesine dönmek hiçbir zaman ciddi bir proje olarak gündeme gelmedi. 1924’te ülkeden çıkarılan Osmanlı hanedanı da hiçbir önemli siyasi hesabın unsuru olarak düşünülmedi. Bu durumun yalnızca baskıyla açıklanması mümkün görünmüyor.
Liberal ve sol liberal tarih yazımının iddialarının aksine, çok değil, 1950’lere geldiğimizde kurumlarda cumhuriyetçi bir birikim; 1960’lara gelindiğinde ise kentlerdeki öğrenciler, işçiler ve profesyonel meslek sahipleri arasında güçlü bir cumhuriyetçi damar gözlenir hâle geldi.
Altı yüz yıllık bir İmparatorluğun kısa sürede geride bırakılması, bugün bir dizideki kral karakterini ya da Avrupa’da karşılaştığımız bir “kral günü” kutlamasını şaşkınlıkla izlememiz, cumhuriyetçiliğin toplumun siyasal bilinçaltındaki derin yerini gösteriyor.
Bugün artık, güncel siyasetle ya da tarih yazımıyla uğraşırken sormamız gereken bazı sorular şunlar olmalı:
Bu ülkede monarşi nasıl oldu da bu kadar hızla tarihe gömüldü?
Ve 28 Ekim 1923’te yalnızca dar bir çevreye atfedilebilen cumhuriyetçilik, nasıl oldu da bu kadar kısa sürede toplumsallaşabildi?